Geçtiğimiz Perşembe gecesi İstanbul başta olmak üzere
bazı şehirlerde gökyüzünden gelen tuhaf sesler duyulmuş.O saatlerde bir
şeylerle uğraşanlar sesin farkına varmamışlar ancak tesadüfen yakalayanlar bu
sesleri işitmiş.Duyanlar sesin sirene benzediğini, belirli aralıklarla tekrarladığını
ve çok kuvvetli olduğunu söylüyorlar.Sesin en net duyulduğu yerler ise İstanbul
Anadolu Yakası ve İzmir.
İstanbul’da yaşayan biri olarak bu olaya şahsen şahit
olmadım.Ertesi gün internette dolaşırken farkına vardım.Konu ile ilgili biraz
araştırma yapınca bunun ilk defa yaşanmadığını ve dünyanın bir çok bölgesinde
buna benzer olayların meydana geldiğini öğrendim.Youtube’da dolanarak gökyüzünden gelen korkutucu seslerin bir çok ülkede kaydedilmiş
kayıtlarını görme şansım oldu (izlediklerim fake değildi, bazıları haber bültenlerinde kullanılmış.Aşağıda bir tanesini paylaştım.).Bunların arasında en meşhur olanı, aynı zamanda
basında da yer bulan Kiev’deki kayıttı.Daha önce hiç duyulmamış bir
gürültü, belirli aralıklarla dehşet verici bir şekilde sürmekteydi.Bu videodaki
sesleri dinleyip de rahatsız olmamak mümkün değildi.
Aslında dünyada bu seslerin dışında da bir çok garip olay
meydana geliyor.Mevsimlerdeki beklenmedik değişimler, alışılmadık doğal
felaketler ve anlaşılamayan hayvan ölümleri bunlardan sadece bir kaçı.Normal
olmayan tüm bu olayların nedenleri, bilimadamları ve üst makamlar tarafından genelde
“bilinmiyor” denilerek geçilmekte.Toplumlar bir türlü aydınlatılamıyor.Dünya
üzerine bu anlamda bir gizem çökmüş durumda ve insanlar onları neyin
beklediğinden habersiz şekilde yaşamaya devam ediyorlar.
Ancak kazın ayağı öyle değil.Yani bilinmeyen bir şey yok,
her şeyin bir nedeni var.Konu ile ilgili daha derine inip araştırma
yaptığınızda dünyadaki gücü elinde bulunduran toplumların gizli ve hiç de hoş
olmayan planlarına şahit oluyorsunuz.Dünya üzerinde oynanacak oyunların ve bir
dolu projenin varlığını keşfediyorsunuz.Normal insanların –buna hepimiz
dahiliz- bu oyunların içindeki cahil piyonlardan başka bir şey olmadığını fark
ediyorsunuz.Her şey biliniyor fakat bizlere açıklanmıyor.
Dünya üzerinde denenen bu projelerden biri HAARP
Teknolojisi ile ilgili.”High Frequency Active Auroral Research Program”ın
kısaltması olan ve işleyişinde atmosfer katmanlarından yararlanan HAARP, aslında
bir çok güzel amaç için kullanılmakta.Uzak mesafedeki gemi ve denizaltılarla haberleşmenin
kolaylaştırılması, düşman iletişiminin kesilmesi ve doğanın bilimsel olarak
daha derinlemesine incelenmesi gibi önemli projelerde rol oynuyor.Ancak böyle
faydalı özelliklerinin yanında endişe verici güçleri de var.Deprem yaratma,
iklimleri değiştirme, insan beynini kontrol edebilme, önemli cihazları mesafe
tanımaksızın etkisiz hale getirme gibi güçler bunlardan sadece bazıları.
Bu projelerden diğeri ve daha korkutucu olanı ise “Project
Blue Beam”.NASA’nın üzerinde çalıştığına inanılan bu proje tamamen hologram
teknolojisi üzerine yoğunlaşmış.Teori şu: HAARP ile dünya üzerinde meydana
getirilecek depremler sonucunda çok eskiye dayanan ve dinlerin aslında yanlış
anlaşıldığını ortaya koyan bir takım belgeler ortaya çıkacak.Bu yanlış
anlaşılma durumu yan olaylarla toplumlara alttan alttan dayatılacak (bunu
Hollywood üzerinden bazı bilim-kurgu filmleri ile çok önceden yapmaya
başladılar bile.).Zamanı geldiğinde de çok gelişmiş ve inandırıcı bir hologram
teknolojisi kullanılarak sanal bir uzaylı saldırısı başlatılacak.Projenin daha ilerisinde
yine hologram tekniği ile yaratılan dinsel figürler ( Hz. İsa, Buddha), o dine
mensup insanlarla temasa geçirilecek.Bu dinsel figürler, bilinç altı tarafından algılanabilecek bir
frekansta yayın yapabilen hologram teknolojisi sayesinde direk kişinin kafasının içine konuşabilecek.Bu şekilde dış tehditlere karşı tek
bir din ve düzen altında toplanma çağrısı yapılacak.Ve en sonunda uzun zamandır
planlanan “Yeni Dünya Düzeni” Projesi, yeni bir din ve tanrı ile hayata
geçirilmiş olacak.Endişe verici değil mi?
Tabi ki bunların hepsi birer komplo teorisi ancak çok
uzun zamandır konuşulmakta.Şu bir gerçek; dünya üzerinde meydana gelen garip
olayların hiçbiri bilinmedik değil.Büyük güçler dünya üzerinde bir takım
deneyler yapmaktalar ve bunlar hayvan ölümleri, iklim değişimleri ve doğal
felaketlerdeki artış olarak ortaya çıkıyor.Biz evimizde kahvemizi yudumlarken bir
yerlerde farkında olmadığımız bir çok şey dönüyor.Dünyaya bir şeyler oluyor ve
biz hiçbirini bilmiyoruz.En acı olanı da bilsek bilehiçbir şey yapamıyor ve yapamayacak olmamız.
Hurafelere ve batıl inançlara bayılan bir milletiz.Acayip
hoşumuza gidiyor böyle şeylere inanmak.Gece rüya anlatılmaz,sakız
çiğnenmez,tırnak kesilmez.Dolap kapakları açık bırakılmaz,şeytan girer.Merdiven
altından geçilmez,kara kedi görülürse saç tutulur vs..13. Cuma da böyle bir şey
işte,yabancı kökenli bir batıl inanç.Neymiş efendim, uğursuz günmüş.Haydi
oradan,halt etmişler.Benim için 13. Cuma gayet şahane bir gün
artık.Uğursuzluğunu geç, o kadar uğurlu geldi ki.Belki de yaşayacağım en harika
şeyin başlangıcı olacak.13’lere,Cuma’lara bakış açım artık çok
farklı.Heyecan,mutluluk ve belki de inanmadığım aşkın simgesi olmaya aday benim
için.
Ne yalan söyleyeyim,benim de hoşuma giderdi bu 13. Cuma
olayı.Garip bir heyecan olurdu o gün.Herkes bundan bahseder ,”oğlum başımıza ne
gelecek acaba” diyerek eğlenceli dakikalar geçirirdi.Yaşanan her olay bu
uğursuz güne bağlanırdı.Saçma sapandı belki ama eğlence çıkıyordu millete işte.
Artık bu düşünceler benim için geride kaldı.Bundan sonra Cuma
günü ne zaman ayın 13’üne denk gelse farklı şeyler hissedeceğim.Uzun süre sonra
birini sevmeye başladım çünkü.İçim içime sığmıyor,aklım yerinde durmuyor.Her
şeyin başlangıcı işte bu uğursuz denilen gün oldu ya,işin tadı ayrı bir
arttı.Güzel bir başlangıcın yanında, yaşanan şeyin bir anısı da olacak hep.Bu
insana çok güzel hissettiriyor.Belki de geleceğimi
etkileyecek,hissetmediklerimi hissettirecek,yapmadıklarımı yaptıracak
duyguların temeli o gün atılmış oldu.Keyfini anlatamam.
Sözün özü seviyorum blogum.Özlediğim duygulara sahibim ve
hepsi bu uğursuz 13. Cuma’da gerçekleşti.Yabancı dostlarımız kusura bakmasınlar
ama ben bu tabuyu yıktım artık.Bu günün uğursuz bir gün olmadığını net bir
şekilde gösterdim,en azından kendime.Bundan sonra uğursuzlukmuş,oymuş,buymuş
vız gelir,tırıs gider benim için.13 sayısıyla yaşamayı öğrenmeye
başlayacağım.Ayrıca herkes için kendimi de feda ediyorum bir yandan.İnsanlık
adına bir test gibi görün bunu.Bu kadar 13’ün içinde yaşayacak biri olarak bana
bir şey olmazsa kimseye olmaz:) Bekleyip göreceğiz.
Hala bu güne uğursuz mu diyorlar ? Haydi oradan be.
Ömrümü eskittiğim koridorlardayım.Kaç defa yürüdüm
buralardan ? Kaç defa duydum banyo duvarındaki rutubet kokusunu ?
Hatırlamıyorum hiç.Bir ayna vardı burada.Bir zamanlar.Bir zamanlar hayatımın
kadının kendisini süzdüğü,büyüleyici derinlikteki masmavi gözlerini
buluşturduğu bir ayna.Kusursuz var oluşunu her seyredişinde işte burada ben,tam
bu aynanın önünde,sarılırdım dünyaları verseler değişmeyeceğim o
mucizeye.Beraber bakardık kendimize,gençliğimize.Şimdi aynı yerde duruyorum.Var
olan her şeyim kaybolmuş bir çerçevenin içinde.Yılların hüküm sürdüğü,yorgun ve
buruşuk yüzümde.
Yürümüşüm farkında olmadan,düşlerken bir şeyleri.Anacığımın
yemek kokularıyla mest olduğum o kocaman mutfağın tam kapısına
varmışım.Hayatının her anında telaşlı,koştur koştur olan bir kadının mabediydi
burası zamanında.”Önce evladım” derdi sofraya her tabak koyuşunda.Sıcacık
mercimek çorbasıyla dolmuş o pirinç tası ilk bana verirdi.Daha vermeden alırdım
ben gerçi,dayanamazdım.Şefkatin lügatteki karşılığı oydu bu yerinde duramayan
velet için.Her yemek sonrası cebinden çıkarıp bana verdiği şekerleme,gözlerinin
içinin gülmesine yetse de bana hiçbir zaman yetmezdi işte.Anne birazcık daha
var mı ? Anne hak ettim mi bahçede oynamayı ? Anne beni seviyor musun? Anne?
Anne? ...Anacığım benim...
Şimdi verandadayım,güneşin altındayım.Nasıl geldim
bilmiyorum ama buradayım işte,adımımı attım.Gıcırdayan ahşaba basa basa
ilerliyorum üzerinde.Kadınımın sallanır koltuğunun durduğu o masum köşeye
doğru.Dünyalar güzeli iki kızımızın bahçedeki hallerini izlediğimiz yere.Ne
güzel oynarlardı öyle.Bıcır bıcır,hiç bir şey düşünmeden.Onlar hayatlarının
tadını çıkarır,biz bu verandada aşkımızı yaşardık.Gözlerimiz
gözlerimize,ellerimiz ellerimize kitlenirdi.Şimdi baktığımda iskeleti andıran elimin,bastonuma
kitlendiği gibi.
Çöküverdim bir anda köşedeki sandalyeye,düştüm.Yıkılmışçasına,farkına varırken
bir şeylerin.Bir zamanlar sahip olduğum her şey,hayallerden bir oyun oynuyordu
şimdi.Başrolünde ben ve hiçliğin yer aldığı bir oyun.Hatalarım,pişmanlıklarım,hayal
kırıklıklarım bile beni terk etmişti.Zamanında değerini bilemediğim ne varsa,bu
oyunu yazmıştı giderken.O an anladım ki ben,yalnızlığı seçmiştim.Ben sebep
olmuştum bu uğursuzluğa.Ben dağıtmıştım ailemi.Ben yok etmiştim
aşkımı.Ben.Hep ben...Ne emektar ana mutfağında,ne aşkımın verandasında,ne de o
aynanın karşısında şimdi kimsecikler yoktu.Tel tel dökülen bedenimle
ben,yapayalnızdım artık.
Kitap okumanın çok sevilmediği bir ülkede yaşıyor olmamıza rağmen hiç kimse okumanın faydalarını göz ardı edemez.Okuma alışkanlığı her canlının sahip olması gereken bir özelliktir bence.Öyle kitabın türü mürü de olmaz,hepsi hayal gücünü ve yaratılığı geliştirir,kişisel gelişime yardımcı olur.Birbirinden değerleri binlerce eserin herhangi birini diğerinden ayıramayız.Ancak bu eserler arasında biri var ki laf arasında adı geçtiğinde özellikle 90’larda yaşayanlar için akan sular durur.Tarzıyla şu ana kadar yazılmış en ilginç ve farklı kitaplar topluluğu olan Macera Tüneli serisinden bahsediyorum.
“Neydi Macera Tüneli peki? Ne farkı vardı diğerlerinden?” diye soruyordur bu kitapları bilmeyenler.Hemen anlatalım.Bu zamana kadar gördüğümüz ve okuduğumuz kitapların hepsi lineer bir anlatıma sahiptir.Yani yazarın yazmış olduğu hikayeyi olduğu gibi okuruz,olayları değiştirebilme veya bir şeyler ekleyebilme şansımız yoktur.Öyküye hiç bir şekilde dahil olamayız.Başkalarının başrollerde olduğu hikayelere tanık oluruz, hepsi başlar ve tek bir sonla biter.
İşte Macera Tüneli,çıktığı 80’lerin sonunda bu gidişata noktayı ilk koyan eserler topluluğu olmuştu.Yurtdışında “Choose Your Own Adventure" ismiyle yayınlanan eserlerin bambaşka bir anlatım ve ilerleyiş tarzı vardı.İlk defa bir kitap, okuyucusunu interaktif olarak hikayeye dahil ediyordu.Yazar başrole okuyucuyu koyuyor,ona hitap ederek yazıyordu.Okuyucu yeri geldiğinde kendi seçimlerini yapıyor ve hikaye bu seçimlere göre şekilleniyordu,aynı bir rol yapma oyunu gibi.Örnek vermem gerekirse:
“Kaçağı kovalarken bir yol ayrımına geldiniz.Sağda zemini çamurlu,bataklığa benzer bir yol gözükmekte.Solda ise tepeye doğru uzanan,koyu renk taşlarla dolu bir patika var.Kaçağa dair bir iz arıyorsunuz ancak bulamıyorsunuz.Sezgilerinize güvenip ilerlemeyi düşünüyorsunuz.
Bataklık yolunu tercih edecekseniz safya 48’e,
Patikadan devam edecekseniz sayfa 36’ya gidin” gibi.
Okuyucu benzer seçimleri üst üste yapmak durumundaydı.Seçime göre belirlenen sayfaya gidiliyor ve olaylar buna göre değişiyordu.Bu da hikayenin birden fazla sonunun olmasını sağlıyordu.İyi ve kötü sonlardan oluşan hikayelerin yer aldığı dopdolu bir macerayı tamamen siz yaşıyordunuz.Bir sonu gördükten sonra geriye dönüp diğer seçenekleri denemek mümkündü.Tüm sonları görmeye çalışmak aşırı derecede zevkliydi.En başarılı bitiş bulunana kadar bu olay devam ederdi.
Hikayeler çocuklar için yazılmış olsa da içerik olarak yetişkinlere de hitap edecek düzeydeydi diyebiliriz.Özellikle karmaşık ve ürkütücü öykülerin ağırlıkta olması bazen çocuklar için biraz fazla mı diye düşündürüyordu.Hikayeler o kadar sürükleyiciydi ki,elinizden bırakamıyor,bitirseniz bile etkisinden kurtulamıyordunuz.Açıkçası ben çok keyif alırdım.Aradan yıllar geçmesine rağmen hala çoğunu hatırlarım.
Yurtdışında 185 ayrı kitabı basılmış olmasına rağmen Türkçe’ye sadece 20 tanesi çevrildi bu serinin.Türkçe kitap listesini vereyim hemen:
1.Tibet'in Gizli Hazinesi
2.Uzay Şeytanı
3.Ufo'nun Tutsakları
4.Uzay Dışında Yolculuk
5.Bay Thrombey'i Kim Öldürdü?
6.Dikili Tasların Esrarı
7.Öldüren Gölge
8.Lanetli Şato
9.Yeraltı Krallığı
10.Tehlikeler Evi
11.Zaman Tüneli
12.Zaman Tüneline Dönuş
13.Deniz Altında Macera
14.Kara Şatonun Esrarı
15.Dünya Tehlikede
16.Süper Bilgisayar
17.İpek Kralı Kayboldu
18.Uzay Kartalı
19.Denizde Tehlike
20.Piramitteki Sır
Küçükken neredeyse tüm kitaplara sahiptim ancak taşınmaydı,şuydu,buydu derken hepsini kaybettim.Bundan ötürü de çok pişmanım.Bu seriye ait kitapları bulmak isteyenler biraz zorlanabilir.İnternetten yaptığım birkaç araştırma sonucu bazı forumlarda bu kitapları satan arkadaşlara rastladım.Sahibinden gibi sitelerde de mevcut bazıları.Siz de eğer bu serinin eserlerine ulaşmak istiyorsanız interneti biraz kurcalayın derim.
Ah nerede Macera Tüneli gibi kitaplar diyorum son olarak.90’lara dair en güzel şeylerden biriydi bu seri.Bu kadar yaratıcı kitaplar şu an niye yazılmaz anlamak zor.Hem de tam sırasıyken.Eğer hiç okumadıysanız muhakkak bir yerden bulun ve tecrübe edin.Pişman olmayacaksınız.
Kadınlar güçlü varlıklar,bunu çok önceden kabul ettik.Dişiliklerini ön plana çıkarıp istediklerini yaptırabilir,erkekleri çeşitli yollarla parmaklarında oynatabilirler.”Evet” veya “Tamam” kelimelerini duymaya alışmışlar.Ancak sert kayaya tosladıklarında bu hallerinden eser kalmıyor.Onları kontrol edebilen bir erkek çıktı mı roller değişiveriyor.Kendi hayatları farklılaştığı gibi çevreleri de bundan çok net derecede etkileniyor.
Çok samimi bir kız dostunuz,güzel de bir arkadaş grubunuz var diyelim.Yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmiyor.O aktivite senin,bu etkinlik benim diyerek oradan oraya sürükleniyorsunuz.Çok keyifli günler geçiriyorsunuz.Ayrıca o kız dostunuzla en samimi erkek arkadaşınızla konuşmadıklarınızı bile konuşuyorsunuz.Hiç kimseyle var olamayacak kadar iyi bir bağ var aranızda.O sizi,siz de onu çok iyi tanıyorsunuz.Sizi ondan daha iyi anlayan biri daha yok.Son derece güvendiğiniz bir dostunuz.Her şey şahane gidiyor.
Ama bir gün geliyor ve pat!,kız ortadan yok oluveriyor.Neymiş,sevgili bulmuş.Vay vay vay...Tamam anladık,sevgili buldun,lafımız yok da biz niye hayatında ikinci plana atıldık diye soruyor insan.Yıllardır tanıdığınız insana ulaşamıyorsunuz.Artık orada bir duvar var.Başkası gelip yerleşiveriyor aranıza.Sanki dostunuza siz bakmışsınız,büyütmüşsünüz de elin adamı gelip hazıra konuyor.Tekeline alıyor kızı;kimseyle görüştürmüyor,sürekli yanında tutuyor.Tabi bizimki de aşk sarhoşu,kendini bulutların üzerinde sandığından yüzünde sabit ve salak bir sırıtışla leyla gibi dolanıyor etrafta.Lafından çıkmıyor,ne derse “peki” diyor.Yüzünü zaten doğru düzgün göremiyorsunuz.İki kelam etmek için yakaladığınız zamansa artık eskisi gibi olamadığınızı fark ediyorsunuz.
Oğlum sen yokken biz vardık lan.Bir hakkın varmış gibi gelip kurulmuşsun aramıza.Nereden çıktın sen anlamadım ki.Kızı bir kafese koymuşsun,yanından ayırmıyorsun.Sen yokken bizim yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.Bir geldin,pir geldin.Her şeyi berbat ettin.Senin yüzünden göremez olduk dostumuzu.Kızın da dengesini bozmuşsun zaten;sen diyor,başka bir şey demiyor.Haydi bakayım haydi.Ufak ufak voltanı al buralardan genç!
Kızım sen de hemen tüm haklarını satıvermişsin.Mal varlığını neredeyse adamın üstüne yapacaksın.Sen güçlüydün,ne oldu sana anlamadım gitti.Hemen boyun mu eğdin adamın birine? Ne derse yapar olmuşsun.Zaten görmüyorsun artık bizi,beraber paylaştığımız zamandan çalmaya başladın.Bir kendine gel,silkelen.Unutma,sevgililer gelir geçer ama dostluk baki kalır.
Neyse.Velhasılıkelam bu tarz kızlar yıllarca süren dostluğu ziyan ediveriyorlar bir er uğruna.Ne arkadaş grubu bırakıyorlar,ne bir dost.Büyülenmiş gibi adamın peşinden gidiyorlar.İlişki bitince de enkazı yine siz toplayıp tamir ediyorsunuz.Teselli için dostlarına geliyorlar yani her zamanki gibi.Ben bir erkek olarak buna kesinlikle dikkat ediyorum.Kız arkadaşım dostlarından ayrı kalmamalı,bu çok mühim bir şey.Siz siz olun sevgilinizle dostunuz arasına girmeyin.Üzülen siz olursunuz.Her şeyden önemlisi çok sevdiğiniz bir dostu kaybedebilirsiniz.
Ufak bir gülümsemenin,mutluluğun ilk belirtisi olduğunu bilirdik bir zamanlar.Dudakların hafifçe yukarı doğru süzülmesini,dişlerin ışıldayarak kendini göstermesini.Sonra bu büyünün gözlere sıçramasını ve iki oval pencere içindeki manzaranın şakımasını da.Bunu sevdiğimizin gözlerinde görmenin verdiği farklı hazzı da hissederdik.Dünyanın en güzel ve huzur verici duygusunu küçücük bir anda paylaşırdık.
Peki en son ne zaman güldük biz?
En son ne zaman mutlu olduk?
Aslında hep arayıştaydık.Ne varsa elimizde didik didik ettik.Zevklerimizi,hırslarımızı,şanslarımızı.Daha iyilerini istedik.Arabanın daha pahalısını,evin daha konforlusunu,sevgilinin daha güzel ve anlayışlısını....Gün geldi bunları da elde ettik.Hoşumuza da gitti tabi.Fiyakamızı yaptık,havamızı attık el aleme.Ama bir an geldi,elimizdekilerden sıkıldık.Doymadık,doyamadık.Yaşadığımız ve elde ettiğimiz ne varsa hiçe saydık.Yenilerini aramaya başladık.Onlardan daha iyilerini…
Peki bunun sonunda ne bulduk? Koca bir sıfır! Dönüp geriye baktığımızda hiçbir anı elimizde tutamadığımızı fark ettik.Ve dönüp dolaşıp yine aynı soruyu sorduk kendimize.
“En son ne zaman mutlu olduk?”
Bu soru bize ne zaman ve kim tarafından sorulursa sorulsun durakladık.Düşünmek zorunda kaldık,hatırlamaya çalıştık.Geçici ve anlık mutluluklardan başka bir şey gelmedi aklımıza,o çabuk bıktıklarımızdan.Mutluluğumuzu kendi başımıza engellediğimizi anlayamadık.Sahip olma hissinin insanın en zararlı duygusu olduğunu fark edemedik.Kendi ürettiğimiz hırsların pençesinde birbirine dolanmış ayakkabı bağları gibi kördüğüm olduk.Daha çok para kazanmanın,daha iyi imkanlara sahip olmanın peşinde koşarken hayatın mucizevi anlarını kaçırır olduk.En son ne zaman güneşin doğuşunu izlediğimizi anımsayamadık.Ya da yemyeşil ovalarda özgürce koşuşturduğumuzu,masmavi okyanuslara bakarak hayale daldığımızı.En iyiye sahip olmak için kurulmuş bu düzenin çarkında ufalanmaktan hayattaki asıl mutluluğun bunlar gibi küçük anlarda saklı olduğunu görmemiz mümkün olmadı.Hayatın bize mutlu olmak için sunduğu sayısız fırsatı ve güzelliği kaçırmayı yeğledik bilerek.Çok şey bildik biz.Çok şey istedik.
Artık uyanmamızın vakti gelmedi mi? Kendimizi kandırdığımız,sanal hedeflerin gölgelediği o saf ve basit mutluluğa ulaşmak hala bu kadar zor mu? Dünya bizi başka şeylere zorlasa da,bunlara direnip ruhumuzun özgürlüğüne doğru koşmaya değmez mi bunca şey? Hatırlamamızın vakti gelmedi mi sizce;bir zamanlar bildiğimiz,daimi mutluluğun ufacık bir gülümsemede hapsolmuş olduğu gerçeğini.Kendinize yalan konuşmadan,dürüstçe durarak.Söyleyin hadi.Henüz o vakit gelmedi mi?..
Sürekli takip ettiğim sevgili blog yazarları sağ olsun beni mimlemişler yine.Geçen haftadan beri 2 tane mimim birikti.Şimdi hızlıca bunlara cevap vereyim.
EN SEVDİKLERİM MİMİ
Sevgili ofelya mimlemiş beni bu konuda.Bazı sorulara cevap veriyoruz.Biz de bakalım neler varmış.
En sevdiğin şeyler nelerdir,nelerden hoşlanırsın?
Tabi ki en başta sinema.Tam bir sinema aşığı olduğumu zaten bilmeyen yok.Dünya üzerinde beni bu sanat dalı kadar mutlu eden şey çok az.Sadece film izlemekle değil inceleme yapmak,fikir yazmak,oyuncu biyografileri ve sinema tarihi gibi konularla da çok ilgiliyim.Onların yeri ayrı.Bunun dışında yazmak en büyük tutkularımdan biri.Okumayı ve yazmayı söktüğümden beri yaşıtlarımın aklına gelmeyecek şekillerde yazmaya başlamış biriyim.İlk okul 2. sınıfta küçük öyküler ve çizgi romanlarla başlamıştım yazmaya.Şu anda ise bitirmeye çalıştığım romanlarım ve projelerim var.Kendimi bildim bileli yazıyorum.Blog dünyasına geç düştüm ancak daha başlamadım bile diyebilirim.
Fantastik dünyalara aşık biriyim.Fantastik edebiyat ve masaüstü rol yapma oyunları ile çok ilgiliyim.Özellikle Dragonlance (Ejderha Mızrağı) kitaplarının fanatik okuyucularındanım.Fantastik edebiyat dalında 3 kitaplık 2 seri yazmaktayım şuan.
Grafik tasarıma ilgim çok büyük.Photoshop'un yanında bazı çizim ve baskı programlarını kullanıyorum.Zamanımın bir bölümünü bunlarla ilgilenerek geçiriyorum.Onun dışında bilgisayar oyunları ve müzik vazgeçilmezlerim.İyi bir kulağa sahip olduğumu düşünüyorum.Arada söz yazıp,beste yapıyorum kendi çapımda.50’nin üzerinde böyle çalışmam var.
Kısaca bunlar deyip geçelim.
Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?
Yukarıda dediğim gibi photoshop ve çizim programlarıyla çok vakit geçiriyorum.Onun dışında oyun oynamak,film izlemek,internette dolaşıp araştırma yapmak sevdiğim şeyler.Şu sıralar ise en çok bloglarımda vakit geçirmekteyim.
En sevdiğin filmler nelerdir,izlediğin veya hafızanda kalan,kesinlikle izleyin dediğiniz filmler?
İlk önce şuradan en beğendiğim 10 filmi bir okutayım size.Bunlar arasında The Prestige’in yeri bende bambaşka.Hiçbir yapımın onun yerini alacağını sanmıyorum.Daha iyisini izlemem olanaksız gibi.Olursa da ancak Nolan başarır bunu.
Sevdiğim filmleri toptan yazarsak:The Prestige,The Dark Knight,Batman Begins,V For Vendetta,Inception,Oldboy,Schindler’s List,Donnie Darko,Fight Club,Rocky,Usual Suspects,12 Angry Men,Memento,The Machinist,Eternal Sunshine of the Spotless Mind,L.A. Confidential,Black Swan,Scarface,The Godfather,Forrest Gump,Starwars serileri,The Last Samurai,Léon,Temmuz’da,Training Day,3:10 to Yuma,Revolutionary Road,Slumdog Millionaire,The Shawshank Redemption,The Blair Witch Project,American Psycho,A Beautiful Mind,The Departed,The Italian Job,Blood Diamond,A Clockwork Orange,Seven Pounds,The Count of Monte Cristo,Equilibrium,Harsh Times,Rosemary’s Baby,The Social Network,The Thirteenth Floor,Amores Perros,American History X,Cidade de Deus,Inglourious Basterds,Spy Game,Ah Nerede,11:14,Cloverfield,Babel,City of Angels,Saw,The Hangover,The Mask,Identity,500 Days of Summer
Şu sıralar almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız bunlar neler olur?
Bu aralar almak istediklerim hep teknolojik.Bir adet Macbook Pro düşünüyorum ama zor bir ihtimal şu an.Masaüstü bilgisayarımı da yenilemem gerekiyor.Ipad alma vakti de geldi ayrıca.
Heh bir de yaza İspanya vizesi ile Barselona’ya uçak bileti lazım.
Şu sıralar en çok dinlediğiniz şarkılar? 3 tane.
1.Maroon 5 ft. Christina Aguilera – Moves Like Jagger
2.Lady Gaga – Marry the Night
3.Mizuki Nana – Wild Eyes (Özlemişim uzun süredir)
Bu konuda mimlenecek kimse kalmamıştır herhalde.İsteyen kendini mimlenmiş sayabilir:)
5 SORULUK MİM
Burada yine ofelya ve biricit tarafından mimlenmişim.5 tane soru geliyor karşıma,ben de cevaplıyorum.
1-Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?
İsim zor bir soru.Gerçek hayatta dolaşmaktansa kendi yarattığım hayal dünyasında olmayı sevdiğim için “Hayallerin Peşinde” olabilir mesela.Revolutionary Road filmini de bu isimle gösterime sokmuşlardı Türkiye’de.O filmle benzerlikler taşımıyor değil.
Soundtrack listesine bakarsak hem hareketli ve gaz,hem de duygusal şarkılar var:
Fort Minor – Remember the Name
Doves – The Man Who Told Everything
Uh Huh Her – Dreamer
Within Temptation – Aquarius
Within Temptation – What Have You Done ?
Philippe Sarde – Martini Dry
Safura – Drip Drop
Celldweller – Frozen
Evanescence – Whisper
Evanescence – Haunted
2-Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa, neyi ya da neleri değiştirirdiniz?
Kesinlikle mezun olduğum üniversiteyi ve bölümü değiştirirdim.Asla fen bölümü seçip mühendis olmazdım.Sosyal seçip Sinema ve Televizyon ya da Reklamcılık okurdum.Hep içimde kalacak.
3-Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi ya da sahneleri?
Bu soruyu sevdim.Hemen cevaplayalım.
The Prestige – Bu insanüstü filmin istisnasız her sahnesi.Hepsi ustaca hazırlanmış ve çekilmiş.
Schindler’s List – Filmin sonunda Oscar Schindler’in muhteşem ağlama ve isyan sahnesi.
The Dark Knight – Rachel’ın Joker’e tekme atmasının ve Joker’in ona “İçinde şiddet var.Bunu sevdim.” demesinin ardından Batman’in aniden arkadan çıkıp “O zaman bana aşık olacaksın” diyerek lafı koyduğu sahne.
Oldboy – Dae-su’nun Woo-jin’e yalvarıp kendi dilini kestiği sahne.
American Psycho – Patrick Bateman’in cinayet işledikten sonra yüzüne sıçramış kanla delirmiş gibi güldüğü sahne.
The Shining – Jack Nicholson’un banyo kapısını baltayla deldikten sonra başını delikten içeri sokup güldüğü sahne.
Troy – Achilles’i canlandıran Brad Pitt’in,kuzeninin öldüğünü anladığı andaki muhteşem oyunculuğu ve bu oyunculuğun bulunduğu sahne.
Fight Club – Edward Norton’un Brad Pitt’e minibüsün yanında ateş ettiği sahne ve bar dışındaki ilk kavga sahnesi.
The Godfather – Marlon Brando’nun konuştuğu her sahne.
Star Wars- Episode 5’de Luke düşmemek için tutunurken Darth Vader’ın elini uzatıp onu ikna etmeye çalıştığı sahne.Episode 1’deki Darth Maul,Obi-Wan ve Qui-Gon’un dövüş sahnesi.Episode 3’de Anakin ve Obi-Wan arasında geçen dövüş sonrası diyalog sahnesi.
Equilibrium – Ellerde silah varken yapılan tai-chi yakın dövüş sahnesi.Görülebilecek en güzel dövüş sahnesidir.
V For Vendetta – Filmin başında V’nin sadece “v” harflerinden oluşan kelimeler kullanarak kendini tanıttığı ve Natalie Portman ile dans ettiği sahneler.
4-Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
İstanbul’da yaşıyorum ve burada en çok yapmak istediğim şey bir helikopterle tüm şehrin üzerinde süzülmek.Filmlerde arada sırada rastladığımız şahane manzaralı sahneleri bir de gerçek olarak tecrübe etmek isterdim.
5-Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler?
Başta Game of Thrones.Televizyonların gördüğü en kaliteli dizi.Yeni sezona bir ay kaldı.Heyecan içinde bekliyoruz.
True Blood – Hastasıyız.5. sezonu bekliyoruz.
One Tree Hill – Neredeyse birlikte büyüdüğüm dizi dokuzuncu ve son sezonuyla bu yıl noktalanıyor.Bir yıldız daha kayacak.Üzgünüz.
Gossip Girl – Takibe devam ettiklerimizden.
Spartacus – Andy Whitfield’ın ölümünden sonra eski tadı vermese de takip ediyorum.
Alcatraz – Beklediğimi bulamasam da başladım diye takip ediyorum.
Fringe – Artık bıraktım.
Kuzey Güney – İzlediğim tek Türk dizisi.Son derece başarılı.Çarşamba günleri iptalim.
Bununla ilgili birkaç kişiyi mimleyebilirim belki.
“Hayat,biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir.”
John Lennon
Herkes olaylar karşısında hazırlıksız yakalanmaktan nefret eder.Hep ellerinde bir kozları olsun isterler,karşı koyacak bir avantaj.Önceden yapılır planlar,hazırlıklar.Kesindir,tam o şekilde gidecektir her şey.Zaman geçip hazırlanılan vakit gelince işler alakasız yerlere gider.Yapılan planlar dağılmıştır,boşa kürek çekilmiştir.Ne umulmuştur,ne bulunmuştur.Bu hayatı planlama ısrarı ömür boyu sürecek,sonuç neredeyse hiç değişmeyecektir.O zaman sonuca ulaşılamayacağını bile bile hayata karşı saçma sapan planlar yapmak niye?
Bir kontrol çılgınlığıdır gitmekte.Hayatı ele alıp istenildiği gibi şekil verme hastalığı.”3 seneye evleneceğim,sonra çocuk yapacağım”.Bazen de “Bunu böyle yaparsam ileride şöyle olur.Ya da en iyisi hiç yapmayayım,kesin geri teper.” demek gibi.Tedbirli olmak güzel şey ancak o başka,hayatı kontrol etmeye çalışarak bir düzene sokma çabası bambaşka bir şey.Yaşamadan bilinemeyeceği uzak zamanlar için boş yere kafa yormanın alemi yok,üstelik yapılan planların çoğunun gerçekleşmediğini varsayarsak.Olmayacağını bilerek ciddi ciddi planlar yapmak yerine hayal kurup hayatı akışına bırakmalı.
Bir kere insansın.Sürekli isteklerin,arzuların değişiyor.Neye göre,hangi mantıkla birkaç yıl sonrası için planlar yapabiliyorsun ki.Şimdi istediğini gün gelecek istemeyeceksin.Bugün inandığını yarın inkar edeceksin zaten.Mantığın ne olduğunu hala algılayamamış düzensiz bir organizma olduğunu ve duyguların pençesindeki dengesiz gel-gitlerden meydana geldiğini hatırlayarak plan yapmanın gereksizliğini anlayamaya çalışmak en doğrusu bence.
Yaptığı planların hepsini olmasa da büyük bölümünü gerçekleştirebilen çok nadir insanlar da var fakat onları takdir ederken görünürde çok şanslı olduklarını da kabul edelim.Her şey onların iradesi ve dahilikleriyle gerçekleşmiyor.Evrende dengeleri değiştiren bir çok farklı faktör var,talih gibi.Görünürde şanslılar dedim çünkü önceden yaptıkları bazı planları gerçekleştirmeyi başaran bu insanlar gözümde son derece sıkıcıdırlar;idealleri ve hayalleri hep aynı kalmış,aynı şeylerin peşinden sürüklenmişlerdir yıllar boyu.Siz onları mutlu sanarken onlar,renksiz ve monoton hayatlarına sıkışıp kalmışlardır aslında.Başarılı gözükseler bile.
Hayat kontrol edilemez bir düzen içinde.Biz kontrol etmeye çalıştıkça o bizi kontrol ediyor,bu böyle.Bunu devam ettirmeye güç sarf ettikçe de olmayacağını çivi gibi kafalara çakıveriyor.
Ne güzel söylemiş John Lennon.Hayatı daha iyi tanımlayan bir cümle daha olamaz herhalde.Biz planlar yaparken yaşam başka bir yoldan geçip gidiyor.Onu kontrol etmeye çalışmadan yaşamak en tatlısı,en zevklisi.Hayatımız biz ne kadar keyif almak istiyorsak o kadar keyiflidir.Bırakın tadını çıkaralım anlık değişimlerin.Bırakın rutinlerimiz değişsin,ezber bozalım.Planlamayalım,sürüklenip gidelim hiç durmadan.
Ah New York ah.İç geçirip duruyorum bu şehir aklıma geldikçe.Her zaman hayallerimin sahnesi oldu.Hiç gitmeden bu kentin esiri olabiliyormuş insan.İçine çektikçe çekiyor,bunu her geçen gün daha güçlü hissediyorum.Ama uzaktan bakmaktan sıkıldım artık.İlk fırsatta pılımı pırtımı toplayıp yola çıkmayı kafama koydum.Şartlar uygunlaştığında oradayım.İnşallah tabi.
Bu şehrin beni en çok çeken tarafı hiç uyumuyor olması herhalde.Sürekli bir döngü ve hareket var.Yaşıyor derler ya,o laf New York için söylenmiş bence.Saat kaç olursa olsun inanılmaz bir sirkülasyon hakim sokaklarına.Geceye tapan bir insan olarak tam benlik bir yer üstelik.Işıl ışıl merdivenler gibi simsiyah göğe uzanan gökdelenleriyle bambaşka bir havaya bürünüyor New York geceleri.O ışıltının altındaki kalabalık sokaklarda dolaşmak insanı hiç olmadığı kadar canlı hissettiriyordur,buna eminim.Şehrin en tepesine çıkıp tüm o ışık havuzuna yukarıdan bakmak da ayrı bir rüya.Ayaklarınızın altında yaşayan bir kent olduğunu hissetmenin keyfini düşünemiyorum bile.Empire State üzerinden Manhattan’ı izlemek herkesin hayalidir.Gittiğimde benim de ilk yapacağım işlerden biri olacak.
Tabi gitmesi ayrı bir dert.Uçuk uçak bileti fiyatları,sevimsiz vize koşuşturmacası,işten alınacak belirsiz izin süresi ve zaman olmayışı gibi nedenler yüzünden bir şekilde zorlaşıyor iş.Kişiye en ağır gelen şey seyahatin maliyeti tabi bunların arasında.Ulaşım,konaklama ve gezme New York için bayağı pahalıya geliyor.Düzenlenen turlar bu seyahat adına en mantıklısı gibi gözüküyor şu an bana.Bir kaçını araştırdım,güzel programlar var.İşten yeterli izni alıp biraz para biriktirebilirsem seneye gitmeyi kafaya koydum.Umarım olur.
Manhattan,Brooklyn,Bronx,Queens,Empire State,Times Meydanı,Central Park.Kısacası her şeyiyle hayalimdeki yer New York.Orada yaşamayı çok isterdim.Avrupa hep onun gölgesinde kaldı benim için.New York’un havası hep başkaydı.Orada yaşayıp geri dönen insanlar genelde mutsuz.Bir şekilde tekrar bu rüya şehre dönmek istiyorlar.Ee boşuna demiyorlar “Dünya’nın Başkenti” diye,New York çok başka bir yer.Umarım ben de en yakın zamanda hayalimi gerçekleştirip sokaklarındaki yerimi alırım.Belki bir şey olur ve orada kalırım,kim bilir? :)
Neden geldin çocuk? Ayakların yerden kesilsin istedin değil mi? Muhteşem tatların içinde kaybolmak,mutluluktan uçarak gökyüzündeki bulutlara karışmaktı niyetin.Başka hiç bir şeyin önemi olmadan,sadece ve sadece onu düşünmek.Sen gözlerin kararsın istedin.Mantıksızca,son gününmüş gibi her saniyesini ona adamak.Aşk istedin sen,onun gerçekliğine inanmak istedin.
İnanma çocuk.Öyle bir şey yok çünkü.Seni kandırıyorlar,tatlı diye şekerle aldatılan çocuklar gibi.Sen onlara aldırma.Aldanma.
Aşk senin o sevdiğin pastanın kremasıdır çocuk.Aldatmak,kandırmak için ilk adımdır.En üst tarafı kaplar,gözünü boyar,hoştur.Ondan başlarsın yemeye keyifle.Tatlı mı tatlıdır,yumuşacıktır.Doyamazsın tadına.Onun gibisini hiç tatmamışsındır.Ama hep kandırır seni.İki parmak aldın mı bitiverir.Altından çıkan pastanın ta kendisidir.Eğer sen kremanın altındaki o pastayı iyi yapamamışsan,tarifsiz keyfin senin için bitmiş demektir.Aşk da böyledir işte.Gün gelir biter,bitecektir,bitmeye mahkumdur.Ve o gün geldiğinde hiç düşünmeden övdüğün aşkın altını sevgiyle dolduramadıysan,kremayla kendini kandırmışsan tuz buz olursun.Olma,yapma çocuk.
Aşk bir halüsinasyondur çocuk.Gördüğünü,yaşadığını sanarsın onu.Gerçeği örtbas edendir.O ilk günler hep güzeldir değil mi? Sanki dünya sadece seninle ona döner.Hiç bir şeyi umursamazsın.Herkese karşı gelir,onu savunursun.Yemez,içmez,onu görmek için bin bir yollar yaratırsın.O varken sadece gülersin.Yokken huysuzlaşırsın.Ama o güvendiğin heyecan bir yere kadardır.Uçup yok olduğunda ortada kalırsın.Çırılçıplak hissedersin kendini,bomboş.Çünkü sevmemişsindir çocuk.Asıl gerçek duygu olan sevgiyi hissetmemiş,bir balonun peşinden gitmişsindir.Sen de suçlu değilsindir ki.Kimse sana söylememiştir bunu.
Aşk hep kalır mı sandın çocuk? Bunca yıl süren evlilikleri,ilişkileri,mutlulukları o mu sürdürdü zannettin? Bunları başaran sadece sevgidir çocuk.Asıl kutsal olan odur.Sevmek,saygı duymaktır mesele.Evleri kuran,bebekleri büyüten,akşam yuvana gelmeni sağlayan,ele ele tutuşturan,düştüğünde kaldıran...Bunları yapan hiç bir zaman aşk olmamıştır çocuk.O yaramaz olandır,nankördür.İşi bitince terk edendir.Zaman geçince anlarsın gösterişli ama içi bomboş olduğunu.Çok geç olur bazen ama anlarsın.Sevginin büyüklüğünü.
Aşk senin o uçan balonlarına benzer çocuk.Rengarenk ve cıvıl cıvıl.Sevimli ama içi boş.Kayıp gökyüzüne gittiğinde sana bomboş ve hüzünlü eller bırakır.Arkasından ağlarsın,dövünürsün çünkü hiç uçup gideceği anı düşünüp hazırlamamışsındır kendini.Sadece ellerindeki dakikaların tadını çıkarmışsındır.Aşk balonunun tuzağına düşen bir kurban olduğunla kalırsın.Yukarılarda bir yerlerde patladığında sana gökyüzünden boşluk ve hayal kırıklığı düşer,biteviye yalnızlığıyla.
Aşk her zaman “ben sana demiştim”lerle biten bir oyundur sadece.
Sevgiyi aşka tercih et.Huzuru,tutkuya.
Eğer mutlu olmak istiyorsan ruhunla sev çocuk.Sadece ve ömür boyu sev.Sapmadan ve gerçekten...
Blogda mim olayı hoşuma gidiyor.Bu yüzden severek takip ettiğim poliganum’un beni mimlemesine kayıtsız kalamazdım.Konu çok keyifli ve eğlenceli.Erkekler beğendiği 10 kadının,kadınlar da vazgeçemediği 10 erkeğin ismini yazıp haremini kuruyor.Bu durumda bana da beğendiğim kadınlardan oluşan kendi mimli haremimi kurmak düşüyor.Bunca güzel kadının arasında seçim yapmak mümkün olmadığından sıralamayı gelişi güzel yaptım,sayıların bir önemi yok.Buyurun bakalım haremimizde kimler var.
1 - Angelina Jolie : Fazla bir şey söylemeye gerek yok zaten.Her şey ortada.Dünya üzerinde yaşayan en güzel kadın.Tartışmasız.
2 - Marion Cotillard : Muhteşem,olağanüstü,baş döndürücü.Bu kadını gördüğüm zaman aklıma aşk geliyor,baştan aşağıya aşk kokuyor.Zerafet,naiflik,gizem,şirinlik ve muhteşem bir gülümseme.Fransız kadınını simgeleyen en iyi örnek.Hep var olsun.
3 - Deborah Ann Woll : Fanatiği olduğum True Blood dizisinin kızıl vampiri.Olağanüstü bir varlık.Böyle bir şeyin dünya üzerinde nefes alıyor olması bile şahane.İnsan bu hatunun dizideki sahnelerini iple çekiyor.Vampirliğin en çok yakıştığı kadın.
4 – Rachel McAdams : Tatlılık ve sempatiklikten bir gün öleceğine inanıyorum.Bebek gibi.Koy karşına bütün gün gülsün,sen de onu seyret.Ufak tefek bir afet.
5 – Mila Kunis : Nasıl bir kadın çözemedim,olacak iş değil.Çok ama çok güzel.Yuva yıkacak cinsten.Black Swan ve Friends With Benefits ile geçtiğimiz yıla damgasını vurdu,vurmaya da devam edecek anlaşılan.Muhteşem gözler,şahane mimikler,baştan çıkarıcı tavırlar...Her şey mevcut.
6 – Penelope Cruz : İnsan olmayanlardan.Çok farklı bir tarzı var bu kadının.Rahatsız ve çatlak halleri mükemmel.Bence Johhny Depp’in kadın versiyonu.Depp’in nasıl anlaşılmaz bir çekiciliği varsa o çekicilikten bu kadında da var.Oyunculuğu zaten insan ötesi.Kendisi de en çok arzulanan kadınlardan.
7 – Sophia Bush : One Tree Hill dizisinin efsanelerinden.Bu kadına hayranlığım hiç geçmeyecek herhalde.9 sezondur izlediğim dizinin en mükemmel şeyi.Hem bu kadar sempatik,hem de seksi olmayı nasıl başarıyor anlamıyorum.Az kişi tarafından keşfedilmesi de onu özel kılıyor.Harika.
8 – Rhona Mitra : Afet demek hafif kalır.Kadınlığın olgunluğunu yansıtan bir yüz,keskin ötesi bakışlar,şahane bir fizik.36 yaşında belki de en güzel günlerini yaşıyor.Kadın denilince akla ilk gelenlerdendir benim için.Onun uğruna rezalet filmlerini az izlemedim.Dünyada etkileyemeyeceği bir erkek olamaz.
9 – Katy Perry : Listemdeki tek oyuncu olmayan başyapıt.Bu kadını her gördüğümde içim eriyor,gidiyor.Çok ama çok farklı bir havası var.Çılgın tavırları son derece çekici.Hem süper seksi hem de inanılmaz şeker.Koskocaman gözleri enfes.Fiziği zaten muhteşem.Herhalde tanrı daha önceki eseri olan Zooey Deschanel’i çok beğenmiş olacak ki Katy Perry olarak bir benzerini yaratmış,süper olmuş.Çok fazla can yakıyor.
10 – Monica Bellucci : İnsan ötesi İtalyan varlık.Kadının vücut bulmuş hali.Bir efsane.Bir kadın ancak bu kadar mükemmel olabilir.Her yaşında daha da kusursuzlaşıyor.Fazla söze gerek olmayanlardan.Angelina Jolie ile birlikte tüm dünyayı idare edebilirler.
Bir tek Eva Mendes dışarıda kaldı.Onu da yedekten sokarak ilk 11’i tamamlıyorum.
Şimdi de ben bazı yazarları mimleyeyeyim.Çoğu yazar mimlendiğinden listemiz dar:
Yabancı blog yazarı ağırlıklı tumblr'da uzun zamandır bir profil yaratmayı düşünüyordum ve iki gün öncesi itibariyle hesabımı açmış bulunuyorum."PisPapaz'ın Çayırı" isim hakkıyla yer aldığım tumblr'daki postlarım blogger hesabımda bulunanlardan daha farklı olacak.Film replikleri,söylenmiş güzel sözler,filmlerden fotoğraflar ve bazı videolar bulunacak sayfama anlaşıldığı gibi çok küçük postlar atacağım.Buradaki gibi uzun yazıları çok ama çok nadir yayınlayacağım.Atacağım postlar ingilizce ağırlıklı olacak.Beni tumblr'dan da takip etmek isterseniz sizleri aşağıdaki linkte bekliyor olacağım
Kadın başka bir varlık.Erkek gibi estetikten yoksun bir cinsin yanında ne kadar şık ve güzel durduğunu tartışmaya gerek yok.Kadınlar hayatlarımızda olmasalardı günler gerçekten çekilmez olurdu.Eksikliklerini düşünmek bile can sıkıcı.Biz erkekler kendimize toz kondurmayız.Her şeyi biz bilir,biz yönetiriz sözde.Ama kadınlar söz konusu oldu mu takır takır her dediklerini yaparız.Belki de en büyük zaafımızdır onlar.İşte ben bugün kadınlardaki hangi noktaların bu zaaflarımızı nüksettirdiğine değineceğim.Kadınlar zaten mükemmele yakın ancak bir erkek olarak aklıma gelen birkaç detayla onları nelerin daha seksi ve çekici yaptığını düşündüğümü paylaşmak istiyorum.
1. Etek – Çizme / Şort – Çizme İkilisi : Feci derecede zaafımız olan ikililer.Belki de tüm detaylar arasında en başarılıları.Erkek soyunun devamı için bu saydığım ikililerin tedavülden kaldırılması gerekli,süpersonik bir etkisi var zira.Hatta çağımızın en büyük 3 icadının çizme-etek-şort üçlüsü olduğunu söyleyenleri bile gördüm.En dikkatinizi çekmeyen dişi bile bu ikililere sahip olduğunda kendine baya baya baktırıyor.Kadınlara çok fazla yakışmakta.Bizim de yüreğimizi sıkıştırmakta.
2. Gri Eşofman Altı : Bildim bileli çekiciliğinin gizemini çözemediğim bir detay.Bilinmeyen yürüyen cisim gibi sizi içine doğru çekmekte.Biz giydiğimizde hiçbir etkisi olmayan bu kıyafetin kadınların üzerinde neden bu kadar çekici durduğunu anlamak mümkün olmadı henüz.Yaptığım gözlemler sonucu tüm erkekler üzerinde aynı etkiyi bırakmakta olduğunu fark ettim.Siyah,beyaz,mavi,yeşil veya pembe değil.Sadece gri olanı.Bilim adamlarının bu büyük gizemi bir an önce çözmesini diliyorum.
3. Sigarayı Tutma Şekli : Sigara kullanmam ama sigarayı kadına yakıştıranlardanım.Hele o elle tutuş yok mu,işte o bambaşka.Kadınına göre bu tutuş değişiyor ama bazılarında son derece estetik duruyor.Kibar ve narin olanı da var,sert ve güçlü göstereni de.Siyah bir eldivenle desteklenirse iyice tadından yenmiyor.İçmesinler ama o sigarayı tutsunlar diyerek sağlık dolu bir mesaj da verelim.
4. Göz Makyajı : Göz bir insandaki özellikle bir kadındaki en önemli yerlerden biri.İtinayla yapılmış bir göz makyajı kadına adeta sınıf atlatıyor,bir anda havasını bambaşka bir yere taşıyabiliyor.Sırf bu makyaj yüzünden bir kadına bakış açınız bile değişebilmekte.Son derece önemli bir detay olduğunu düşünüyorum.Makyaj deyip geçmemek lazım.Dikkat edilirse bir erkeği çökertebilir.
5. Dövme : Dövmenin seksiliği ve çekiciliği konusunda sanırım herkes hemfikir.Erkekte de güzel duran bu dövme olayı kadında çekiciliği doruk noktasına taşıyor.Büyük değil küçük dövmeler her zaman çok daha etkili oluyor.Sırt,omuz,bel,karın ve ayak bilekleri favori noktalarım.Bence bu noktalardaki dövmeler kadınlara daha çok yakışıyor.Etrafımızda dövmesiz bir kadın görmek zaten iyice zorlaştı.Doğru yoldasınız.
6. Şapka : Yine kadınlara çok yakıştığını düşündüğüm bir detay.Özellikle uzun saçlı biriyse harika duruyor.Spor şapka veya şık bir elbiseyi tamamlayan tarz bir şapka,fark etmez.Hepsi son derece etkili.Spor şapka daha sevimli bir çekicilik sunarken,gece elbisesiyle kombine edilmiş olanı kadının daha gösterişli görünmesini sağlıyor.Başarılı tercihlerden biri.
7. Dolgun Dudaklar : Dolgun dudak dendi mi akan sular durur.Kesinlikle tercih sebebi.Bazı kadınlar var ki konuşurken gözlerine değil dudaklarına bakarsınız.İşte bu detay onlar için gelsin.Güzel yüz hatlarıyla birleştiğinde gerçekten karşısında durulması zor.Öpmesiyse ayrı bir keyif.Bu yapıya sahip olmayanlar da üzülmemeli,dudakları daha dolgun göstermek için bir çok kozmetik ürünü de piyasada olduğundan sorun yok.Dolgun dudak forever diyelim biz.
8. Kemik Gözlük : Bu aralar iyice popüler olmaya başladı kemik gözlükler ve bundan hiç şikayetçi değiliz.Kadınlara çok yakışıyor.Onlara seksi bir hava katarken olgun da gösteriyor ki zaten bu kendi başına bir çekicilik örneği.Kadına aynı zamanda gizemli ve merak uyandıran bir sempati ekliyor.Farklı renkleri bulunabilen bu gözlükler için benim favorim kesinlikle siyah.
9. Koyu Renk Ten : Latin ve melez kadınlar her zaman çekici gelmiştir biz erkeklere.Bir koyu ten hastalığı vardır hepimizde.Bunun için de haklı sebeplerimiz var.Çoğu kadına gider koyu ten.Kendine çok baktırır,dikkat çeker.Özellikle gece elbisesi altında ışıl ışıl parlar.Bazıları bu tene doğuştan sahip olma şansını yakalamıştır ve diğer kadınlar tarafından kıskanılır bir bakıma.Doğuştan bu tene sahip olmayan kadınlarda bronzlaşma adına yapılan solaryum tercihini çok sevmem.Doğal yollarla kazanılan koyu ten daha çekici gelmekte bana.
10. Düz Fönlü Saç : Kabarık,dalgalı,toplu ve diğerleri.Hiç biri bir kadındaki düz saçın etkisini yaratamaz.Düz fönlü saç mıknatıs gibidir,mesafe ne olursa olsun erkeklerin ilgisini çeker.Erkeğin bir kadında ilk dikkat ettiği noktalardan biridir saç ve düz olanı son derece etkileyicidir.Rengin de önemi yok.Düz olması yeterli.Bir erkeği saçınızla etkileyecekseniz hiç düşünmeyin,fönü çektirin ve işi bitirin.
Bunun gibi daha bir çok detay var kadınları seksi ve çekici yapan ancak şu an aklıma gelenler bunlar.Kadın olmak zorsa erkek olmak daha zordur bu detaylar yüzünden.Çok canımızı yakarlar ve yakmaya devam edecekler.Ancak her şeyi bir kenara bırakın,bir kadında zeka yoksa onu hiç bir şey kurtaramaz.O durumda yukarıdakileri atın çöpe,beş para etmez.
2009’un Aralık ayıydı.Askerliğim nereye çıkacak diye beklediğim zamanlardı.Sonuçların belli olacağı gün bilgisayar ekranı başına çivilenmiştik ailece.Açıklanan sonuçla istikametim İzmir olmuştu.3. Kara Havacılık Alay Komutanlığı’na düşmüştüm.İşte 5 buçuk ayımın geçeceği İzmir’le ilk adam gibi tanışmam o zaman oldu.
Küçükken Çeşme’siyle,Foça’sıyla çok haşır neşir olduğum bu şehrin merkezine hiç gitmemiştim.Teslim olacağım gün babamla bindiğimiz İzmir uçağı,Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan kalkıp Adnan Menderes Havalimanı’na inmişti.Askerlik görevimi yapacağım alay havalimanına çok yakın olan Gaziemir’deydi ancak ben daha gitmeye hazır değildim.Son dakika teslim olmayı tercih etmiştim doğal olarak ve bunun için önümde yaklaşık 5 saatim vardı.Özgürlüğümün son saatlerinde şehri gezmek için kiraladığımız arabayla yola koyulduk.
İşte İzmir aşkım daha bu ilk dakikalarda başlamıştı.Yavaş yavaş şehrin kalbine inerken sanki içim rahatlamıştı,keyfim yerine gelmişti.En tepeden tüm İzmir’i ayaklarımın altında görebiliyordum.O nasıl büyülü bir manzaraydı öyle! Deniz kıyısında sanki bir mücevher duruyordu sakince.Güneşin ışıkları altında safir maviliğinde parıldıyordu.Hem gösterişli hem de çok duruydu.
Deniz seviyesine indiğimizde ilk olarak Konak karşıladı bizi.Sahil yolundan Alsancak’a doğru hareket etmeye başlamıştık.Ben gözlerimi çevreden alamıyordum.İstanbul’daki keşmekeşlikten ve kozmopolitlikten eser yoktu burada.Düzen her yere hakimdi.İzmir’de olduğumu bilmesem Avrupa’nın göbeğinde olduğumu sanırdım.Yollar güzel,binalar güzel,çevre güzel kısacası her şey güzeldi,harikaydı.O an dedim ki kendi kendime,”askerlik maskerlik ama ben doğru yerdeyim arkadaş”.
Sonra teslim olduk,yerimize alıştık falan filan derken ilk ayı bitirdik.4 hafta boyunca alaydan dışarı adım atamayan bizler,yemin töreniyle birlikte 2 buçuk günlük evci iznine kavuşacaktık.Törenin bitmesiyle hepimizi salıverdiler.İstanbul’dan gelen annem,babam,teyzemler ve kuzenimle özgürlüğün tadını çıkarmaya başlamıştım artık.Önce güzel bir öğlen yemeği,ardından Konak’taki otelimize varış.Biraz burada dinlendikten sonra İzmir’in ışıltılı gecesine doğru yol almaya başladık.Alsancak’ta güzel bir restoranda yemek yedikten sonra (şu an restorandın adını hatırlayamadım) kafeleri ve kalabalığıyla İstiklal Caddesi’ni andıran,meşhur Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden Kordon’a indik.Tek kelimeyle muhteşem bir manzaraydı.Yeni girilen yıl için hazırlanmış yılbaşı süslemeleri hala yerlerinde olduğundan gece bambaşka renklenmişti.O gece Kordon’da içtiğim nargilenin tadını hala başka yerde alamadığımı da söylemeliyim.İzmir gecesiyle de beni büyülemişti.Ayrılmak istemesek de tıpış tıpış alayın yolunu tutmuştuk yine.
Günler hatta aylar geçti.Çıktığımız çarşı izinleri sayesinde artık İzmir’in her noktasını ezberlemiştik.Çarşı dışında araç muhafızı olarak da gezmiştik her yeri neredeyse.Konak’ın Konak Pier’i,Karşıyaka’nın sahili,Kordon’un kafeleri,Balçova’nın Agora’sı,Alsancak’ın Kıbrıs Şehitleri Caddesi.Göztepe,Gaziemir,Bornova,Güzelyalı,Çiğli.Gitmediğimiz,girmediğimiz delik neredeyse kalmamıştı.Bir tek garnizon dışı diye Çeşme’ye gitmemiştim,o yememişti ancak oraya da giden arkadaşlarımız olmuştu.Yine de her yerini biliyordum artık bu şehrin.Ve ben bildikçe daha da alışıyordum bu güzelliğe.Dönüşü zor olacaktı,belliydi.
Nöbet yerlerimiz de sivildeydi bizim.Askeri lojmanlara gidiyorduk bu görev için.Lojmanların bir metre yanında Kız Meslek Lisesi vardı.Ne gırgır olurdu nöbetler.Kızlar teneffüs ziliyle camlara çıkıp bizleri gözlerlerdi.Kağıda numara yazıp camdan atanlar olurdu.Nöbet sırasında duvarın arkasındaki sokakta durup sohbet ederlerdi.O yüzden nöbetlerimiz son derece eğlenceli geçerdi.Ancak yeri geldiğinde de koyardı.Özellikle havalar ısınıp gençler özgürce İzmir sokaklarında dolaşırken,siz elinizde tüfekle o bahçeye hapistiniz.İzmir böyle de can acıtırdı.Başka yerde olsa belki bu kadar koymazdı ama bu güzel şehrin gecesinde özgür olamamak içimi yakardı.
Ve sonunda takvimler Mayıs 2010’u göstermişti.Büyüklerimizin dediği gibi sayılı gün çabuk geçmiş,askerlik bitmiş ve aşık olduğum şehirden ayrılma vakti gelmişti.Ben bu şehri askerken sevebilmiş,aşık olmuştum.O zaman anladım ki hakkında söylenen her şeyi hak etmişti.Şehir o gün beni göndermiş ama bir sevgili kazanmıştı.Ona olan tutkusunu hiç kaybetmeyecek bir sevgili.
Aradan iki sene geçti ve ben İzmir’e hiç dönmedim.Şu günlerde deli gibi burnumda tütüyor.Türkiye’de İstanbul dışında yaşayabileceğim tek yer orası ve ben bir gün orada yeni bir hikaye yazacağım,buna inanıyorum.İstanbul’dan sonraki ikinci evim ve aşkıma iki çift laf etmeden de yazımı bitiremeyeceğim.Ey güzeller güzeli şehir.Biraz daha sabret,en kısa zamanda yanında olacağım.Beni biraz ısıtacağın zaman,şimdi değil.Ve bu sefer geldiğimde ayaklarımda prangalar yerine ellerimde özgürlüğüm olacak.Sana söz,kavuşacağız.
Beynimde tarifsiz bir uğultu.Terk etmek istercesine çabalıyor bedenimi.Ama gitmiyor da.Ne uyutuyor,ne uyandırıyor.Sersem olsam da sessiz kaçışlardan,ertelemelerden;gitmem gereken bir yer var bu hadsiz uğultuya rağmen.Zihnim yoluma rehber.Görme diye bir şey yok bana,gözlerimi esir etti bu illet.Öyle bir illet ki hem de,elleri her yeri sarıyor sanki.Tutuyor omuzlarımdan sımsıkı kahrolasıca.Barikatlar diziyor,izin vermiyor “O”na olan yolculuğuma.Canımı yakmakta beis görmüyor.Damarlarımdan acımasız korlar akıtıyor güldür güldür.Yaksa iyi,çürütüyor aklın alıp alamadığı ne varsa.Varsın parçalasın,ezsin zaten un ufak olmuş ruh kırıntılarımı.Ben varacağım oralara,alın yazımın biteceğini bildiğim yere.Beni ayaklandıran neyse bu engellere karşı,aynı şeyden olacak kaçınılmaz sonum belli.Her gün eriyorum takatsiz damla damla.Fark etmiyor,fark etse ya…
Sırtımda yüküm.Ağır.2 dakika nefes alayım dedim,bırakmıyor.Yolculuk değil bunun adı.Düpedüz eziyet.Kim yolculuk dediyse kahrolsun.Bana uzaktan kıs kıs gülen acımasızlığın çöllerinde sendelerken hiç umutlanma,düşmeyeceğim kahrolası.Fırtınalar çıkarıp kumlarını bana silah yapsan bile.Zorlanmam ben,yılmam.Uğraşma baş belası.Yıkılmam hissettiğim her şeyde “O”nun yüzü varken.Bedeni,nefesi,kokusu...Bir şekli yok,adı da.Neyi varsa ben uydurdum.Saplantım.Efendim.”O”nun sayesinde ayaktayım ve direniyorum,beni yok edecek olan yine “O”olsa da.Bana sahip olan,ruhumun kaynağının hırçın sularını tüketen.Aynı anda beni ayaklandıran,yaşamın eşsiz tatlarının kapılarını açan,yağmurların damlalarından damarlarıma tazelenme duygusunu aktaran.İstiyor aklım,her yerim.İstedikçe,ilerledikçe acıtıyor canımı.Acı bedende olmuyor hiç.Hep yürekte,hep zihinde.Öldürmeye hevesli olsa da ben “O”nunum.Senden çekinen kim be beynimdeki uğultu.Korkan mı var senden omzumdaki kahrolasıca el.Benim derdim “O”nunla.
Beni besleyen şey beni mahvediyor aynı zamanda.Varsın etsin,şikayet edersem namerdim…
2012’ye girmeye saatler kaldı ve biz koskoca bir yılı daha deviriyoruz.Hayatımızdan bir sene daha kayıp gidiyor.Yeni heyecanlar ve beklentiler içersinde olacağımız 2012’ye ulaşmak için saatleri sayıyoruz.
Ülkemiz için çok talihsiz ve keyifsiz bir seneyi geride bırakmaktayız.Terör saldırıları,Van Depremi,şike operasyonu ve daha bir çok olay bizi bu seneden soğuttu.Ne tat aldık,ne tuz yaşadıklarımızdan.Tabi ki özel hayatlarımızda güzel şeyler olmuştur ancak ortak yaşadığımız bunca tatsız olay bizi etkilemedi dersek yalan söylemiş oluruz.Ben kendi adıma bu kötü senenin bir an önce bitmesini ve yerine çok daha güzelinin gelmesini istemekteyim.
2011’e veda ederken paylaştığım bu yazımda herkese güzel temenniler iletmek istiyorum.Hepimize yeni yılda sağlık,mutluluk,huzur,sevgi ve iyi kazançlar diliyorum.İnşallah her şey dilediğimiz gibi olur,düşlediğimiz her şey gerçekleşir.10’dan geri sayıma sadece saatler kala bu şahane gecede bol bol eğlenin,tüm dertlerinizi unutun.Yarın yeni yıla huzurlu ve mutlu uyanın.
Yeni senede,yine burada yazılarımla görüşmek dileğiyle herkese iyi seneler:)
"Kokuyu alıyorum.Hmm,kan bu.Taze.Hoşuma gitti...Senin kanın bu ölümlü.Senin damarlarından akan kan bu.Damarlarından boğazıma akacak olan kan.Yaklaş!Önümde diz çök,ölmemek için yalvar!Ancak bunu yapmanın bir yararı olmayacak,çünkü yalvarsan da öleceksin!Yine de af dile,yücelt beni...Aslında onurlu olman,önümde diz çökmeyip bana kafa tutman beni daha çok yüceltir.Şerefinle ölmen,ölmek için savaşman daha çok hoşuma gider.Eğer istersen sana bu şansı vereceğim,savaşma şansını...Kaldır kafanı,gözlerime bak!Gözlerimde ölümü göreceksin.Ben de senin ölümünü.Zayıfsan gözlerimde ruhunu kaybedersin...Ne dedin?Kabul mü?Savaşacak mısın?Tamam.Savaş.Ama bil ki kanını içeceğim.Şansın yok,öleceksin!”
Bir Vampirin Günlüğü
Yeni yılda hayata geçirmeyi planladığım dizi-hikaye projemi hazırlamakla uğraşırken paylaşmak istediğim eski yazılarımdan bir alıntı.