christopher nolan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
christopher nolan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2013 Salı

İLK BAKIŞ : NOLAN'DAN INTERSTELLAR





Benim de içinde bulunduğum bir grup sinemasever klasik eserlerden çabuk sıkılır, farklılık arar.Özellikle teorilere dayalı, kafaları meşgul eden orijinal kurgulu senaryoları izlemeyi tercih eder. Olaylar üzerine kafa yormayı, tahminlerde bulunmayı, filmi izledikten sonra saatlerce tartışmayı sever.Son yıllarda bu tarz işleri izleyicisine en iyi sunan isim ise tartışmasız Christopher Nolan'dır. Memento, The Prestige ve Inception gibi havsalaları alt üst eden kült eserlerin sahibi Nolan'ın sıradaki filminden benzer tarzda bir yapı bekliyorduk, beklenen de oldu.Yönetmenin yine kafalarımızı karıştıracağı, bizleri günler hatta aylarca üzerine konuşturacağı bu yeni bilimkurgu yapımının adı Interstellar.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

THE DARK KNIGHT RISES




"Çünkü o bizim kahramanımız değil.O sessiz bir gardiyan.Uyanık bir koruyucu.O, Kara Şövalye."


Ve bitti...Christopher Nolan’ın yerin dibine batmış Batman’i yeniden efsaneleştirdiği Kara Şövalye serisi,ülkemizde geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren üçüncü ve son film The Dark Knight Rises ile sona erdi. İçimiz acıyor,canımız yanıyor.Bir daha Nolan imzalı Batman filmi izleyemeyeceğiz çünkü.Sinema tarihinin en iyi işlerinden birine,bir süper kahraman hikayesinden çok daha öte,gerçek anlamda bir sanat eserine tanıklık edecek kadar şanslıydık en azından.Bunun haklı gururunu yaşamaktayız.

Tam 4 sene bekledik The Dark Knight Rises’ı.Muhteşem bir eser olan The Dark Knight’tan sonra tüm Batman hayranları serinin son filmine odaklanmıştı.Yapım,ABD’de ülkemizden 1 hafta önce gösterime girmiş olduğundan dünyada ilk izleyenlerden biri olamadık belki ama Türkiye’nin ilklerinden olabilmek adına geçtiğimiz Cuma sinema salonlarında yerimizi aldık. Bir efsanenin bitişine şahit olacaktık artık.Büyük bir Batman ve Nolan fanatiği olarak ben, aylarca zor sabretmiştim.Gösterimin ilk günü bu büyük yapımı iştahla seyrettim.Ancak ilk defa bir Nolan filminden tatmin olmayarak salondan ayrıldım.Efsanevi Kara Şövalye serisi çok daha epik bir sonla veda etmeliydi beyaz perdeye.Yine ortaya çok güzel bir iş çıkmış ancak ağzımızda buruk bir tat kalmıştı.Bir çok Batman fanatiği de benim gibi tatmin olmamıştı.İstediğimiz,beklentilerimizi sonuna kadar karşılayacak son bu değildi.

Final bölümünün hikayesine kısaca değinelim önce.Batman'in,Harvey Dent'in tüm suçlarını üzerine alarak ortadan kaybolmasının üzerinden 8 yıl geçmiştir.O günden sonra kimse kendisini görmemiştir.Herkes Batman'in devrinin bittiğine inanmaktadır artık.Bruce Wayne ise odasına kapanmış,dışarı adımını dahi atmamıştır.En yakınları bile (Alfred hariç) kendisini yıllardır görmemiştir.Wayne artık Gotham'ın Batman'e ihtiyacı olmadığını düşünmektedir.Geride kalan 8 sene boyunca Gotham sözde tüm kötülük ve yolsuzluklardan arınmıştır.Ama bu barış dönemi daha uzun sürmez.Bir zamanlar Wayne'in de içinde bulunduğu Gölgeler Birliği'ne ait üyelerden biri olan Bane,Gotham'ı yok etmek için şehre ayak basar.Batman'in daha önce yapmayı reddettiği şeyi başarmak için koca bir orduyla işe koyulur.Gotham'ın  Kara Şövalye'ye ihtiyacı olduğunu gören Bruce Wayne,yeniden kahraman kimliğine bürünerek Bane ile yüzleşmek için geri döner.



Şimdi gelelim neden tam anlamıyla tatmin olmadığımıza.İlk olarak filmin benim için 2 parçaya ayrıldığını söylemem lazım.İlk parça filmin aradan önceki,ikinci parça ise aradan sonraki bölümüydü.Ara öncesindeki bölüm tam anlamıyla kusursuzdu (buraya sonradan değineceğim).Ancak aradan sonraki bölümde sanki yönetmen koltuğundaki Nolan yerinden kalkmış,oraya başka biri oturmuştu.İlk yarı beklentileri en üst düzeye çıkarmayı başaran film,ikinci yarı hızla irtifa kaybetmişti.Gerçekten iki yarı arasında bu denli büyük bir fark vardı.Belki de bizim için dananın kuyruğunun koptuğu an o araydı.

Öncelikle senaryoya değinelim.Sadece bu filminkine değil,Nolan’ın yazdığı ve katkıda bulunduğu tüm senaryolara bakarsak olağanüstü işler çıkardığını görebiliriz.Memento,The Prestige,Inception,Batman Begins ve The Dark Knight diye saymamıza gerek bile yok aslında.Hepsi hikaye ve senaryo anlamında orijinal olduğu kadar sıradışı işler.Böyle insanüstü yazabilen birinden doğal olarak yine öyle bir çalışma bekliyor insan.Çünkü Nolan bizi buna alıştırdı.Ancak bu dahi senarist The Dark Knight Rises’da kendinden beklenmeyecek sıradanlıkta bir iş çıkarmış (Jonathan Nolan’ı da dahil etmeliyiz bu senaryo olayına aslında).80’ler ve 90’larda izlediğimiz aksiyon filmlerinde kullanılan ve günümüzde artık neredeyse hiç rastlamadığımız büyük klişeleri bu epik yapıma yerleştirmiş.Bunu başka bir senarist yapsa fazla takmaz,geçeriz belki ama altında Nolan imzası olunca hepimiz şaşırıyoruz.Senaryoyu sadece bu serinin ilk iki filmiyle karşılaştırdığımızda bile kalite olarak onların gerisinde kaldığını görebiliyoruz.Bu klişelerle dolu senaryo hem filmin, hem de serinin kalitesini biraz aşağıya çekiyor.






----------------------------------------SENARYO SPOILERI---------------------------------------------

İnsanlığı yok edecek saatli bir bomba,yaşamak için bu bombayı imha etme zorunluluğu ve bunun son saniyede başarılıp herkesin kurtarılması klişeleri yıllar önce kullanımdan kalkmıştı.Nolan niçin böyle bir yol izledi anlamak zor gerçekten.Artı esas kızın kahramanı öptüğü,yani Batman ve Catwoman’ın öpüşme sahnesi Nolan’a hiç yakışmamış.O sahne klişe değil klişe ötesi.Ayrıca Miranda Tate’in aslında Talia Al Ghul olduğu son saniye twisti bence gereksiz olmuş.Nedeni hem Miranda, hem de Talia’nın yeterli karakter derinliğini yakalayamamış olmasıdır.Bu yüzden seyirci pek etkilenmedi açıkçası.

----------------------------------------SENARYO SPOILERI---------------------------------------------




Nolan’ın yarattığı Batman serisinde öne çıkan en önemli özelliklerden biri de filmlerin içinde yoğun bir felsefenin olmasıydı.Bu güzel özellik aslında seriyi bir süper kahraman hikayesinden çıkararak çok daha öteye taşıyan temel öğeydi.Filmlere ağırlık ve ciddiyet katıyor,Batman’in ve hatta tüm karakterlerin belli idealler doğrultusunda ilerlediklerini simgeliyordu.Bu da seyirci üzerindeki algıyı çok daha fazla arttırıyordu.Bunun mükemmel örneklerini Batman Begins ve The Dark Knight’da görebiliyorduk.Batman Begins’de başkalarının korkusu olabilmek için önce herkesin kendi korkularından arınması ve her suç işleyenin adilce yargılanması gerektiğine parmak basılıyordu.The Dark Knight’da ise felsefe öğeleri ve alt metinler çok daha fazlaydı.Joker’in her sözü ayrı bir ders niteliğindeydi.En iyilerin bile düşebilecek olması,bazı suçluların paradan çok farklı şeylere değer vermesi,düzene çomak sokulduğunda herkesin kaosa sürüklenmesi gibi ilginç tespitlere yer veriliyordu.Yine aynı filmde Harvey Dent ve Batman’in bir çok mesajı gözümüze soktuğunu görebiliyorduk.The Dark Knight Rises’da bu felsefi değerlerin çok daha az olduğu net bir şekilde ortada.Diğer filmlerde gördüklerimizin yanında yetersiz kalmış.İlk iki filmde tamamen felsefe öğeleriyle yoğrulan bünyeler doğal olarak bu filmde tatmin olmuyor.Sanki Nolan bu anlamdaki her şeyi önceki eserlerinde harcamış,bu filme bir şey kalmamış.Son film adına dikkatimi en net şekilde çeken şeylerden biri işte bu felsefe noksanlığıydı.




Yine ilk iki filme bakarak dikkat çekeceğim,tatmin olmadığım bir yan var.Nolan,Kara Şövalye serisinde hep az karakterli,kalabalık olmayan hikayelere imza atıyordu.Böylece karakterleri bizlere derinlemesine yansıtıyor,altlarını net bir şekilde doldurabiliyordu.Ancak The Dark Knight Rises’da, bu anlamda yine Nolan’a uymayacak hamlelere tanık olduk.Alışık olmadığımız bir karakter bolluğu ve bu karakterlerin havada kalma durumu var.Altları dolmamış,derinleşme sınırlı.Filmin villainı Bane güzel durmuş fakat tam anlamıyla oturmuş mu orası soru işareti.İlk yarı şahane bir Bane izlerken ikinci yarı o havasının kalmadığı,sıradan bir karaktere dönüşmeye başladığı gözlerden kaçmadı.Oysa durup The Dark Knight’daki Joker’e baktığımızda efsaneleşmiş bir villain görüyoruz.Filmin villain konusunda tam tatmin etmediği ortada.Gelelim Blake karakterine.Niye,ne amaçla var çözemedim.Hiçbir işe yaramıyor,hikayede en ufak bir ağırlığı yok.Hiç olmasa kimse fark etmeyecek bile.Bir tek son sahnesi şaşırtıyor o kadar,onun dışında çok boş kalmış.Keza Miranda da öyle.Senaryo içindeki ani twist onu da kurtaramıyor,altı boş bir şekilde hikayede süzülüyor.Bir tek Catwoman tatmin etti beni.Gerisi yeterli derinleşmeyi sağlayamamış hikayede.

Buraya kadar okuyanlar filmle ilgili yanlış kanıya kapılabilirler.Dikkat edilirse tatmin olmadığımız yanlar hep serinin diğer filmleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor.Ama bu filme objektif bakmak için tek başına bir esermiş gibi incelemek lazım.Nolan bu zamana kadar öylesine mükemmel işler çıkardı ki en ufak bir sapma gösterince böyle harika bir filmden bile tatmin olamıyoruz.Evet, film tek başına harika,nefes kesici.Yine bir süper kahraman hikayesinden çok daha fazlasını alıyoruz The Dark Knight Rises’dan.Tempo yine durmuyor,duygularımız coşuyor.Bir kereden fazla gidilip izlenecek bir iş var yine önümüzde.
 
 


İyi yanlara devam edelim.Yazının başında da söylediğim gibi filmin aradan önceki bölümü kusursuzdu.Açılış sahnesi,Batman’in 8 sene aradan sonra Gotham’da ilk göründüğü an,o ilk görünüş anında duyduğumuz heyecan,Bane ve Batman’in ilk karşılaştığı sahne,o karşılaşma sonundaki Batman’in çaresizlik ve umutsuzluk hissi. Sonlara geldiğimizde içimizi kaplayan burukluk,hüzün,üzüntü.Bir efsanenin bitişine tanık olmanın verdiği gurur.Bunların hepsi muazzamdı.Tüm bu duyguları bize yaşattığı için Nolan’ı ne kadar tebrik edip alkışlasak azdır.

Oyunculuklar ile ilgili birkaç kelam etmeden olmaz.The Dark Knight Rises’da bu anlamda iki kişi öne çıkıyor:Catwoman rolündeki Anne Hathaway ve canımız,ciğerimiz Alfred’imiz Michael Caine.Anne Hathaway ismi ilk açıklandığında herkes burun kıvırmıştı.Bu zamana kadar çok başarılı bir işte yer almamış,izleyici tarafından da çok sevilmeyen biri olan Hathaway,filmin en istenmeyen oyuncusuydu.Ne yalan söyleyeyim ben de hiç beğenmezdim kendisini.Ancak filmi izleyince Nolan’ın bir bildiği olduğunu yine anladık.Hathaway beklentilerin çok çok üstünde bir oyunculuk performansı sergilemiş.Filmde benim için en olmuş karakter Catwoman’dı ve bunun mimarı Anne Hathaway’di.Kendisine bakış açım bu film sayesinde değişti.Michael Caine’e zaten kimsenin kalkıp iyi bir şey söylemek bile haddi değil.Sadece böyle muazzam bir oyuncuyu bize her filminde izleme şansı verdiği için Christopher Nolan’a teşekkür etmeliyiz.Büyük ustanın filmde öyle iki sahnesi var ki, herkesi hüngür hüngür ağlatabilir.Gerçekten o sahneleri ömrüm boyunca unutamayacağım.Kendisini izleyebilmek bile çok büyük bir onur.








-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------

Filmin sonunda Batman ölmüyor.Bilindiği üzere filmin son sahnelerinde teknik elemanlar Fox’a, Batman’in yeni oyuncağı Bat’e 6 ay önce otomatik pilot yüklenmiş olduğu haberini veriyorlar.İşlemin de bizzat Bruce Wayne tarafından yapıldığını söylüyorlar.Bu da demek oluyor ki Batman bombayı denizin üzerine götürüyor,Bat’i otomatik pilota alıp kendisi araçtan çıkıyor.Bomba Batman Bat’in içinde değilken patlıyor.Yani Alfred’in son sahnede Bruce Wayne’i kafede gördüğü an gerçek.

-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------




Özetle biz Batman ve Nolan severler için çok tatmin edici bir son olmasa da tek başına bakıldığında yine harika bir film olduğu aşikar The Dark Knight Rises’ın.Biz sadece seriye yakışan çok daha epik bir son bekliyorduk.Diğerlerine göre daha az doyduk diyelim.Belki beklentilerimiz inanılmaz yüksekti,belki fazla abarttık ancak işin başında Nolan olunca da kendimizde hata bulamıyoruz.Bizi sıradışı işlerine kendisi alıştırdı.Yine de beklentilerimizin tam olarak oturması adına sinemada 1-2 defa daha izlemek gerekli diye düşünüyorum.Ancak şimdi her şeyi unutalım.Bizler muazzam bir projenin,bence sinema tarihinin en başarılı serisinin (buna Matrix,Star Wars ve The Lord of The Rings serileri de dahil) bitişine tanıklık ettik.2005’de başlayıp 2012’de sona eren,7 senelik bu masalsı destanı bize sunan herkese çok ama çok büyük bir teşekkürü göndermek boynumuzun borcu.Tüm Batman hayranları olarak bu projede emeği geçen herkesi kutluyor,bizleri yeni işleriyle yeniden sevindirmelerini diliyoruz.Büyük oyuncu Heath Ledger’ı anarken yazıma son veriyorum tüm Batman ve sinema severler.





4 Mart 2012 Pazar

PORTRE : HOLLYWOOD’UN DAHİSİ CHRISTOPHER NOLAN



Film çekmek dünya üzerinde yapılabilecek en güzel işlerden biridir kesinlikle.Beyinlerden kamera önüne akan bir fikri canlandırmak,bir dünya yaratıp hikayeye yön vermek muhteşem bir şey olmalı.İşte bunu en iyi şekilde başaranlardan biri Christopher Nolan.Sadece yönetmen değil eşsiz bir senarist ayrıca.Kurgu konusunda ustalaşmış,filmlerinde yarattığı dünya ve atmosfer sayesinde izleyiciyi içine çekmeyi her seferinde başarmış bir İngiliz.Çektiği 7 filmden 5’i IMDB Top 250 listesinde bulunan bir isim.Anormal,yenilikçi,sıra dışı,yaratıcı...Kimse Hollywood’un bu yeni prensine boşuna dahi demiyor anlayacağınız.

Şu sıralar adından en çok söz ettiren yönetmen olan Nolan 30 Temmuz 1970’de Londra’da doğdu.Babası İngiliz bir reklam yazarı,annesi Amerikalı bir hostesti.Yönetmenlik küçük yaşlarda ilgisini çekmeye başlamıştı.7 yaşındayken babasının kamerasıyla ilk kısa metrajlı filmini çekti.O zaman karar vermişti.Eğitimini de bu yönde alacaktı.

Orta öğrenimini Haileybury and Imperial Service College’de tamamladıktan sonra lisans eğitimi için University College London’a geçti.Burada İngiliz Edebiyatı okudu.Yönetmenlik ve senaristliğe iyice alışmaya başlamıştı.Okulda sürekli kısa metrajlı filmler çekiyordu.İleride adından çok söz ettirecek bir yönetmene dönüşmesinin tohumları atılıyordu.Sırada ilk uzun metrajlı film deneyimi vardı artık.
 

1997’de film prodüktörü Emma Thomas ile evlenen Christopher Nolan kafayı Graham Swift’in “Waterland” eserine takmıştı o sıralar.Romandaki “eşzamanlılık” öğelerine -bunun etkilerini kendisinin tüm eserlerinde görebiliyoruz zaten- kafa yoruyordu.Nolan eser üzerine yoğunlaşmışken bir gün evine hırsız girdi.Bu olaydan etkilenen yönetmen ilk özgün senaryosu olan Following’i yazdı.Hikayesinde işsiz bir yazarın,insanların evlerine gizlice girip hayatlarının ayrıntılarını çalmasını anlatıyordu.1998 yılında ise bu hikayeyi beyaz perdeye aktararak ilk uzun metrajlı filmini çekti.

Following’de Nolan’ın şimdiki tarzını göremiyorduk tam.Onun sıra dışı aklının yapabilecekleri bunların çok daha ötesindeydi.O da bunu biliyor ve herkese dehasını göstermek istiyordu.İşte Christopher Nolan’ın adını tüm dünyaya duyurduğu yapım o dönemde hayat buldu:Memento.

2000 yılında “Memento Mori” isimli kısa hikayeden beyaz perdeye uyarladığı Memento,sinema tarihinin en sıra dışı filmlerinden biri oldu.Nolan’ın hikayeyi tersten anlatarak muhteşem bir kurgu başarısı gösterdiği filmin yankıları tüm dünyayı sardı.Yönetmenin dehası hakkında ilk o yıllarda konuşulmaya başlanmıştı.

Memento sayesinde artık tüm dünya tarafından tanınan yönetmen 2002’de daha önce Norveç versiyonu yapılmış,Al Pacino,Robin Williams ve Hilary Swank’in yer aldığı Insomnia filmini tamamladı.İki Los Angeles cinayet masası dedektifinin 17 yaşındaki bir kızın öldürülmesini araştırdığı yapım ilgi gördü fakat insanlar hala Memento’nun sarsıcı etkisindeydi ve yeterince tatmin olmadı.
 

Ve Christopher Nolan bu filmden sonra kafasındaki çılgın projeyi hayata geçirmek için kolları sıvadı.Hedefte bu sefer çok daha dikkat çekici birinin hikayesi vardı:Bruce Wayne,yani nam-ı değer Batman.Daha önce 2 farklı yönetmen tarafından sinemaya aktarılan bu süper kahraman hikayesi özellikle Joel Schumacher’in çektiği filmlerle adeta mundar edilmişti.Batman’in karizması yerle bir olmuş,ağır başlı bir kahraman yerine tam bir şaklaban olmuştu.Bu nedenle Batman projesi son derece riskliydi ancak birinin Bruce Wayne’e kaybettiği itibarını geri kazandırması şarttı.Bunu yapacak kişi de Christopher Nolan’dan başkası değildi.

Üç filmlik bir seriden oluşacak Batman projesinin ilk ayağı olan Batman Begins 2005 yılında gösterime girdi.Usta oyuncuların bir araya toplandığı yapım özlenen Batman’i geri getirmekle kalmadı,daha da öteye taşıdı.Suçla mücadelenin en büyük simgesi hak ettiği yeri nihayet bulmuştu.Eski versiyonlardaki renkli ve esprili yapı yerini olması gereken karanlık atmosfere bırakmıştı.Yenilikçi yönünü çok iyi gösteren Christopher Nolan bu işin de altından başarıyla kalktı.

Batman Begins’den yalnızca bir sene sonra,2006’da benim sinemaya bakış açımı değiştiren filmi yaptı:The Prestige.Christopher Priest’ın romanından uyarlanan ve iki ilizyonist arasındaki rekabeti anlatan film tam anlamıyla başyapıt mertebesine yükseldi.Oyunculukları,karanlık atmosferi,kusursuz kurgusu ve eşsiz finaliyle o zamana kadar yapılan en kaliteli eserlerden biriydi.Yüz kere de izlense tüyleri diken diken eden,hep aynı muhteşem hissi veren nadir filmlerdendi.Nolan,The Prestige’le herkese uyarlama senaryo nasıl olur gösterdi.Film benim için hala kainatın en iyisi ve bu yeri bir başkasının alması çok zor.
 

Artık Christopher Nolan kendini herkese kanıtlamıştı.Ne zaman film yapacağı merakla beklenir oldu.İsmi en büyük yönetmenlerin yanında hatta önünde zikredilmeye başlandı.Dev bir isim olmuştu ve yürümeye devam ediyordu.

2008 yılında sıra tekrar Batman’e gelmişti.Serinin ikinci filmi The Dark Knight duyurulduğunda yer yerinden oynadı.İlk geldiği gün gösterime girdiği ülkelerin salonlarında izdiham yaşandı.The Dark Knight’ı izleyen herkes onun sadece bir süper kahraman filmi olmadığını gördü.Bundan çok daha öteydi.Nolan bu hikayeyi başka bir boyuta taşıyor,yeni bir başyapıt yaratıyordu.90’larda yerin dibine sokulan bir ucubeyken Nolan’la herkesin tüylerini diken diken eden bir efsaneye dönüşmüştü artık.Durdurulamazdı.

2010 senesinde ise ortalığı karıştırmak için geri döndü başarılı yönetmen.Bu sefer hepsinden farklı ve sarsıcı bir yapımla geliyordu.Tozu dumana katmak ve insanların kafalarını allak bullak etmek vardı aklında.Yeni filminin adı Inception’dı.O zamana kadar yapılmışlar arasındaki en farklısı buydu.Uzun süredir hayata geçirmeyi planladığı,tepeden tırnağa kendisinin yazdığı bilim kurguyla karışık bir maceraydı bu.Rüyalar üzerine kurulu bir macera.Nolan Inception’la öyle bir dünya yarattı ki,filmi izleyenler günlerce etkisinden kurtulamadı.Üzerinde teoriler ve tahminler yürütüldü,günlerce felsefesi tartışıldı.Usta yönetmen sıra dışı işlerine bir yenisini eklemişti.Artık tüm dünya Christopher Nolan diyor başka bir şey demiyordu.

Şu günlerde ise bu dahi adam Batman projesinin son filmi “The Dark Knight Rises” üzerinde çalışıyor.Yapım Temmuz ayında gösterime girecek.
 

Christopher Nolan filmlerinde aynı öğeler üzerinde duran,kendine has bir yönetmen.Hikayelerini ustalıkla kurgulamayı artık çocuk oyuncağı haline getirmiş durumda.Kafa karıştırmayı çok seviyor.İnsanların akıllarının çalışmasını ve meşgul olmasını hedefliyor.Twistler ve gizem her eserinde mevcut.Ama benim Nolan’ı asıl sevmemin sebebi filmlerinin hepsinde karanlık bir atmosferin hakim olması.Film noir tarzına yaklaşan,kasvetli havanın var olduğu dünyaları yaratmayı çok iyi başarabiliyor.Bütün filmlerinde bunu görebiliyoruz.Örnek vermek gerekirse Gotham City’i kafamda nasıl canlandırdıysam aynen o şekilde yaratmış,kasvetli ve can sıkıcı.Karanlık bir atmosferin gerekli olduğu yerlere o kadar dozunda dokunuyor ki hayran kalmamak elde değil.Sonuç olarak şaşırtmacalı kurgular,gizem ve karanlık atmosfer Nolan’ın tarzı ve işi.

Gelelim bu deha ile ilgili bilmediğimiz bir kaç yöne.Kendisi renk körü,kırmızı ve yeşili göremiyor.James Bond’u çok seviyor ve onun bir filmini çekmek istiyor.Stanley Kubrick ve Ridley Scott hayranı.Ayrıca 3 boyutlu film teknolojisi gözlüklerden kurtulana kadar böyle bir film çekmeyeceğini açıkladı.Kısacası bu tarz filmlere karşı.

Christopher Nolan yönetmen ve senarist olarak tam bir dahi.Eline aldığı her türlü projeyi başyapıt yapabilmekte.Eğer o bir film çekmişse hiç düşünmeden gidilir,orası kesin.Yaşayan yönetmenler içinde benim için en iyisi ve öyle kalmaya devam edecek.Akademi ne kadar hakkını yese de izleyicileri onu gereken yere çoktan koydu.”In Nolan,we trust” diyerek yazıyı sonlandırıyorum.