portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2012 Perşembe

PORTRE : EN İYİSİ CHRISTIAN BALE



Bazı insanlar vardır,öyle herkes gibi olamazlar.Olağandışı ve farklı halleriyle herkesin arasından sıyrılıverirler.Yenilikçi olup tüm ezberleri bozarlar.Bu yüzden de her zaman zirvededirler.İşte Christian Bale bu insanlardan biridir benim için.Oyunculuk konusunda okeye dönmektedir.Sıradan biri değil bahsettiğim.Profesyonelliğe farklı bir bakış açısı getiren,rolü için sağlığını bile tehlikeye atarak aktörlüğün kitabını her anlamda baştan yazan bir adamdan söz ediyorum.

Günümüzün en başarılı oyuncularından biri olan Christian Bale,30 Ocak 1974 tarihinde Pembrokeshire-Galler’de dünyaya geldi.4 kardeşten en küçüğü olan Bale’in annesi sirkte çalışan bir görevliyken,babası pilottu.

Ailesi nedeniyle dünyanın farklı ülkelerinde büyüyen Bale,küçüklükten itibaren oyunculuğa ilgi duymaya başlamıştı.İlk önceleri tv reklamlarında rol alarak bu dünyaya adım attı.Daha sonra,1986 yılında Anastasia:The Mistery of Anna isimli bir tv filmine geçiş yaparak ilk uzun metraj deneyimini tatmış oldu.

Henüz 13 yaşındaydı belki ama yeteneği olduğunu göstermeyi başarıyordu.1987 yılında Anastasia filminden rol arkadaşı Amy Irving aracılığıyla çağımızın en iyi yönetmenlerinden biri olan Steven Spielberg ile tanıştı.Küçük adam kabiliyetiyle Spielberg’i etkilemeyi başarmıştı.Bu sayede usta yönetmenin yeni filmi Empire of the Sun kadrosunda yer buldu ve ilk kez bir sinema filminde rol almış oldu.Bu filmdeki performansı sayesinde National Board of Review of Motion Pictures töreninde en iyi genç yıldız ödülünü aldı.



Genç oyuncunun önü bu filmden sonra açılmaya başladı.Kariyerine Swing Kids ve Little Woman filmleriyle devam etti.1998 yılında ise Empire of the Sun’dan sonraki en önemli rolünü oynadığı Velvet Goldmine ile karşımıza çıktı.Bu filmde ünlü rock yıldızı Brian Slade’in kariyerini araştıran gazeteci Arthur Stuart karakterini canlandırdı.

Bale artık oyunculuğunu daha fazla öne çıkaracak,ağır roller istiyordu.Her türlü karakteri canlandırabilecek bir aktör haline gelmişti çünkü.Ayrıca çok gözü karaydı.Rolünün gerektirdiği her koşula profesyonelce uyum sağlayabilirdi.Bunun için her türlü fiziksel değişime hazırdı,vücudunu her şekle sokabilirdi.Onda gerçek bir oyuncuda ihtiyaç duyulan her şey mevcuttu.Fark edilmesinin vakti gelmişti.

Tüm bu isteklerini karşılayacak ve ona büyük bir ün kazandırarak 2000’li yıllara damga vurmasını sağlayan süreci başlatacak film,işte tam bu zamanlarda kapısını çaldı:American Psycho.Mükemmellik hastası ve saplantılı bir ruhu olan seri katil Patrick Bateman’ı canlandıracağı kitap uyarlaması American Psycho,onun için çok büyük bir şanstı.Bu şansı da son derece iyi kullandı.Böylesine obsesif ve komplike bir karakteri inanılmaz bir oyunculuk kalitesiyle canlandıran Bale,en çok aranan aktörler arasına girmeyi artık başarmıştı.

Bale'in American Psycho'daki rolü gereği muhteşem bir vücuda sahip olması şarttı.Bunun için de aylar süren uzun ve zorlu bir antrenman evresinden geçti.Fiziğiyle oyuncak gibi oynamaya ilk bu filmde başladı.


American Psycho ile adı iyice duyulan aktör,Shaft ve Captain Corelli’s Mandolin filmlerinde rol aldıktan sonra birazcık aksiyona kaydı.Oynadığı en kötü filmlerden biri olan Reign of Fire’dan hemen sonra,2002 yılında ilginç bir filmden teklif aldı:Equilibrium.Hissetmenin veya herhangi bir insani duygu sahibi olmanın yasaklandığı,distopik bir dünyadaki olayları konu alan bu filmin türü bilim kurgu-aksiyondu.Bale’in hikayenin geçtiği dünyada huzuru sağlamak için görevli rahiplerden birini canlandırdığı Equilibrium,o zamanlar bir Matrix kopyası olarak görülüyordu.Ancak yaratılış süreci Matrix’den daha eski olduğundan bu çok yanlış bir kanıydı.Özellikle Gun Kata adı verilen ve ellerde silah varken yapılan yakın dövüş sahnesiyle ses getirmişti film.Sonuç olarak bu farklı yapımda da kendini güzel bir şekilde test etmiş oldu Bale.

2004 senesine gelindiğinde Christian Bale’i,kendisini her şekilde tatmin edeceği bir rol bekliyordu.The Machinist filminde hayat verdiği Trevor Reznik,Patrick Bateman ile birlikte canlandırdığı en derin iki karakterden biriydi.Bilmediği bir nedenden dolayı 1 sene boyunca hiç uyuyamayan makinist Reznik’in karmaşık aklını ve hastalıklı düşünce yapısını üstün bir performansla izleyiciye yansıttı.Rahatsız adam profilindeki ağır rollerde ustalaştığını bir kez daha kanıtlıyordu herkese.

Son derece sağlam bir kurguya sahip,etkileyici bir gerilim olan The Machinist filminin Bale için önemli bir yanı daha vardı.Canlandırdığı karakterin ruhsal ağırlığının yanında fiziksel handikapları da mevcuttu.1 sene boyunca uyumamış olan Reznik aşırı kilo kaybetmiş bir adamdı.O yüzden Bale da aynı fiziksel yapıya kavuşmalıydı.Sırf bu yüzden günde sadece 1 adet elma ve ton balığı yiyerek tam 28.5 kilo verdi,yaklaşık 53 kiloya indi.Kendisi 49 kiloya düşmek istemiş fakat doktorları izin vermemişti.Görüntüsü dehşet verici şekilde değişmişti.Kemikleri dışarıdan rahatça sayılabiliyordu.Bu fiziksel değişimi işini ne kadar önemsediğini gösteriyordu.Profesyonelliğin ötesinde bir çalışma anlayışı olduğunu herkes görmüş oldu bu filmde.


Christian Bale’i artık bilen biliyordu fakat kendisini dünyanın en ünlü aktörlerinden biri yapacak proje 2005 yılında karşısına çıktı.Christopher Nolan’ın tekrar beyaz perdeye taşıyacağı Batman üçlemesinde Bruce Wayne rolünü Bale kapıyordu.Seçmelere ilk geldiği anda bu işi almıştı zaten.O ana kadar çekilen filmlerde Bruce Wayne’i üç ayrı oyuncu canlandırdı ancak bu role en çok yakışan açık ara kendisiydi.Christian Bale artık Bateman’dan Batman’e dönüşüyordu.

Projenin ilk filmi olan Batman Begins ile The Machinist arasında yaklaşık 4 aylık bir süre vardı ve Bale aşırı zayıf durumdaydı.Bu fizik yapısıyla bir süper kahramanı canlandırması mümkün değildi ve kısa sürede hazır hale gelmesi gerekiyordu.Bale vücuduyla ne kadar kolay oynayabildiğini bir kez daha göstererek bu 4 aylık süre içerisinde 30 kilo aldı.Kaslarını geliştirdi ve harika bir endama kavuştu.Artık suçla savaşmaya hazırdı.

Batman Begins’den sonra artık herkes onu konuşmaya başlamıştı.Aynı sene içinde Harsh Times ve The New World gibi ses getiren iki filmde rol aldı.Bir yıl sonra,2006’da yine fiziğini zorlayacağı bir yapım olan Rescue Dawn’da başrol oynadı.Vietnam Savaşı’nda uçağının düşmesi sonucu esir alınan bir Amerikan askerini canlandırdığı film için 60 kiloya düştü.Artık bu kilo alıp verme olayını asansör gibi kullanmaya başlamıştı.Bunu keyifle yapıyordu.

Aynı yıl,yani 2006’da benim sinemaya bakış açımı değiştiren o mükemmel filmde başrol oynadı:The Prestige.Ölümcül bir rekabete tutuşan iki ilizyonistin hikayesini konu alan filmde, rol arkadaşları Hugh Jackman ve Michael Caine ile birlikte adeta oyunculuk dersi verdi.O kadar doğal bir hali vardı ki sanki oynamıyor,olayı gerçekten yaşıyordu.Bir kitap uyarlaması olan The Prestige,bence hala Christopher Nolan’ın çektiği en iyi filmdir.

         Christian Bale'in The Machinist ile Batman Begins arasında geçen süredeki inanılmaz değişimi


Bale hiç durmuyor ve değişik türdeki filmlerde rol almaya devam ediyordu.2007 yılında bir Western filmi olan 3:10 to Yuma’da usta oyuncu Russell Crowe’la birlikte kamera karşısına geçti.İkili üst düzey performanslarıyla şahane bir iş çıkarırken,filmi de en iyiler listesine sokmayı başardılar.Defalarca izlenesi bir yapım olan 3:10 to Yuma’nın yeri benim için çok ayrıdır.

Aynı yıl I’m Not There'de rol aldıktan sonra asıl beklenen filmine sıra geldi.2008 yılı bir çok sinemasever için çok önemliydi çünkü Batman’in yeni filmi The Dark Knight uzun bir bekleyişin ardından gösterime giriyordu.Filmin fanatikleri günler öncesinde yer ayırtmış,bu sinema şölenini beklemeye başlamıştı.Sadece yakın zamanın değil tüm sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olmayı başaran The Dark Knight,milyonlarca dolar hasılat yaparak en çok kazanan filmler listesinde de kendine üst sıralardan yer buldu.Film zihinlerden silinmeyecek bir efsaneye dönüştü.

Christian Bale,The Dark Knight’da ikinci kez Batman rolüyle kamera karşısına geçmiş ve yine iyi bir iş çıkarmıştı.Joker’i canlandırdığı performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazanan merhum Heath Ledger’in gölgesinde kalmış gibi gözükse de filmin asıl yıldızı yine oydu.En başarılı Bruce Wayne olduğu tescillenmişti.O artık nam-ı diğer Kara Şövalye’ydi.

Her gittiği yerde Batman olarak anılan usta oyuncu,2009 yılında bir başka efsane olmuş rolü canlandırmak için teklif aldı.Tarihin en iyi ve dikkat çekici filmlerinden biri olan Terminator’ün dördüncü filmi Terminator:Salvation’da John Connor karakterine hayat verecekti.Yapım yüksek gişe yapmış olmasına rağmen beklentilerin altında kalsa da Bale için değişik ve özel bir tecrübe oldu.Filmin setinde çalışan ışıkçılardan biriyle girmiş olduğu küfürlü söz düellosunun ses kayıtları ise günlerce konuşuldu.

Yine 2009’da,Public Enemies adlı filmde bu kez Johnny Depp ile başrolleri paylaştı.1930’ların en ünlü gangsterlerinden biri olan John Dillinger’ın hayatının anlatıldığı filmde FBI ajanı Melvin Purvis karakterini canlandırdı.Johnny Depp ile iyi bir takım oluşturmuşlardı.Film çok başarılı olmasa da akıllarda yer etti.




Bunca başarılı role imza atıp harika oyunculuklar sergilemesine rağmen bir türlü Akademi’nin gözüne girememişti Bale.Yığınla başarılı performansı varken bazılarında Oscar’a aday bile gösterilmemişti.Hakkının yendiği herkesin ortak düşüncesiydi artık.Ancak Bale hiç yılmadı ve sonunda şeytanın bacağını 2010 yılında The Fighter’daki rolüyle kırdı.Bir kez daha 60’lı kilolara indiği filmdeki rahatsız adam Dicky Eklund performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazandı.Bu ödül ona verilmeseydi hakikaten kan çıkardı.Son zamanlarda gösterilen en iyi oyunculuk performanslarından biriydi.

IMDB tarafından 40 yaşın altındaki en iyi aktör seçilen bu muhteşem oyuncu,şu sıralar Batman olarak son kez kamera karşısına geçtiği The Dark Knight Rises filminin Temmuz ayında gösterime girmesini bekliyor.

Bale’in bilinmeyen bir kaç yönünden de bahsedelim.Kendisi 2000 yılından beri Sandra Blazic ile evli.Atları çok seviyor,aynı zamanda çok da iyi bir binici.Aktivist olarak bir çok organizasyonda yer almakta.Kırmızı eti ise ağzına sürmüyor.

Christian Bale son yılların bana göre en başarılı oyuncusu.İşine kendini adamış gerçek bir profesyonel.Aktörlük artık onun yaşamı olmuş.Oynayarak nefes alıyor adeta.İzleyenleri her seferinde kendisine hayran bırakmayı başarıyor.Kötü filmi neredeyse yok,onun olduğu yapımdan başarısızlık uzak oluyor.Hangi filmde yer alırsa alsın izlemeden duramayacağım adamlardan.İyi ki oyuncu olmuş diyor ve bir ara onunla karşılıklı sohbet etme dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.


Christopher Nolan hakkında geniş bilgi veren portre yazımı da dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.


4 Mart 2012 Pazar

PORTRE : HOLLYWOOD’UN DAHİSİ CHRISTOPHER NOLAN



Film çekmek dünya üzerinde yapılabilecek en güzel işlerden biridir kesinlikle.Beyinlerden kamera önüne akan bir fikri canlandırmak,bir dünya yaratıp hikayeye yön vermek muhteşem bir şey olmalı.İşte bunu en iyi şekilde başaranlardan biri Christopher Nolan.Sadece yönetmen değil eşsiz bir senarist ayrıca.Kurgu konusunda ustalaşmış,filmlerinde yarattığı dünya ve atmosfer sayesinde izleyiciyi içine çekmeyi her seferinde başarmış bir İngiliz.Çektiği 7 filmden 5’i IMDB Top 250 listesinde bulunan bir isim.Anormal,yenilikçi,sıra dışı,yaratıcı...Kimse Hollywood’un bu yeni prensine boşuna dahi demiyor anlayacağınız.

Şu sıralar adından en çok söz ettiren yönetmen olan Nolan 30 Temmuz 1970’de Londra’da doğdu.Babası İngiliz bir reklam yazarı,annesi Amerikalı bir hostesti.Yönetmenlik küçük yaşlarda ilgisini çekmeye başlamıştı.7 yaşındayken babasının kamerasıyla ilk kısa metrajlı filmini çekti.O zaman karar vermişti.Eğitimini de bu yönde alacaktı.

Orta öğrenimini Haileybury and Imperial Service College’de tamamladıktan sonra lisans eğitimi için University College London’a geçti.Burada İngiliz Edebiyatı okudu.Yönetmenlik ve senaristliğe iyice alışmaya başlamıştı.Okulda sürekli kısa metrajlı filmler çekiyordu.İleride adından çok söz ettirecek bir yönetmene dönüşmesinin tohumları atılıyordu.Sırada ilk uzun metrajlı film deneyimi vardı artık.
 

1997’de film prodüktörü Emma Thomas ile evlenen Christopher Nolan kafayı Graham Swift’in “Waterland” eserine takmıştı o sıralar.Romandaki “eşzamanlılık” öğelerine -bunun etkilerini kendisinin tüm eserlerinde görebiliyoruz zaten- kafa yoruyordu.Nolan eser üzerine yoğunlaşmışken bir gün evine hırsız girdi.Bu olaydan etkilenen yönetmen ilk özgün senaryosu olan Following’i yazdı.Hikayesinde işsiz bir yazarın,insanların evlerine gizlice girip hayatlarının ayrıntılarını çalmasını anlatıyordu.1998 yılında ise bu hikayeyi beyaz perdeye aktararak ilk uzun metrajlı filmini çekti.

Following’de Nolan’ın şimdiki tarzını göremiyorduk tam.Onun sıra dışı aklının yapabilecekleri bunların çok daha ötesindeydi.O da bunu biliyor ve herkese dehasını göstermek istiyordu.İşte Christopher Nolan’ın adını tüm dünyaya duyurduğu yapım o dönemde hayat buldu:Memento.

2000 yılında “Memento Mori” isimli kısa hikayeden beyaz perdeye uyarladığı Memento,sinema tarihinin en sıra dışı filmlerinden biri oldu.Nolan’ın hikayeyi tersten anlatarak muhteşem bir kurgu başarısı gösterdiği filmin yankıları tüm dünyayı sardı.Yönetmenin dehası hakkında ilk o yıllarda konuşulmaya başlanmıştı.

Memento sayesinde artık tüm dünya tarafından tanınan yönetmen 2002’de daha önce Norveç versiyonu yapılmış,Al Pacino,Robin Williams ve Hilary Swank’in yer aldığı Insomnia filmini tamamladı.İki Los Angeles cinayet masası dedektifinin 17 yaşındaki bir kızın öldürülmesini araştırdığı yapım ilgi gördü fakat insanlar hala Memento’nun sarsıcı etkisindeydi ve yeterince tatmin olmadı.
 

Ve Christopher Nolan bu filmden sonra kafasındaki çılgın projeyi hayata geçirmek için kolları sıvadı.Hedefte bu sefer çok daha dikkat çekici birinin hikayesi vardı:Bruce Wayne,yani nam-ı değer Batman.Daha önce 2 farklı yönetmen tarafından sinemaya aktarılan bu süper kahraman hikayesi özellikle Joel Schumacher’in çektiği filmlerle adeta mundar edilmişti.Batman’in karizması yerle bir olmuş,ağır başlı bir kahraman yerine tam bir şaklaban olmuştu.Bu nedenle Batman projesi son derece riskliydi ancak birinin Bruce Wayne’e kaybettiği itibarını geri kazandırması şarttı.Bunu yapacak kişi de Christopher Nolan’dan başkası değildi.

Üç filmlik bir seriden oluşacak Batman projesinin ilk ayağı olan Batman Begins 2005 yılında gösterime girdi.Usta oyuncuların bir araya toplandığı yapım özlenen Batman’i geri getirmekle kalmadı,daha da öteye taşıdı.Suçla mücadelenin en büyük simgesi hak ettiği yeri nihayet bulmuştu.Eski versiyonlardaki renkli ve esprili yapı yerini olması gereken karanlık atmosfere bırakmıştı.Yenilikçi yönünü çok iyi gösteren Christopher Nolan bu işin de altından başarıyla kalktı.

Batman Begins’den yalnızca bir sene sonra,2006’da benim sinemaya bakış açımı değiştiren filmi yaptı:The Prestige.Christopher Priest’ın romanından uyarlanan ve iki ilizyonist arasındaki rekabeti anlatan film tam anlamıyla başyapıt mertebesine yükseldi.Oyunculukları,karanlık atmosferi,kusursuz kurgusu ve eşsiz finaliyle o zamana kadar yapılan en kaliteli eserlerden biriydi.Yüz kere de izlense tüyleri diken diken eden,hep aynı muhteşem hissi veren nadir filmlerdendi.Nolan,The Prestige’le herkese uyarlama senaryo nasıl olur gösterdi.Film benim için hala kainatın en iyisi ve bu yeri bir başkasının alması çok zor.
 

Artık Christopher Nolan kendini herkese kanıtlamıştı.Ne zaman film yapacağı merakla beklenir oldu.İsmi en büyük yönetmenlerin yanında hatta önünde zikredilmeye başlandı.Dev bir isim olmuştu ve yürümeye devam ediyordu.

2008 yılında sıra tekrar Batman’e gelmişti.Serinin ikinci filmi The Dark Knight duyurulduğunda yer yerinden oynadı.İlk geldiği gün gösterime girdiği ülkelerin salonlarında izdiham yaşandı.The Dark Knight’ı izleyen herkes onun sadece bir süper kahraman filmi olmadığını gördü.Bundan çok daha öteydi.Nolan bu hikayeyi başka bir boyuta taşıyor,yeni bir başyapıt yaratıyordu.90’larda yerin dibine sokulan bir ucubeyken Nolan’la herkesin tüylerini diken diken eden bir efsaneye dönüşmüştü artık.Durdurulamazdı.

2010 senesinde ise ortalığı karıştırmak için geri döndü başarılı yönetmen.Bu sefer hepsinden farklı ve sarsıcı bir yapımla geliyordu.Tozu dumana katmak ve insanların kafalarını allak bullak etmek vardı aklında.Yeni filminin adı Inception’dı.O zamana kadar yapılmışlar arasındaki en farklısı buydu.Uzun süredir hayata geçirmeyi planladığı,tepeden tırnağa kendisinin yazdığı bilim kurguyla karışık bir maceraydı bu.Rüyalar üzerine kurulu bir macera.Nolan Inception’la öyle bir dünya yarattı ki,filmi izleyenler günlerce etkisinden kurtulamadı.Üzerinde teoriler ve tahminler yürütüldü,günlerce felsefesi tartışıldı.Usta yönetmen sıra dışı işlerine bir yenisini eklemişti.Artık tüm dünya Christopher Nolan diyor başka bir şey demiyordu.

Şu günlerde ise bu dahi adam Batman projesinin son filmi “The Dark Knight Rises” üzerinde çalışıyor.Yapım Temmuz ayında gösterime girecek.
 

Christopher Nolan filmlerinde aynı öğeler üzerinde duran,kendine has bir yönetmen.Hikayelerini ustalıkla kurgulamayı artık çocuk oyuncağı haline getirmiş durumda.Kafa karıştırmayı çok seviyor.İnsanların akıllarının çalışmasını ve meşgul olmasını hedefliyor.Twistler ve gizem her eserinde mevcut.Ama benim Nolan’ı asıl sevmemin sebebi filmlerinin hepsinde karanlık bir atmosferin hakim olması.Film noir tarzına yaklaşan,kasvetli havanın var olduğu dünyaları yaratmayı çok iyi başarabiliyor.Bütün filmlerinde bunu görebiliyoruz.Örnek vermek gerekirse Gotham City’i kafamda nasıl canlandırdıysam aynen o şekilde yaratmış,kasvetli ve can sıkıcı.Karanlık bir atmosferin gerekli olduğu yerlere o kadar dozunda dokunuyor ki hayran kalmamak elde değil.Sonuç olarak şaşırtmacalı kurgular,gizem ve karanlık atmosfer Nolan’ın tarzı ve işi.

Gelelim bu deha ile ilgili bilmediğimiz bir kaç yöne.Kendisi renk körü,kırmızı ve yeşili göremiyor.James Bond’u çok seviyor ve onun bir filmini çekmek istiyor.Stanley Kubrick ve Ridley Scott hayranı.Ayrıca 3 boyutlu film teknolojisi gözlüklerden kurtulana kadar böyle bir film çekmeyeceğini açıkladı.Kısacası bu tarz filmlere karşı.

Christopher Nolan yönetmen ve senarist olarak tam bir dahi.Eline aldığı her türlü projeyi başyapıt yapabilmekte.Eğer o bir film çekmişse hiç düşünmeden gidilir,orası kesin.Yaşayan yönetmenler içinde benim için en iyisi ve öyle kalmaya devam edecek.Akademi ne kadar hakkını yese de izleyicileri onu gereken yere çoktan koydu.”In Nolan,we trust” diyerek yazıyı sonlandırıyorum.

2 Kasım 2011 Çarşamba

RAP’İN PRENSİ: 2PAC

“Beni sadece Tanrı yargılayabilir.”



 Bazı insanlar vardır,daha siz onları tam anlamıyla keşfedemeden bu diyarları terk ederler.Giderler,ama arkalarında o kadar çok hatırlanacak şey bırakırlar ki asla unutulamazlar.Tupac onlardan biriydi işte.Rap müziğini popüler yapan,saygı duyulmasını sağlayan büyük bir müzisyendi.Çalkantılı yaşamı ve trajik sonuyla bir efsane oldu.Aramızdan erken ayrılmış olsa da bize büyülü dünyasını hediye etmeyi başardı.Harlem sokaklarının parlayan yıldızıydı o.Rap müziğinin prensiydi.

1971 yılında,New York’da doğdu 2Pac.Asıl adı Lesane Parish Crooks’tu ancak annesi daha sonra ismini “Tupac Amaru Shakur” olarak değiştirdi.Ardından ailesiyle beraber Baltimore’a taşındılar.Burada Tupac Digital Underground grubuyla müzik kariyerine start verdi.Rap yapmaya iyice ısınınca kendi albümlerini bir bir yayınlamaya başladı.Önce 1991 yılında”2Pacalypse Now”,ardından 1993 yılında “Strictly 4 My N.I.G.G.A.Z.” piyasaya çıktı.Adını iyice duyurmaya başlayan Tupac ile birlikte Batı Yakası da yükselişe geçti.

1994 yılı ise Tupac için sıkıntılı günlerin başladığı zaman olacaktı.O yıl 2Pac,tecavüzden yargılanıyordu.Yargı süreci  devam ederken New York’ta bir bina önünde silahlı saldırıya uğradı ve 5 kurşunla vuruldu.Hayatta kalmayı başaran 2pac,bu olay için saldırıdan sonra yanında gördüğü eski dostu ve sonradan can düşmanı olacak Notorious Big ile Puff Daddy’yi suçladı.Dava sonucu 5 seneye mahkum olan 2Pac hapse girdi.Hapisteki zamanını yeni albümü “Me Against The World” ü hazırlamaya harcadı.

Bu olaylardan sonra artık Doğu ve Batı yakası ikiye bölünmüştü.Batı tarafında Deathrow Records’un sahibi,2Pac’ın dostu ve patronu Suge Knight;Doğu Yakası’nda ise Bad Boy Records’un sahibi Puff Daddy ve Notorious Big bulunuyordu.Suge Knight en önemli sanatçısı Tupac’ı 8 ay sonra 1.4 milyon dolarlık bir kefalet ödeyerek hapisten çıkardı.Hapiste kendisine yanlış yaptıklarını düşündüğü kişilere iyice bilenmiş olan Tupac,”Hit’em Up” adlı şarkısını yayınladı.Bu şarkıda 2Pac tüm düşmanlarına adeta nefret kusuyor,inanılmaz hakaretler ediyordu.İçinde adı geçenlere resmen savaş açmış oluyordu Rap’in Prensi.Şarkı kısa sürede hit olurken,tüm dünya da bu savaşı bu şarkıyla duymuş oldu.

Bundan sonraki yazımda ayrıntılı olarak değineceğim Doğu-Batı Yakası savaşları bir süre daha kızışarak devam etti.İşler iyice çığırından çıkmış,taraflardaki kişi sayıları artmıştı.İşin sonu hiç iyiye gitmiyor,her gün daha da kötüleşiyordu.Ve en sonunda,belki de hiç kimsenin gerçekleşmesini istemediği o trajik sonun yaşandığı gün gelip çattı.

Takvimler 7 Eylül 1996’yı gösteriyordu.Tupac ve Suge Knight,o gece Mike Tyson ve Bruce Seldon arasındaki boks maçını izlemek için Las Vegas’taydılar.Maç çıkışında 2Pac’ın adamlarından biri,birkaç hafta önce 2Pac’ın çetesinden para çalan Orlando Brown’ı gördü ve haber verdi.Bunun üzerine Suge Knight,2Pac ve adamları Orlando’yu yakaladılar.Adamı öldüresiye döverlerken otelin kamerası bütün yaşananları görüntüledi.Bu kamera kayıtları Tupac’ın son hareketli dakikalarını barındıracaktı.

Olaydan sonra Suge Knight ve Tupac, aynı arabayla Knight’ın gece kulübüne doğru yola çıktılar.Kendilerine büyük bir araç konvoyu eşlik ediyordu.Işıklarda durduklarında bir Cadillac yanlarından hızla geçerken araçlarına kurşun yağdırdı.Knight saldırıyı hafif yaralarla atlatırken Tupac ağır yaralanmıştı.6 gün komada kaldıktan sonra 13 Eylül’de hayatını kaybetti.Tüm dünya bu haberle yasa boğuldu.Yaptığı müzikle çok büyük bir hayran kitlesine hitap etmeyi başaran Rap’in Prensi,efsane adam artık yoktu…

Saldırıdan sonra gözler kavgalı olduğu Notorious Big ve Puff Daddy’e çevrildi.Çoğu kişi bu olaydan onları sorumlu tutuyor,Tupac’ı onların öldürttüğünü düşünüyordu.Yaşanan trajediden 6 ay sonra bu kez Notorious Big ve Puff Daddy aynı şekilde,kendi konvoylarıyla ilerlerken silahlı saldırıya uğradılar.Biggie Smalls (Notorious Big) aldığı yaralar sonucu hayatını kaybetti.Bu ölümle birlikte Doğu-Batı Yakası Savaşı da sona erdi.Tüm rap dünyası 2 büyük rapçinin arkasından ağladılar.Ortalık sakinleşti ve barış yanlısı adımlar atıldı.

Tupac’ın ölümünden sorumlu olabileceği düşünülen diğer bir  kişi ise Suge Knight’dı.Söylentilere göre Tupac başka bir plak şirketiyle anlaşmak üzereydi ve bu durum Knight’ı endişelendirmişti.Plak şirketinden ayrılmayı kafasına koyan Tupac’ı bu yüzden ortadan kaldırdığına dair bir çok dedikodu yayıldı ancak hiç biri kanıtlanamadı.

Sonuç olarak Harlem’in yıldız çocuğu çok erken,sadece 25 yaşında hayata veda etti.Arkasında sonradan rapin yapıtaşı olacak bir çok eser,kazanılmış onlarca ödül ve kırılması imkansız bir çok rekor bıraktı.Hala müzik dünyası onu saygıyla anar ve başyapıtlarıyla hatırlar.Günümüzde rap bir yere gelebilmişse bu,onun sayesinde olmuştur.Machiavelli hayranı bu büyük üstadı hala dinleyebiliyor olmaktan gurur duyuyorum.İyi ki vardın ve hep var olacaksın Rap’in Prensi…