sinemada izlediğim filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinemada izlediğim filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2012 Pazartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER – NİSAN 2012


Bu ay sinema açısından yavan geçen bir ay oldu.Çok ilgimi çeken filmler yoktu açıkçası.Elde olan bir kaç yapımla idare ettim.3 film + Titanic 3D’yi izleme şansı buldum.Titanic’i anlatmaya gerek olmadığından diğer 3 filmi yazıyorum.



American Reunion – Amerikan Pastası Buluşma : Çocukluğumun ve gençliğimin efsane komedi filmi serisiydi Amerikan Pastası.O güzel zamanların simgesiydi benim için.1999 yılında ilk filmi vizyona girdiğinde ergenliğimizin başlarında olan bizler,bu filmi çok sevmiş ve izlerken çok eğlenmiştik.Daha sonra ikincisi,onun ardından da üçüncü film olan American Wedding gelmişti.Hepsi birbirinden komik ve eğlenceliydi.Her şeyden önce karakterlerin hepsini çok benimsemiştik.Bizden biri gibi olmuşlardı.Belki de üzerimizdeki etkisinin en önemli nedeni buydu.Üçüncü filmden 9 sene sonra dördüncü filmle karşılaşınca eski bir dostu görmüş gibi sevindim,hemen sinema salonunda yerimi aldım.Bizim kafadarların yine o parti senin bu parti benim gezip,bizi güldürmesini izlemiş oldum.Aslında pek anlatmaya gerek yok bu filmi.Diğerleri kadar güzel olmasa da,o havayı artık veremese de -ki bunda yaşımızın ilerlemiş olmasının da etkisi vardır muhakkak- önemli olan bu değil.Burada mühim olan,ailemizden biri gibi olmuş bu karakterleri onca sene sonra tekrar görebilmek,o samimiyeti hissedebilmekti.Ben bunu sonuna kadar hissettim.Eğer benim gibi bu seriyle büyüyenler varsa ne yapıp edip izlesinler,sırf eski günleri yad etmek adına.Hiç izlememiş olanlar varsa onlara da buradan teessüf ediyorum.Seviyoruz seni Amerikan Pastası.







Chronicle – Doğaüstü : Fragmanından etkilenerek gittim bu filme.Öncelikle çok ilginç bir çalışma olduğunu söyleyelim.Yenilik arayanlar için ideal.Konusu ise şöyle:Liseye giden üç arkadaş,gece vakti ormanın içinde koca bir delik buluyor.Merak ederek içine giriyorlar.Yerin altına inen gençler burada renkli ve ilginç kristalimsi bir madde ile karşılaşıyorlar.Bu maddeyle bir şekilde iletişime geçiyor ve belli bir süre sonra kimsenin hayal bile edemeyeceği doğaüstü yeteneklere kavuşuyorlar.Maddeleri istedikleri gibi hareket ettirmekten,uçmaya kadar bir çok şeyi mümkün kılabiliyor bu telekinetik güçler.Başta bu güçleri eğlence amaçlı kullanırlarken,zor bir hayat geçiren Andrew kendi kontrolünü kaybederek çevresine zarar vermeye başlıyor ve olaylar gelişiyor.Film başlarda gerçekten çok sürükleyici ilerliyor.Güçleri kullanmayı öğrendikleri bu bölümler izleyiciyi sarıyor.Bir kaç sahnede hakikaten katılarak güldüğüm de oldu.Böyle güçler gerçekten var olsa nasıl bir dünyada yaşardık diye düşününce film daha eğlenceli bir hal alıyor.Ancak zaman ilerledikçe güçleri öyle bir abartıyorlar ki filmin o güzel havası bozuluyor.Bulutlara kadar yükselip uçmalar,binaları patlatmalar,otoyolları ve arabaları uçurmalar derken iş çığırından çıkıyor.Az da olsa tadı kaçıyor filmin açıkçası.Başroldeki Andrew karakteri itilip kakılan bir çocukken,güçleri sayesinde lisedekiler arasında çok popüler oluyor.From zero to hero hesabı.Sonradan kafayı kırıp şehri cehennem yerine çeviriyor tabi.Ben filmi izlerken hep Star Wars’u geçirdim kafamdan.Gençlerin sahip olduğu telekinetik güçler,Jedi’ların kullandıkları force gücüne benziyor.Ayrıca Andrew’un başta iyi bir çocukken sonradan güçlerini kötüye kullanması,Anakin Skywalker’ın Dark Side’a geçip Darth Vader’a dönüşmesine benziyor.Çocuk sarışın zaten,tam cuk oturmuş oluyor bu benzetme.Filmle ilgili söylenmesi gereken diğer bir şey ise çekim tarzı.Baştan sona el kamerasıyla çekilmiş havası veriliyor.Aynı Paranormal Activity,Rec ve Cloverfield’da olduğu gibi.Hatta filmi izlerken acaba yönetmen Cloverfield’ınki mi diye düşünmedim değil.Ancak alakası yokmuş o yönetmenle.Sonuç olarak bu filme gitme nedeniniz sadece ve sadece eğlenmek olmalı.Film ikinci yarısıyla karanlık bir havaya bürünmesine rağmen eğlendirip iyi zaman geçirtmek için yapılmış çünkü.Derin bir hikaye,iyi bir senaryo bekliyorsanız yanlış yerdesiniz.







The Raven – Kuzgun : Uzun süredir bu filmi bekliyordum açıkçası.Ayın son haftası gelebildi nihayet.Edgar Allan Poe’yu illa ki duymuşsunuzdur.Kendisi 1800’lerde yaşamış olan ve Amerikan gotik edebiyatının (aslında direk Amerikan edebiyatının) kurucusu olarak kabul edilen yazardır.Dahice yazılmış şiirleri ve korku hikayeleri vardır.Tasvir yeteneği ve dili kullanma kabiliyeti dudak uçuklatacak derecede iyi bir edebiyat adamıdır.İşte bu eşsiz adamın unutulmaz şiirlerinden birinin adıdır The Raven.Yapım da bu şiirden esinlenerek hayata geçirilmiş.Filmin hikayesinin merkezinde Poe’nun kendisi var.Alkol belası içinde kaybolmuş,züğürt bir adama dönüştüğü yıllarda bir katilin,onun hikayelerinden esinlenerek seri cinayetler işlemesi etrafında şekilleniyor senaryo.Başta polis,Poe’nun kendisinden şüphelense de daha sonra onun katilin yakalanmasındaki kilit adam olduğunu kabulleniyor.Her cinayet onları başka bir ipucuna yönlendiriyor film boyunca.Onlar da katilin gizemini çözmeye çalışıyorlar.Yapımın iyi yönlerinden biri atmosferi.1800’lü yıllarda geçen karanlık hikayeleri hep sevmişimdir.Korku ve kasvetin hakim olduğu dünyalar ilgimi çekiyor.Filmde bu hava başarılı şekilde verilmiş.Mekanlar ve karakterler atmosfer ile harika bir uyum göstermişler.Hikaye kurgusunda da problem yok.Ama böyle bir filmde eksik olan çok önemli bir şey var:Heyecan.Ben film boyunca o heyecanı bir türlü hissedemedim.Tam patlayacakmış gibi durup sönüveriyor zaman zaman.Hep o patlama anını bekliyorsunuz ama gerçekleşmiyor,aynı havada devam ediyor.Bunda John Cusack’ın da payı olduğunu düşünüyorum.Poe rolünü oynayan Cusack’a hiçbir zaman tam olarak ısınamamışımdır.Hep 2. sınıf filmlerin yıldızı olarak kaldı bu zamana kadar.O da film gibi patlayamayanlardan.Bu heyecansızlık ve Cusack faktörü,başarılı bulduğum hikaye-atmosfer ikilisini eksik bırakmış kısaca.Yazının sonuna gelirken filmde ciddi anlamda kanlı sahneler olduğunu belirteyim.Eğer gerilim hikayelerini seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim.Edgar Allan Poe’nun anısı için bile izlemeye değer.

31 Mart 2012 Cumartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER – MART 2012

Şubat’taki Oscar filmleri bombardımanına oranla daha sakin bir ay geçirdik.Yine çok sayıda film vizyona girdi ancak kalite açısından orta seviyelerde kalındı diyebiliriz.Bu ay da geçen ay gibi 6 filmi sinemada izleme şansı buldum.Onlara bir göz atmakta fayda var.



J. Edgar : Çok uzun bir süre FBI Başkanlığı yaparak teşkilata büyük emekler veren ve ABD tarihini derinden etkileyen J. Edgar’ın hayat hikayesini konu ediniyor film.Yönetmen koltuğunda Clint Eastwood,başrolde ise Leonardo DiCaprio yer alıyor.Hayatını işine adayarak FBI'ın çehresini değiştiren bir adam J. Edgar.Etrafına korku salan büyük bir güç sahibi olmasına rağmen sakladığı sırları,söylediği yalanları ve özel hayatındaki seçimleriyle bir döneme damgasını vurmayı başarmış bir simge.Film J. Edgar’ın hayatındaki tüm olan biteni derleyip bize sunmaya çalışmış ancak vasatı aşamamış.Pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim.Hikaye tamamen FBI Başkanı olduğu dönemi kapsadığından konu ile alakası olmayanları,devlet işleri ve siyasetle ilgilenmeyenleri sıkan bir yapısı var.Federal yapıya ilginiz varsa ve o dönemleri merak ediyorsanız izleyin derim.Yoksa sizin için zaman kaybı olacaktır.Filmin yaşlandırma makyajları ise oldukça başarılı.Özellikle DiCaprio’nun gerçek yaşlılık hali herhalde bu filmdekine benzeyecek,çok etkileyici olmuş.








Sen Kimsin : Tolga Çevik sevenleri tarafından uzun süredir merakla beklenen bir projeydi Sen Kimsin.Özel bir dedektifin komik hikayesini konu alan film,fragmanıyla herkesi heyecanlandırmış ve eğlendirmişti.Ancak kendisini izlediğimizde koskoca bir hayal kırıklığı olduğunu gördük.Güldürmekten çok uzak vasat esprileri ve baştan sağma yazılmış rezalet senaryosu ile tahammül sınırlarını zorluyor gerçekten.Yarısında çıkılacak kadar kötü bir iş ortaya çıkmış.Bu kadar berbat bir yapıma para yatırmak israftan başka bir şey değil.Herhalde Tolga Çevik’in isminden yararlanırız diye düşündüler.Bu yüzden gişe kaygısı yaşamadılar.Eğer öyle düşünülmüşse bu kadar insanı aptal yerine koymuş oldular,helal olsun.Diyecek bir şey yok.Kısacası son yıllarda yapılmış en kötü Türk filmi.Verdiğim paraya acıdım.Gördüğünüz yerde koşarak uzaklaşın.










The Descendants – Senden Bana Kalan : Oscar öncesinde izlediğim,sinemalara geldiğinde tekrar tecrübe ettiğim,bu ayın başarılı işlerinden biri.Hawaii’li toprak zengini Matt King’in (George Clooney) özel hayatında sorunlar yaşadığı eşi,bir tekne kazasında ağır yaralanır ve komaya girer.Bu olaydan sonra Matt,hem sorun yaşadığı eşiyle hem de o zamana kadar yakın bir bağ kuramadığı iki kızıyla işleri yoluna koymaya karar verir.Ancak öğreneceği bir haber tüm hayatını değiştirecektir.İçine komedi öğeleri katılmış bir aile dramı olan The Descendants,ilgi çekici hikayesi ve sürükleyici yapısıyla seyredilmeyi hak ediyor.Başrolde iyi bir performans göstermediğini düşündüğüm George Clooney,aday gösterildiği En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı alamamış olsa da film,En İyi Uyarlanmış Senaryo Oscarı’nı kapmayı başardı.Önceden dediğim gibi bu ayın güzel işlerinden biri.İzlemenizi tavsiye ederim.










The Woman In Black – Siyahlı Kadın : Bu ay izlediğim tek gerilim filmi.Başka da var mıydı bilemiyorum.Genç bir avukat olan Arthur Kipps (Daniel Radcliffe) çalıştığı hukuk bürosundaki işini kaybetmek üzeredir.Eşinin ölümünden sonra küçük oğluna bakmak zorunda olan Kipps’in önünde son bir şansı vardır:Müvekkillerinden birine miras kalan eski bir malikaneyi satmak.Ancak bu hiç kolay olmayacaktır çünkü malikane bir kadının hayaleti tarafından ele geçirilmiştir.Filmden farklı şeyler bekleyenlerin kocaman bir hayal kırıklığı yaşadığını söyleyerek başlayalım.Amerikan gerilim filmi klişeleriyle ağzına kadar dolu olan,vasatın altı bir iş çıkarılmış.Seyirci apansız fırlayan silüetler,aniden giren yüksek sesler gibi klasik korku filmi öğeleriyle gerilmeye çalışılmış.O bile doğru dürüst becerilememiş.Son derece içi boş ve gereksiz uzunlukta bir film kendisi.Tek güzel tarafı başarılı diyebileceğimiz görüntü ve sanat yönetimi.Onun dışında sayılabilecek iyi bir yanı yok.Paranızı daha verimli şeylere harcayın derim.








The Grey – Gri Kurt : İzlerken keyif aldığım filmlerdendi The Grey.Tamamen karla kaplı bir bölgeye düşen uçaktan kurtulanların,zorlu hava şartları ve vahşi kurtlara karşı verdikleri yaşam mücadelesi gerilimli bir atmosfer ile anlatılmakta.Başrolünde ünlü oyuncu Liam Neeson’ın yer aldığı The Grey, çaresizlik hissini son derece etkili bir biçimde yansıtmayı başarmış.Aşırı soğuk havanın hakim olduğu ve sürekli tipinin yaşandığı arazideki yaşam mücadelesi beni derinden etkiledi.Orada olsaydım ne olurdu diye çaresizce düşünmemi sağlamış olması filmin bu alandaki başarısını gösteriyor.Ayrıca filmdeki uçak kazası sahnesi şu ana kadar izlediklerim içerisinde en gerçekçi ve etkileyicisiydi.Yapımla ilgili tek sıkıntı yaşadığım nokta kurtların olduğu sahnelerdi.Bu bölümler biraz gerçekçilikten uzak olmuş,inandırıcı gelmeyen sahneler var.Belki daha az göze sokulsalar,daha görünmeden filmin içinde yer alsalar gerilim açısından daha iyi olurdu diye düşünüyorum.Genel olarak bakıldığında “olmuş” diyebileceğimiz filmlerden.Zevkle izledim.









50/50 – Şansa Bak : Daha dün gösterime giren,bizim için yepyeni bir film 50/50.Bir radyoda çalışan genç Adam (Joseph Gordon-Levitt),çok nadir görülen bir omurga kanserine yakalanır ve bütün hayatı değişir.Artık onu zor günler beklemektedir.Annesi,kankası,sevgilisi ve terapistiyle beraber yaşadıklarını atlatmaya çalışan Adam,yaşamıyla ilgili yeni şeyler keşfederek hayatta kalma şansının yarı yarıya olduğu bu amansız hastalıkla mücadele etmeye başlar.İzlerken duygusal anlamda zorlandığım ve rahatsız olduğum film,kanserin o acı yüzünü bize gösterirken olaylara esprili yaklaşmayı da ihmal etmiyor zaman zaman.Sıcak anlatımıyla sizi hüzünlendirip gülümsetiyor.Dostluğu,sevgiyi,ihaneti,mücadeleyi kısacası hayatta karşılaşabileceğimiz her şeyi tek bir potada sunabilmiş.Harika senaryosunun nasıl olur da Oscar’a aday gösterilmediğini hala çözebilmiş değilim.Muhakkak izlenmesi gereken,bu ayın etkileyici filmlerinden.






Onun dışında vizyona iddialı giren Hunger Games'e önyargımdan dolayı gitmedim.Çok fazla aksiyona kayacağını düşünüyorum.İzleyenler güzel oldğunu söylüyorlar.Onu da bir ara izlemeyi düşünüyorum.






29 Şubat 2012 Çarşamba

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER – ŞUBAT 2012


Oscar filmleri nedeniyle çok yoğun geçen bir ay oldu sinemaseverler adına.Birbirinden güzel yapımları kaçırmamak için sinema sinema koşturdum ben de haliye.Biraz yorucu oldu ama sonuca baktığımda buna değdiğini görüyorum.Bu ay tam 6 filmi sinemada izleme şansı buldum.Şimdi kısa kısa bu filmlere bir göz atalım.



The Artist – Artist : Oscar gecesine damga vuran The Artist’le başlayalım.En İyi Film,En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu başta olmak üzere 5 dalda ödülleri toplayan yapım,sessiz film olma özelliğini taşıyor.Konunun merkezinde çok ünlü bir sessiz film yıldızı olan George Valentin (Jean Dujardin) ile aktrist olmaya karar veren Peppy Miller’ın (Bérénice Bejo) aşk hikayesi var.Öykünün devamında sessiz filmlerin modası geçiyor ve Valentin’in şöhreti bitiyor.Diğer yanda ise yeni çekilen sesli filmlerle Miller’ın yıldızı parlıyor.İkilinin aşk hikayesi de bundan sonra alevleniyor.Yapıma baktığınızda Oscar için çekilmiş olduğunu çok net anlıyorsunuz.Eski dönemlerden gelen sessiz film fikrinin kullanılması zaten bunu gösteriyor.Akademi’nin böyle farklı eserlere zaafı olduğunu biliyoruz.Bu tarz bir yapımda oyunculukların muhteşem olması lazım ki bunun çok iyi kotarıldığı ortada.Sanatsal açıdan baktığımızda da çok estetik bir yapım olduğunu görüyoruz.Alışılmışın dışındaki tarzı sayesinde sinema sanatının tamamını en çıplak haliyle görmemizi sağlayan bu filmin aldığı ödülleri hak ettiğini söylerken hikayenin klişeden öte olduğuna da değinmek gerek.Asıl oyuncuların yerine Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit’i koysak Yeşilçam filmi diye yutturabiliriz.Sırf hikaye klişeliği yüzünden unutulmaz bir yapım olma şansını kaybediyor.Bu sene bir çok dalda Oscar’ı aldı çünkü çok tehlikeli bir rakibi yoktu.Ancak geçen sene alsaydı o zaman büyük haksızlık olurdu.Sonuç olarak başarılı bir yapım ama gereğinden fazla abartıldığını düşünüyorum.







War Horse – Savaş Atı : Steven Spielberg imzalı,insanın duygularıyla yer yer oynamayı başarmış bir dram War Horse.Hikaye Birinci Dünya Savaşı sırasında Albert Narracott (Jeremy Irvine) isimli bir gencin türlü zorluklarla evcilleştirdiği atını bir subaya satmak zorunda kalmasıyla başlıyor.Filmi sürekli el değiştirip oradan oraya sürüklenen Joey isimli atın gözlerinden izliyoruz.Joey savaş boyunca ya başka birine satılıyor ya da esir alınıyor.Hiç kimseye veya yere ait olamıyor.Bir yanda insanların bu acımasızlığı ve “hayvan”lığı varken diğer yanda Joey’in cana yakınlığı ve “insan”lığı göze çarpıyor.Bir atın dostluğu,çaresizliği ve baş kaldırısı mevcut hikayede.Yapım özellikle bazı sahnelerde insanı oldukça duygulandırsa da bunu genele yayamıyor bir türlü.Hep patlayacakmış gibi durup patlayamıyor.Yer yer gereksiz kullanılmış ve uzatılmış sahneler var.Bütünlük tam anlamıyla kurulamıyor.Steven Spielberg gibi bir ustadan elinde böyle güzel bir tema varken daha çarpıcı bir yapım beklerdim açıkçası.Çok içime sinmedi.Eğer iyi bir hayvansever değilseniz sizi pek fazla sarmayabilir.










My Week With Marilyn – Marilyn İle Bir Hafta : Ayın başka bir dram örneği olan My Week with Marilyn’in hikayesi,Marilyn Monroe’nun en parlak döneminde geçiyor.Konu bir sinema aşığı olan Colin Clark’ın (Eddie Redmayne) okulunu bırakıp setlerde çalışmaya başlaması ve bu dönemde Marilyn Monroe (Michelle Williams) ile tanışması etrafında şekilleniyor.Zamanla Monroe ve Clark arasında duygusal olduğu kadar tuhaf da bir bağ kuruluyor.Monroe’nun ruhsal sorunlarının olduğu ve şizofren sanrılar yaşadığı bu dönemde Clark,ondaki gerçek güzelliği görebilen tek kişi konumunda.Her ünlü gibi dışarıdan kusursuz gözüken Monroe’nun aslında ne kadar yalnız olduğuna ve bu yalnızlığı saklayan surlardan içeriye sadece Clark’ın girebildiğine şahit oluyoruz.Filmi size böyle anlattığıma bakmayın,yapım çekicilikten uzak.Yüksek beklentilerle izlendiğinde hayal kırıklığı yaratıyor.Hollywood’un artık en sıradan hikayeyi bile film yapmaya çalışmasının sonuçlarından biri daha.Zorlama bir çalışma olmuş.Sanki Marilyn Monroe ile ilgili bir film çekme mecburiyeti varmış da o yüzden yapılmış gibi.Klasik dram teması üzerine pek bir şey ekleyememiş ne yazık ki.Kesinlikle isminin gerisinde kalmış.Oyunculukları dışında kayda değer bir şey yok açıkçası.Eğer Marilyn Monroe hayranı değilseniz sizin için zaman kaybı oluyor.Şahsen ben sıkıldım.Başka bir bahara diyelim.







Fetih 1453 : Fetih 1453 artık Türkiye’de kaliteli görselliğe sahip filmler de yapılabildiğinin kanıtı olarak karşımızda duruyor.Yapım gösterime girdiği ilk günden beri olumsuz yönde eleştiriler almakta.Ama ben bunlara kesinlikle katılmıyorum.Öncelikle karşımda beklentilerimin çok üstünde bir film bulduğumu söylemeliyim.Efektleri,savaş sahneleri,müzikleri,kostümleri ve yakaladığı atmosferiyle son derece başarılı bir yapım olmuş.17 milyon dolarlık bütçe ile bunca alanda başarılı olabilmek çok önemli.Bu tarz filmlerin Hollywood’daki bütçesi 150 milyon dolarlardan başlıyor.Bu da göz önüne alınınca yapımın başarısını daha iyi anlıyoruz.Ne kadar kullanılacağını merak ettiğim alaturkalık ve din propagandası dozunda.Filmin en zayıf yönü oyunculukları.Bazı isimler rollerinin hakkını verirken bazıları idare eder düzeyde kalmış.Ancak bir çok alanda başarılı olan yapımda bunlar göz ardı edilebilir.Bu eleştiriye rağmen bazı sahnelerdeki oyunculukların başarılı olduğunu da görebiliyoruz.Fatih’in son taarruz öncesi askerlerine yaptığı konuşma ve Ulubatlı Hasan’ın sancağı surlara dikmesinde olduğu gibi.Bir başka konu ise Fatih Sultan Mehmet’in hikayede daha arka planda kalmış olması.Ulubatlı Hasan çok daha fazla ön plana çıkmakta.Bunu eksik yön olarak görmeli miyiz pek emin değilim açıkçası.Toparlarsak  film çok başarılı,çok beğendim.İçinde tarihi yanlışlıklar olduğu yönündeki eleştirileri çok fazla dikkate almamak gerek.Üzerinde çok çalışıldığı net bir şekilde belli oluyor.Emek veren herkese teşekkür etmek lazım.







Tinker Tailor Soldier Spy – Köstebek : Bir ajan filmi olan Tinker Tailor Soldier Spy,hem bu ayın hem de geçtiğimiz yılın en iyi yapımları arasında.Oscar töreninde fazla üstünde durulmamış olsa da bu durum kalitesinden bir şey kaybettirmiyor.Filmin hikayesi Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde geçiyor.”Sirk” adı verilen İngiliz Gizli İstihbarat Teşkilatı’nda (MI6) görev yapan George Smiley (Gary Oldman),teşkilat şefi Control (John Hurt) ile birlikte emekliye ayrılmaya zorlanmıştır.Kısa bir süre sonra Control hastanede yaşamını yitirir.Emekliliğine alışmaya çalışan Smiley hükümet tarafından tekrar göreve çağırılır çünkü Control’un ölmeden önce Sirk’in içinde Sovyetler Birliği için çalışan bir köstebek olduğuna inandığı ve bunu araştırdığı ortaya çıkar.Teşkilatın dışında kalmış olan Smiley’in yeni görevi bu köstebeği ortaya çıkarmaktır.Yapım usta oyuncu kadrosu,gizemli atmosferi,enfes müzikleri ve özellikle de başarılı kurgusuyla dikkat çekiyor.İlk izlenimde çok karmaşık gelen kurgusu belki izleyiciyi olaydan koparıyormuş gibi dursa da aslında hiç de öyle değil.İkinci defa izlendiğinde hikaye kurgusunun çok temiz,düzenli ve anlaşılır olduğu net bir şekilde gözleniyor.Yapım Gary Oldman’ın performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında adaylık şansı yakalasa da,En İyi Kurgu ve özellikle En İyi Film dalında aday gösterilmeyerek şaşırttı.Özetlersek kesinlikle tecrübe edilmesi gereken bir macera.Kaçırılmamalı.







Hugo : Oscar gecesinden başarıyla ayrılan diğer bir yapım da Hugo.Usta yönetmen Martin Scorsese’nin yönettiği film,yarattığı renkli ve masalsı atmosferiyle izleyiciyi başka diyarlara taşıyor.Paris Tren İstasyonu’da geçen hikayede,istasyon duvarları arasında saklanarak saatleri tamir eden küçük Hugo Cabret’in,bir yangında kaybettiği babasından yadigar kalan otomatonu bulması,daha sonra da yeni tanıştığı Isabelle ile birlikte sinemaya dair bir maceraya yelken açması anlatılıyor.Evet yapım aslında sinemaya adanmış.Hikayenin karakterleri macera boyunca Scorsese’nin yarattığı büyüleyici dünyada gezinirken sinemanın ustalarına da selam çakıyorlar.1900’lerin başında sinema sanatına kendini adamış George Méliés’in de canlandırıldığı film o zamanın ustalarına saygı duruşu niteliğinde.Sanat ve görüntü yönetiminin çok başarılı olduğunu söylemek gerek.İzleyiciyi içine çeken rengarenk ve canlı bir dünya yaratılmış,orada kalmak istiyorsunuz.Şahane bir atmosfer var.Bu filme eğlenmek ve maceranın tadını çıkarmak için olsa bile gidin,çünkü bunu fazlasıyla vadediyor.Teknik dalları kapsayan 5 dalda Oscar kazanan Hugo,senenin en iyi filmlerinden.



Yoğun geçen dönem sona erdi.Bundan sonraki aylar biraz daha normale döneceğiz.Mart ayının filmlerine baktığımızda yine güzel yapımlar göze çarpmakta.Önümüzdeki ay o yapımlarda görüşmek üzere.

30 Ocak 2012 Pazartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER – OCAK 2012

Yeni yılın ilk ayıyla birlikte sinema maratonumuz yoğun bir şekilde devam etti.Mutfaktan taptaze çıkmış yapımlar birer birer vizyona girdiler.Biz de kayıtsız kalmadık tabi.Haydi Ocak ayına bir bakalım,neleri izlemişim.



The Rum Diary – Tutku Günlükleri : Yüksek beklentiyle gidip büyük hayal kırıklığına uğradığım bir film oldu bu.O kadar gösterişsiz ve albeni yoksunu ki,yer yer uyuyakaldım diyebilirim.Filmin teması 1950’lerde New York’lu bir gazeteci olan Paul Kemp’in (Johnny Depp) Amerika’daki hayatını bırakıp Porto Rico’da bir gazetede çalışmaya başlaması ve burada yaşadıkları üzerine kurulu.Kemp ada kültürü ile burada yaşayan yabancılar arasındaki dengeyi kurmaya uğraşırken,gazetedeki Amerikalı sütü bozuklardan da kendini korumaya çalışıyor.Film çok sıradan.Dediğim gibi gösterişsiz ve albenisiz.Nereye varmak,ne anlatmak istediği belli değil.Komedi temelli senaryosu bunu başarmaktan çok uzak ve vasat.Johnny Depp için bile çekilmez.Filmin tek izlenebilir yanı insan olduğundan şüphe ettiğim muhteşem güzellik Amber Heard.Gerisi boş,para israfı.Ancak evde izlenir.











Zenne – Dancer : Zenne bu ayın hoş filmlerinden.Zennelik yapan Can,ailesinin doğudan büyük şehre okumak için gönderdiği Ahmet ve gezdiği ülkeleri fotoğraflayan Alman Daniel’in imkansız dostluğu anlatılmaya çalışılıyor yapımda.Bu üçlünün ortak yanı ise cinsel tercihleri.Böyle derin bir konuyu ele alan film bence başarılı olmuş.Özellikle ikinci yarısıyla ağırlaşarak etkileyici bir drama dönüşmekte.Yaşadığımız toplumda bu tercihler yüzünden ne kadar zor şartlarla karşılaşıldığını çok güzel gözümüze sokuyor bir kere.Toplum baskısının bu insanların hayatlarını nasıl kısıtladığını,nasıl zehir ettiğini görüyoruz.Aslında ne kadar yalnız olduklarını,birbirlerinden başka tutunacak ve güvenecek kimseleri olmadığını anlıyoruz sonunda.Senaryo güzel,oyunculuklar harikulade.Homofobik karaktere sahip olanların bile seveceği bir film Zenne.Gerçek bir olaydan esinlenilmiş bu yapımı gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.










The Girl With The Dragon Tattoo – Ejderha Dövmeli Kız : Çok uzun süredir beklediğim filmlerdendi kendileri.Geçtiğimiz yılın Ekim ayında filmle ilgili bir tanıtım yazısı da yazmıştım.İsveçli yazar Stieg Larsson’un kaleme aldığı Millenium üçlemesinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız,dünyada çok ses getirmiş ve diğer kitaplarla birlikte İsveç yapımı olarak beyaz perdeye taşınmıştı.Dünyaca tanınan yönetmenlerden biri olan David Fincher ise bu ünü çok önceden duymuş ve filmi Hollywood’a uyarlamayı kafasına koymuştu.Yapım Araştırmacı-Gazeteci Mikael Blomkvist ve gizemli kız Lisbeth Sandler’ın kendilerini yıllar önce kapanmış bir cinayet davası araştırmasının ortasında bulmalarını anlatmakta.Çıkardığı işlerden hiç kuşku duymayacağımız Fincher,yine güzel bir eser ortaya koymuş fakat İsveç yapımı filmin çok da dışına çıkmamış.İlk versiyonun çekildiği mekanlara sadık kalarak aynı yerleri kullanan yönetmen sayesinde filmi izlerken hiç yabancılık çekmedim.Yapımın kritik ve akılda kalıcı sahnelerinde orijinaline göre bir takım nüanslar beklesem de bunu yakalayamadım açıkçası.Yine de tek başına bakıldığında çok başarılı bir film olduğunu söylemek doğru olur.İsveç yapımı filmi izlemediyseniz çok iyi bir iş çıkarıldığını fark ediyorsunuz.Karanlık ve gizemli atmosferiyle,hiç düşmeyen heyecan dolu temposu izleyiciyi hep tetikte tutuyor.Oyunculuk konusunda ise başroldeki Rooney Mara son derece iyi bir iş çıkarmış ancak Daniel Craig için aynısını söyleyemeyeceğim.Zaten bildim bileli beğenmem kendisini.Bu kalibredeki bir yapımın adamı değil.Son bir uyarı vermek gerekirse filmi çok geç matinelerde izlemeyin zira 160 dakika sürüyor.Bu yapımla ilgili Ekim ayındaki tanıtım yazımı ise buradan okuyabilirsiniz.








The Iron Lady – Demir Leydi : Fransız ve İngiliz yapımı bir dönem filmi.2 Nisan 1982’de İngiltere ve Arjantin arasında patlak veren Falkland Savaşı sırasında İngiltere’nin başında bulunan demir leydi Margaret Thatcher’ın yaşadıklarını beyaz perdeye aktaran yapım,erkeklerin sözünün geçtiği bir dönemde güçlü bir kadının nasıl dünyaya kafa tuttuğunu gözler önüne seriyor.Konuya Thatcher'ın İngiltere'nin başına geçiş öyküsü ile giriş yapan film açıkçası bana çok çekici gelmedi.Diğer dönem filmlerinde görebileceklerimizden farklı bir şey sunmuyor.Yer yer ağır ilerleyen temposu izleyiciyi olaydan koparabiliyor.Politikayla ilgili olmayanları sıkabilecek bir yapım.Filmin en çok dikkat çeken yanı tabi ki başroldeki Meryl Streep.Hatta filmin usta oyuncuya bir Oscar daha getirmesi için çekildiğini düşünmedim değil.Başrolde ondan başkası olamazdı kesinlikle.Sözün özü evde izlenebilecek  bir yapım.Hele dönem filmleri ilginizi çekmiyorsa hiç size göre değil.








Bu filmlerin dışında Melancholia’yı izleyemediğim için üzüldüm.Gitmek için ayın son haftasına bıraktığım bu filmin Anadolu Yakası’ndaki tüm sinemalarda gösterimden kalktığını acı da olsa öğrendim.Onu da evde izlemek nasip olacak diyelim.Önümüzdeki ay yeni filmlerle görüşmek üzere şimdilik hoşça kalın.

26 Aralık 2011 Pazartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER - ARALIK 2011

Aralık ayının gelmesiyle sinema filmleri bu yıl son kez arz-ı endam ettiler.Geçen aya göre daha hareketli bir vizyon zamanı geçirdiğimizi söyleyebilirim.Özellikle ayın sonlarına doğru aksiyona doyduk.2011 için güzel bir kapanış oldu diyebiliriz.Bu ay da geçen ay olduğu gibi 4 film izleyebildim.Kendini iyice hissettiren soğuk kış günlerinde en mantıklı şeyi yaparak gittiğim sinemalarda neleri izlemişim sizinle hemen paylaşayım.



The Ides of March – Zirveye Giden Yol : George Clooney’nin yazıp,yönetip,oynadığı bir politik gerilim filmi.Türk televizyonlarında en çok reklamı yapılan yabancı film olma olasılığı yüksek.Yapım,Amerikan Başkanı olmak için seçim öncesi yapılan kampanyalardaki çarpıklığı ve kirli işleri konu almakta.Başkan adaylarından Vali Mike Morris’in (George Clooney) kampanyasını yöneten ekipteki genç ve önemli çalışanlarından biri olan Stephen Meyers (Ryan Gosling),işler ilerledikçe sistemin pis ve şantaja dayalı karanlık gerçeğiyle yüzleşiyor ve kendi de bu çamura batıyor.Zirveye giden yolun o acımasızlığını bize aktarmaya çalışan yapım ne çok iyi,ne de çok kötü.Ortalama bir film diyebiliriz.Yapımda en çok dikkat çeken şey Ryan Gosling’in başroldeki sağlam performansı.4 dalda Golden Globe adaylığı bulunan filmin Oscar’a da aday olması bekleniyor.Afişinin çok başarılı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.










Sherlock Holmes : A Game of Shadows – Sherlock Holmes : Gölge Oyunları : Aksiyona doyduğumuz eğlenceli bir film Sherlock Holmes : A Game of Shadows.İlk filmin 90 milyon dolara mal olup 500 milyon dolar hasılat yapmasının ardından ikinci film için hemen hazırlıklar yapıldı ve film vizyona harika bir şekilde girdi.Bu tarz filmlerin artık ustası olmuş yönetmen Guy Ritchie döktürdükçe döktürmüş yine.Sherlock Holmes ve dostu Dr. Watson bu kez İngiltere’deki bombalama olaylarının arkasındaki Profesör Moriarty’nin peşine düşüyor ve olaylar gelişiyor. İlk filmdeki kadrosunu koruyan yapım,aksiyon ve eğlencenin tavan yaptığı bir şova dönüşmüş.Robert Downey Jr.,Jude Law ve az gözükmesine rağmen bize yeten Rachel McAdams’ın yanına kötü adam Moriarty rolüyle Jared Harris de eklenmiş bu filmde.Sinemada izleme fırsatı bulamasanız da DvD’sini almanızı şiddetle tavsiye ederim.











Mission Impossible : Ghost Protocol –Görevimiz Tehlike 4 : Bu ay izlerken en çok zevk aldığım filmdi.Kasım ayının başında blogumda yazdığım tanıtım yazısını buradan okuyabilceğiniz yapımı beklemeye gerçekten değmiş.Kendini özleten ajan Ethan Hunt ve ekibi bu filmde,Kremlin Sarayı’nın bombalanmasının üstlerine yıkılmasıyla birlikte kendilerini temize çıkarıp dünyaya yapılacak nükleer saldırıları durdurmak için çabalıyorlar.Yönetmen koltuğuna oturan Brad Bird’ün gelmesiyle yepyeni,esprili bir hava yakaladığı belli olan film hakikaten aksiyona ve eğlenceye doyuruyor.133 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile.Beklentilerimin çok daha üstünde bulduğum yapım,serinin bence en iyisi olmuş gibi duruyor şu an.Yaşlanmayan efsane Tom Cruise ve güzelliğiyle büyüleyen Paula Patton’a,Jeremy Renner,Simon Pegg ve çok çok az da olsa Josh Holloway eşlik ediyor.Kötü adam rolünde ise İsveç yapımı Millenium serisinin başrol oyuncusu Michael Nyqvist bulunuyor.Kaçırmadan,bir an önce sinemada izlenilmesi gereken ayın filmi.









Dedemin İnsanları : “Babam ve Oğlum” ile “Issız Adam”ın yönetmeni Çağan Irmak’ın son filmi.Yeni nesil Türk sinemasının öncülerinden olan Irmak,bu filmde yine izleyiciyi duygusal bir hikayeyle baş başa bırakmaya çalışmış.Dedesi bir Girit göçmeni olan Ozan,ailesiyle birlikte Ege’de küçük bir sahil kasabasında yaşamaktadır.Türk aileler nedeniyle yaşadıkları çevrede yabancı olarak görülen,zaman zaman dışlanan,bu nedenle zor günler geçiren Ozan ve dedesinin yaşadıkları değişik bir dille anlatılmaya çalışılmış.Yapım,dede-torun ilişkisindeki o gerçekçiliği ve sevgiyi çok iyi vermiş olsa da filmin genelinde o eski Çağan Irmak eserlerindeki havayı alamadım.Yine de hiç sıkmayan,diyaloglarıyla gülümseten sevimli bir yapım olmuş Dedemin İnsanları.Çetin Tekindor,Hümeyra,Yiğit Özşener,Zafer Algöz ve Gökçe Bahadır gibi sağlam oyuncuları kadrosunda bulunduran filmde küçük Ozan’ı Durukan Çelikkaya canlandırıyor.Dede Mehmet Bey rolündeki Çetin Tekindor harika performansıyla filmi adeta alıp yürütüyor.Bir Babam ve Oğlum beklemeden izlerseniz tebessüm içinde ayrılıyorsunuz filmden.


Bu ayı ve seneyi de böyle bitirdik işte.Yeni yılda yeni filmlerde tekrardan görüşmek dileğiyle.

28 Kasım 2011 Pazartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER - KASIM 2011

Her ay olduğu gibi bu ay da boş bulduğum zamanlarda sinemaya gitme alışkanlığımı sürdürdüm.Çok verimli geçmese de idare etti diyebilirim.Bu ayki filmlere baktığımda ortalamanın vasat olduğunu görüyorum ancak önümüzdeki ay böyle gitmeyecek benden söylemesi.Şimdi Kasım’ın 30 gününe sığdırdığım 4 filmi bir inceleyelim.



Contagion – Salgın : Ckm’de izlediğim bu film oyuncu kadrosuna bakılarak gidilirse büyük hayal kırıklığı yaratıyor.Beklentileri hiç yüksek tutmamak gerekiyor.Film,ölümcül bir salgın hastalığın doğum evresinden başlayarak tüm dünyaya yayılma sürecini ve virüse karşı koymaya çalışan insanların çabalarını konu ediniyor.Oyuncu kadrosu ise tam bir yıldızlar geçidi.Oscar ödüllü dört oyuncu Kate Winslet,Marion Cotillard,Matt Damon ve Gwyneth Paltrow’un yanına çok yakından tanıdığımız Jude Law ve Laurence Fishburne serpiştirilmiş.Buna rağmen film vasatlıktan kurtulamıyor.Son derece yavaş işlenişi,heyecan vermeyen yapısıyla olaydan kopup gidiyorsunuz.Dediğim gibi oyuncu kadrosuna aldanılmaması gereken bir film.Ben ettim,siz etmeyin.












In Time – Zamana Karşı : Bu ay izlediğim en iyi filmdi.Gelecekte yaşlanma durmuş ve herkes 25 yaşında sabitlenmiştir.Ancak insanların hayatta kalmak için artık paraya değil zamana ihtiyaçları vardır.Her şey zamanla ödenmeye başlanmıştır.Maaşlar,kafede içtiğiniz çaylar,otobüs biletleri vesaire.Ve eğer bir insan sahip olduğu zamanı sıfırlarsa ölmektedir.Böyle bir dünyada başroldeki Will Salas karakterine yabancı bir kişiliğin "yüz yıl" gibi çok büyük bir meblağ transfer etmesiyle işler karışır ve herkes Salas’ın peşine düşer.Konusu değişik ve yaratıcı olmasına rağmen senaryo çok etkileyici olmamış.Böyle bir konu daha iyi bir senaryoyla işlenebilirdi.Her şeye rağmen güzel zaman geçirdiğimi söylemeliyim.Filmde başrolleri Justin Timberlake,Amanda Seyfried ve Olivia Wilde paylaşıyor.Justin Timberlake performansıyla Social Network ve Friends with Benefits’ten sonra oyunculuğu artık iyice kıvırdığını göstermiş.Amanda Seyfried ve Olivia Wilde da güzellikleriyle gözümüzün pasını silmeyi başarıyor.Özellikle Justin Timberlake’in annesi rolündeki Olivia Wilde’ı görmek son derece mükemmel ve ilginçti.”JustIn Time”.İzleyin derim.









Paranormal Activity 3 – Paranormal Aktivite 3 : Son yıllarda çok fazla izleyici çeken serinin 3.filmi.Gerilimin dozunu daha da artırmayı planlayan yapımda,ilk 2 filmden önceki olaylar konu alınıyor ve aslında olayların nasıl başladığı anlatılıyor.Bu son filmde gördük ki yapımcılar,ilk filmdeki o psikolojik gerilimli ve tedirgin edici havadan uzaklaşıp daha fazla şiddet içeren,olayları daha çok gözümüze sokan bir tavır içine girmişler.Bu durum bende ters etki yaptı ve filmi çok beğenmedim.Filmin sevenleri için yine güzel bir çalışma olmuş diyebilirim ancak ben hala bu türün en iyisinin Blair Witch olduğuna inanıyorum.Gerilim seviyorsanız izleyin derim ama DvD’sini almanızı tercih ederim.













The Twilight Saga:Breaking Dawn Part 1 – Alacakaranlık Efsanesi:Şafak Vakti Bölüm 1: Son yılların en çok tutan serilerinden birinin son 2 halkasından ilki.İlk günden beri bir türlü ısınamadığım bu serinin son filmine sırf eksik kalmayayım diye gittiğimi söylemeliyim.Filmde Edward ve Bella’nın düğünleri ve sonrasında Bella’nın hamile kalması anlatılıyor.Bana göre serinin en sıkıcı filmi olmuş.Olayların yavaşlığı,aksiyon azlığı ve sürekli duygusal bir hava verilmeye çalışılması beni son derece sıktı diyebilirim.Filmin içi çok boş,anlatılacak bir şey bulunamamış sanki.Son sahnesi dışında kayda değer pek bir şey bulamadım.Yine de serinin fanatiklerinin yine kaçırmayacağı ve gişe rekorları kıracağı kesin.DvD’sini almak en mantıklısı.
 








Önümüzdeki ay yeni filmlerde görüşmek üzere,şimdilik hoşçakalın.