sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2013 Pazar

YARARLI KİTAPLAR: KISA FİLM ÇEKMEYE HAZIRLIK





Yönetmen olup film çekmek kolay iş değil.Senaryo, bütçe, oyuncu bulma vs. gibi bir yığın sıkıntısı ve sorunu var.Bu nedenle başarıya giden meşakatli yolda büyük bir özveri gerekiyor.Bu zorlu yol da ilk etapta kısa film çekme ile başlıyor.Üniversitelerin ilgili bölümleri dışında kısa film çekme konusunda bilgi veren bir dolu basılı ve görsel kaynak bulmak mümkün.Bugünkü yazımın amacı amatörlere ve yeni yönetmen adaylarına katkı sağlayabilecek bazı kitapları yazarlarının kendi ağızlarından yazılmış metinlere tanıtmaya çalışmak.


KISA FİLM SENARYOSU YAZMAK (Yazar: Patrick Nash)





Patrick Nash'in kaleme aldığı "Kısa Film Senaryosu Yazmak", içerisinde barındırdığı orijinal kısa film senaryolarıyla birlikte eğitici bir kaynak görünümünde.

"Bu kitap, düzgün kurgulanmış bir kısa senaryo yazmanın ve onu filme dönüştürmeden önce içerdiği öyküyü geliştirmenin önemini anlamaları konusunda kısa film yapımcılarına yol göstermeyi amaçlamaktadır. Öte yandan, doğrudan uzun metrajlı film senaryosu yazmaya atlayan yazarlara da yardımcı olmayı ve cesaret vermeyi de hedeflemektedir. Bir yazarın kısa film yazarak öğrenebileceği çok şey vardır. Acemi bir yazar, bu formatta yazarak eserinin yayımlanma şansını artırabilir. Çok az sayıda düzgün uzun metraj senaryosu yazılmaktadır. Hevesli yönetmenler de filmlerine başlamadan önce yazmayı ve öykülerini geliştirmeyi bu şekilde öğrenebilirler. Ne yazık ki, birçokları bu önemli aşamayı es geçerek nihai aşamada filmlerine zarar vermektedirler.

Kısa filmler, yazarlar ve film yapımcıları için de kusursuz bir eğitim alanıdır. Bu alanda deney yapabilir, gelişebilir ve öğrenebilirsiniz; hata yapabilirsiniz; çok sayıda film yapımı yeteneği edinebilirsiniz; başka yazarlar ve yönetmenlerle tanışabilirsiniz ve sahneye çıkmadan önce hünerinizi kusursuzlaştırabilirsiniz. Kısa film yazmak ve yönetmek, yeteneğinizi ve hünerinizi endüstrinin tamamına sergilemenin en iyi yollarından biridir. Bu alan size film festivallerinde ve endüstri içerisindeki senaryo yarışmalarında ödüller kazanarak tanınma şansı verir. Eseriniz sizin kartvizitiniz olacaktır. Bu kartvizit size yeryüzünün en rekabetçi endüstrilerinden birine girme şansı tanıyacaktır."


-Patrick Nash-

Fiyatı: 22 tl



KISA FİLM YAPIMI (Yazar: Jim Piper)





Jim Piper, kısa film tutkunlarından birisi. Yıllardır yüzlerce öğrencisini kısa film konusunda yüreklendiriyor ve onlara destek oluyor. Piper'ın bu alandaki en yetkin çalışması olan, gerekli ekipman ve teknik bilgisinin yanı sıra, kendi filminizi yapabilmek için size yüzlerce fikir ve yaklaşım sunuyor.

"Kısa filmler, uzun metrajlı filmlere nazaran, dışavuruma çok daha açık ve yaratıcı olma potansiyeline sahiptirler. "Bir dakika" diyeceksiniz. "Bu nasıl olabilir?" Biz uzun metrajlı filmleri çoğunlukla Hollywood yapımlarıyla bağdaştırırız. Kuşkusuz Hollywood'dakiler etkileyici ve yaratıcı olmalarını sağlayan finansal imkânlara, yetenek ve kaynaklara sahipler. Benim gibi işe yeni başlayan birinin çektiği kısa bir filmin, profesyoneller tarafından kotarılmış uzun metrajlı bir filmden daha özgün olması nasıl mümkün olabilir? Sorunun cevabı, neredeyse sihirli bir şekilde, filmin uzunluğunda yatar."

-Jim Piper-

Fiyatı: 20 tl



KISA FİLM YAZMAK (Yazar: Pat Cooper, Ken Dancyger)






- Kısa film senaryosu yazımı üzerine kapsamlı bir kaynak
- Senaryonuzu yazmanız için yeni materyaller ve kısa film formunun geleceği üzerine düşünceler
- Kısa film senaryosu yazılımıyla ilgili çok sayıda alıştırma
- Kısa film senaryolarına uygun film türleri üzerine tartışmalar

Deneysel ya da geleneksel üslupta olsun, kısa film, senaryo yazarı açısından ciddi disiplin gerektiren bir biçimdir. Bu kitap bir sinema öğrencisine veya işe yeni başlayan acemi bir senaryo yazarına canlandırmadan dramatizasyona, karakter yaratmadan diyaloglara dek her acıdan kısa filmde hikaye anlatmanın yöntemlerini gösteriyor ve kısa film için en iyi şekilde nasıl senaryo yazılacağını öğretiyor. Alıştırmalar, örnek kısa film senaryoları ve popüler türlerin kısa filme uyarlanışı gibi tartışmalarla konu destekleniyor. Kitap, aynı zamanda hikaye anlatımının, görselleştirmenin, karakter yaratmanın ve bir kısa film yapısı oluşturmanın temel dramatik ilkelerini sunuyor ve kısa film senaryo yazarına özellikle şu öğelerde yararlanmasını öğütüyor:

- Anlatımı çerçevelemek için masallar, efsaneler, anektodlar ve gerçek hikayeler
- İnandırıcı karakterler ortaya koymak için imajlar ve diyaloglar
- Komedi, hiciv, melodram ve diğer dramatik biçemler
- Hikaye aktarımında kullanılmak üzere zaman, mekan, ses ve diyaloglar


Fiyatı: 29 tl



SİNEMA VE VİDEODA KISA FİLM (Yazar: Peter W. Rea, David Irving)





Peter W. Rea ve David Irwing kısa film çekmeyi 3 evreye ayırmış: Yapım öncesi, yapım ve yapım sonrası.Bu nedenle kısa film çekme hakkında eğitim veren kitaplarını 3 cilt halinde sunuyorlar.

"Başarılı bir kısa filmi nasıl yapabilirsiniz? Film yapımı, deneyimli olanlar için bile, karmaşık ve özveri isteyen bir iştir. Senaryo, çekim ekibi, bütçe, oyuncular, ışıklandırma ve daha pek çok konuda kaçınılmaz olarak sayısız sorunlar çıkar. Daha yapıma başlamadan, gelişmiş teknik sanatlar, kaynak kullanımı, politik ve sosyal etkileşim ile kişisel, mali ve profesyonel sorumlulukları anlayıp tanımamız gerekir. İster yarım saatlik, ister beş dakikalık olsun, bir kısa film veya videonun yapım yöntemleri yıllar boyunca işlenerek son şeklini aldı ve sanat haline geldi.

Senaryo geliştirmek, Yapım öncesi, Yapım, Yapım sonrası, Dağıtım: bunlar kısa film yapımı sırasında olması gerekenlerin kabaca bir dökümüdür. Gerçekte, bir film veya video projesinin başarı sağlaması, öykü anlatmayı bilmek kadar, iyi bir yönetici olmaya da bağlıdır.

Bütünü üç ciltten oluşan bu eserin ilk cildinde: "Yapım Öncesi" aşaması ele alındı, bunu diğer ciltlerde, "Yapım" ve "Yapım Sonrası" kitapları izleyecek. Eserin bütünündü ele alınan her aşama somut örneklerle derinlemesine işlendi. Amacımız, yeni başlayan birine, başarılı bir kısa filmin yapımını düzenlemek ve gerçekleştirmek için gereken bilgileri aktarmaktır.
Bu seri, 'kısa filmci' için detaylı bir kılavuz niteliğinde."


-Peter W. Rea ve David Irwing-


Fiyatı: 25-22,5-19 tl (1-2-3. ciltler)

18 Eylül 2013 Çarşamba

86. OSCAR ÖDÜL TÖRENİ'NE DOĞRU







Önümüzdeki senenin Mart ayında 86.sı düzenlenecek olan Oscar Ödül Töreni hakkında konuşmak için belki biraz erken ancak 16 Şubat 2014 tarihinde açıklanacak adayların hangi filmler ve isimlerden oluşacağı bu zamanlarda netleşmeye başlıyor.Okumaya hazırlandığınız bu dosya 2014'te Oscar'a aday olması muhtemel yapımlarla alakalı.Kendi seçtiğim ve artık internette sık sık konuşulan filmleri masaya yatırıp Oscar gözüyle analizini yaptığım yazımda sizleri bu sene öne çıkan yapımlar hakkında bilgilendirmeye çalışacağım.

13 Eylül 2013 Cuma

İLK BAKIŞ : THE COUNSELOR




Geçtiğimiz ay sonunda yayınladığım ve Ridley Scott'ın kendime göre en iyi 10 filmini seçtiğim yazımda yönetmenin yeni filmi The Counselor'un adı geçmişti.Bir avukatın zalim uyuşturucu dünyasında suç işlemeye zorlanması ve kendini kurtarmaya uğraşması etrafında şekillenecek filmin projesi aslında Scott için biraz eski sayılır.20011 sonunda temelleri atılan yapım, 2012'de yönetmenin kardeşi Tony Scott'ın ölümü nedeniyle bir buçuk sene kadar ertelendi.Şimdi ise seyircisinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.Ridley Scott'ın Prometheus'da yaşattığı hayal kırıklığını silmeye çalışacak olan The Counselor, Oscar dönemi yaklaşırken tören için beni heyecanlandırıyor açıkçası.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

EN İYİ 10 RIDLEY SCOTT FİLMİ






Beni çok etkileyen ve sektörde ayrı bir yere koyduğum isimdir Ridley Scott.Farklı türlere hakim olabilme yeteneği ile göz doldurmuş, her işinin hakkını sonuna kadar vermesiyle de en iyi yönetmenler arasına adını yazdırmıştır.Özellikle bilimkurgu ve tarihi filmlerde kalitesini daha çok öne çıkardığını görebiliyoruz.Bu kadar farklı alanda kült işler çıkarabilmesi ne kadar özel bir yetenek olduğunu zaten gösteriyor.Aynı Christoper Nolan isminin Christian Bale (aslında artık Michael Caine) ve David Fincher isminin Brad Pitt'le anıldığı gibi kendi adı da 2000'lerden sonra neredeyse her filmde rol verdiği Russell Crowe ile anılmakta.Akademi kendisine ısrarla Oscar ödülü vermese de o denemeye devam edecek.Scott şimdilerde, adeta yıldızlar geçidini andıran ve ABD'de Ekim sonunda gösterime girecek yeni filmi The Counselor'ın heyecanını yaşıyor.

Birbirinden güzel filmleri olan bu yönetmenin eserlerinden en önemli gördüklerimi listeme aldım.İşte kendi adıma seçtiğim en iyi 10 Ridley Scott filmi.

30 Temmuz 2013 Salı

İLK BAKIŞ : NOLAN'DAN INTERSTELLAR





Benim de içinde bulunduğum bir grup sinemasever klasik eserlerden çabuk sıkılır, farklılık arar.Özellikle teorilere dayalı, kafaları meşgul eden orijinal kurgulu senaryoları izlemeyi tercih eder. Olaylar üzerine kafa yormayı, tahminlerde bulunmayı, filmi izledikten sonra saatlerce tartışmayı sever.Son yıllarda bu tarz işleri izleyicisine en iyi sunan isim ise tartışmasız Christopher Nolan'dır. Memento, The Prestige ve Inception gibi havsalaları alt üst eden kült eserlerin sahibi Nolan'ın sıradaki filminden benzer tarzda bir yapı bekliyorduk, beklenen de oldu.Yönetmenin yine kafalarımızı karıştıracağı, bizleri günler hatta aylarca üzerine konuşturacağı bu yeni bilimkurgu yapımının adı Interstellar.

5 Mayıs 2013 Pazar

DÜNYA STAR WARS GÜNÜ VE YENİ ÜÇLEME KUTLU OLSUN




Artık herkesin de bildiği gibi her yıl 4 Mayıs tarihi Dünya Star Wars günü olarak kutlanmakta ve bizler Yıldız Savaşları fanatikleri olarak dün itibariyle bu mutluluğu yeniden yaşadık.Bu kutlu gün sosyal medyada da geniş yer buldu.Filmin fanatikleri dışında dünyaca ünlü birçok sanatçı özellikle Twitter'da paylaştıkları yazılarla bu önemli günü unutmadılar.Ben de sinema tarihinin dönüm noktalarından biri olan Star Wars'un bu mutlu gününü 1 gün rötarlı da olsa buradan kutlamak istedim.

Tabi amacım sadece kutlama yazısı yazmak değil.Geçen hafta gelip bizleri heyecanlandıran yeni haberleri de vermem gerekli.2012 sonunda Lucasfilm'i satın alan Disney, Star Wars'a yeni bir üçleme çekeceğini açıkladı.2015, 2017 ve 2019 yıllarında gösterime girmesi plananlanan filmlerin yönetmen koltuğunda ise Lost, Fringe, Alcatraz ve Revolution gibi dizilerin yapımcılığını üstlenen J.J. Abrams oturacak.Böylece daha önce asla yeni bir Star Wars filmi çekmeyeceğini açıklayan George Lucas bir nevi sözünde durmuş oldu.Filmlerin devamının geleceği de söylentiler arasında.Bu haber benim gibi birçok Star Wars fanatiğini sevince boğdu.En azından heyecanlandık.Abrams'ın son zamanlarda düşüşte olması beni biraz endişelendirse de yeniden Yıldız Savaşları'nı izleme şansı yakalayacak olmanın heyecanı her şeye değer.

28 Mart 2013 Perşembe

AMERİKALI OLDBOY GELİYOR




Hollywood'un en sevmediğim huyu başka kıtalardaki yapımları remake yapmasıdır.Özellikle Uzakdoğu sinemasının eserlerini yeniden çekip katletmelerine gönlüm razı olmuyor.Bunun bir çok örneği sergilendi bu zamana kadar.Son kurbanları da sinema tarihin en iyi yapımlarından biri olan kült eser Oldeuboi olacak ne yazık ki.Her şeye eyvallah derdik ancak Oldeuboi'a dokunmayacaklardı.

2 Mart 2013 Cumartesi

THE HANGOVER PART 3 YOLDA




Aralık 2011’de The Hangover Part 3’ün haberini vermiştim.O zaman Bradley Cooper çekimlerin Eylül 2012 gibi başlayacağını açıklamıştı.Öyle de oldu.Bu efsane komedi filminin artık tüm hazırlıkları tamam.Vizyon tarihi de 24 Mayıs 2013 olarak belirlendi.Hikayenin çoğunda Amsterdam’da takılacak kafadarların İstanbul’a da uğrayacağı söylentiler arasında. Yer Amsterdam olunca bol bol mantar ve kek göreceğimiz kesinleşti.Senaryo ile alakalı kesin bir bilgi yok ancak kurt sürüsünün bu kez Alan’ı akıl hastanesinden kurtarmaya çalışacağı konuşuluyor.Tüm bu bilinmeyen soruların cevaplarını Mayıs ayında bulacağız.Efsanenin bu son halkasını şimdiden heyecanla beklemekteyim.

25 Şubat 2013 Pazartesi

85. OSCAR ÖDÜLLERİ : NE DEDİK, NE OLDU


 
 
 
Dün gece yapılan son yılların en çekişmeli ve heyecanlı Oscar Ödül Töreni ile altın heykelcikler sahiplerini buldu.Birkaç sürprizin dışında beklenen sonuçlar elde edildi.Blogumda yaptığım tahminlerde 21 dalın 15’inde isabet sağladım, 6’sında yanıldım.Kısaca geceden çıkan sonuçları özetleyelim.

 

21 Şubat 2013 Perşembe

OSCAR TAHMİNLERİ 2013




 
Oscar filmlerini tanıttığımız uzun bir dönemin sonuna geldik.Şimdi kenara çekilip bekleme zamanı çünkü büyük gün geldi çattı.Pazarı Pazartesi’ye bağlayan gece Oscarlar sahibini bulacak.Ben de son bir yazı ile töreni beklemeye başlayacağım.Nefeslerin tutulacağı gece ile ilgili tahminlerim için geniş bir dosya hazırladım diyebilirim.

Özellikle bu senenin daha farklı olacağını belirtmeliyim.Akademi verdiği ve vermediği adaylıklar ile değişmeye başladığını, ezberleri bozduğunu tescillemiş oldu artık.Yeni üyeleri ile birlikte geçmişteki imajını yeniden şekillendirmeye çalıştığı sonucunu çıkardım ben.Bu durum da ileride çok daha zevkli törenler izleyeceğimizin kanıtı gibi.Yeni tarzlarına alışmam biraz zaman alacak, öyle görünüyor.

Bu seneki törenin önceki yıllardan farklı olan diğer bir yönü ise ödüllerin belli eserlerde toplanmayack olması.Mümkün olduğunca farklı yapımlara dağılacaklar.Geceden öyle 5 ödülle ayrılan bir filme rastlamayacağız.Bu da törenin heyecanını ve rekabet dozunu yüksek tutmasına neden olacak.Son yılların en çekişmeli ve kaliteli töreni kesinlikle bu.

Yazıya yaptığım bu kısa (!) girişten sonra artık tahminlerimi sıralayabilirim.

12 Şubat 2013 Salı

BAFTA ÖDÜLLERİ ‘13



Yılın en prestijli ödül törenlerinden biri olan İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi (BAFTA) ödülleri geçtiğimiz Pazar sahiplerini buldu.Çoğu dalda kazananlar şaşırtmazken bazılarında diğer ödül törenlerine göre farklılıklar yaşandı.Geceden katıldığı tüm ödül törenlerinde olduğu gibi “En İyi Film” olarak ayrılan Argo, artık aynı dalda Oscar almayı garantiledi diyebiliriz.Yönetmenler Birliği tarafından  “En İyi Yönetmen” seçilen Ben Affleck ipi burada da göğüsledi.Gecenin şaşırtan ama beni çok sevindiren sonuçları “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ve “En İyi Uyarlama Senaryo” dallarında geldi.Bugüne kadar tüm ödül törenlerinde “En İyi Kadın Oyuncu” seçilen Jennifer Lawrence, BAFTA’da ödülü Emmanuelle Riva’ya kaptırdı.Django Unchained’de harika bir performans sergileyen Christoph Waltz, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında nihayet Tommy Lee Jones’i geçerek ödüle uzandı.Oscar gecesinde Lincoln ile Silver Linings Playbook arasında geçeceğini öngördüğüm “En İyi Uyarlama Senaryo” yarışının BAFTA versiyonunda ise Silver Linings Playbook galip geldi.Oscar öncesindeki son büyük ödül töreni olan BAFTA’da alınan tüm sonuçlar heyecanımızı doruk noktasına çıkardı.Artık hepimiz son ve en önemli gece için hazırız.


9 Şubat 2013 Cumartesi

MESLEK BİRLİĞİ ÖDÜLLERİ





Altın Küre, BAFTA ve Oscar gibi prestijli ödüllerin dışında kalan, belirli meslek gruplarının dağıttğı ödüller bu sene de belirli tarih aralıklarıyla sahiplerini buldu.En iyi film ve yönetmen dallarında ödülleri toplayan Argo, artık Oscar'ın en kuvvetli adayı konumuna gelmiş durumda.Aşağıda meslek grubu ödüllerinin dallardaki dağılımını bulabilirsiniz.

20 Ocak 2013 Pazar

85. OSCAR ÖDÜLLERİ ADAYLARININ ARDINDAN




Uzun süredir beklenen 85. Oscar Ödülleri (24 Şubat 2013) adayları geçtiğimiz hafta açıklandı.Önce dallara göre adayların dağılımını görelim.Sonra bu adaylıklara dair bazı notlarımı paylaşacağım.

28 Haziran 2012 Perşembe

BATMAN EFSANESİ VE SİNEMA




Yarasa adam efsanesi çok uzun yıllar önce çizgi roman olarak hayatımıza girdiğinde, belki de hiç kimse bu kadar büyük bir fenomene dönüşeceğini tahmin edemezdi.Evet, dünya literatüründe yığınla süper kahraman hikayesi var ancak Batman hepsinden bir adım önde oldu her zaman.Hep bir farklıydı.Baş karakterin diğer süper kahramanlar gibi olağanüstü güçlerinin olmaması,yaşananların daha karanlık ve ciddi bir dünyada geçmesi, çok derin ve ustaca tasarlanmış düşmanlarla bezenmiş olması bu hayal ürününü rahatlıkla ön plana çıkarabiliyordu.En önemli özelliği ise gerçeğe yakın,şiddet içeren,çetrefilli hikayesiyle aslında sadece çocuk ve gençlere değil, yetişkinlere de hitap etmesiydi.Hatta en çok bu yaşça büyük kesim tarafından sahipleniliyordu.Bu da Batman’in çok geniş bir kitleye ulaşmasını sağlıyordu.Yarasa adama olan ilgi her geçen gün artıyordu.Çizgi roman ve çizgi filmler kimseye yetmiyordu artık.Batman’in beyaz perdeye çıkma zamanı gelmişti.

80’lerin sonuna gelindiğinde Batman’in ilk defa sinemaya aktarılmasına karar verildi.Yönetmen koltuğuna oturması için ise bu tarz filmlerde ustalaşmış,büyük isimlerden biri seçilmişti:Tim Burton.İlk başlarda Burton’un Batman hikayesini nasıl yorumlayacağı merak ediliyordu.Kimlere rol verecek,nasıl bir dünya yaratacaktı? Bu konulara dikkat etmesi gerekiyordu.Bruce Wayne rolü için Michael Keaton’ı uygun gördü.1989 ve 1992’de çektiği iki Batman filminde de onunla çalıştı.Hikayenin geçtiği dünyaya bakıldığında ise Burton'un tasarladığı Gotham şehrinin karanlık bir atmosferi olduğu, ancak bunun dozunun tatmin edici olmadığı görülüyordu.Hikayedeki karakterler bu karanlık havadan nasiplerini alsalar da bir yanları mizah kokuyordu.Bu durum hem Batman karakterinde, hem de villainlerde hissedebiliyordu.Zıt özellikleri bir bünyede dengelemeye çalışmıştı Burton.Yönetmenin bu yorumunu çok içime sindirmesem de (karanlık taraf çok daha fazla baskın olmalıydı ki nitekim Nolan’ın dünyası böyle) ilk deneme için başarılı denebilirdi.1989’da “Batman” adıyla gösterime giren birinci filmde Batman’in baş düşmanı Joker rolünde bir efsane olan Jack Nicholson arz-ı endam ediyordu.İnanılmaz bir Joker yorumu izlediğimiz bu performans, filmi tekrar tekrar izlememizi sağlamıştı o zamanlar.1992’de ise Burton’un ikinci film olan “Batman Returns” gösterime girdi.Bu defa Micheal Keaton’un yanında Kedikadın olarak Michelle Pfeiffer,Penguen olarak Danny DeVito ve Max Shreck olarak Christopher Walken yer alıyordu.İlk film kadar olmasa da bu yapımın da ses getirdiğini söyleyebiliriz.

Her şey güzel giderken Batman destanının başına çok büyük bir talihsizlik gelecekti.Bu talihsizliğin adı bir sonraki iki Batman filmini çekecek olan yönetmen Joel Schumacher’di.Schumacher sanki Yarasaadam efsanesini ve mirasını yok etmek için bu işi almıştı.Çektiği filmler o kadar berbattı ki bu durumu anlatmak için kelimeler  yetersiz kalıyordu.Projede rol alan bir çok dünya starı oyuncu da arada kaynıyor,kariyelerine kara bir leke ekliyorlardı.İlk olarak 1995’te çektiği “Batman Forever” sayesinde bu acı gerçek yüzümüze tokat gibi çarptı.Burton tarafından yaratılan Batman dünyasının o hafif kasvetli ve karanlık havası uçup gitmiş,yerine son derece ciddiyetsiz,her yeri rengarenk,aslıyla alakası olmayan bir saçmalık gelmişti.Yaratılan karakterler katlanılmayacak kadar cıvıktı.Bu cıvıklık ve ciddiyetsizlik tüm filmin tamamını ele geçirmişti.Sanki televizyonlarda ratingin düşük olduğu saatlerde yayınlanan kalitesiz bir komedi filmi izliyorduk.Yapımda Bruce Wayne rolünü Val Kilmer oynuyordu.Bana göre filmin belki de tek elle tutulur denilebilecek yeri buydu.Kilmer, Wayne kimliğine tam oturmasa da çok sırıtmamış,idare etmişti.Diğer rollerde ise çok ünlü Hollywood yıldızları yer alıyordu.Two-Face’i Tommy Lee Jones,Riddler’ı Jim Carrey,Dr. Chase Meridian’ı ise Nicole Kidman canlandırıyordu.Hepsinin performansı başarılıydı (Nicole Kidman güzelliğiyle insanın başını döndürür bu filmde) ancak film rezalet olunca hepsi birer şaklabana dönüşmüştü.Batman Forever, büyük bir hayal kırıklığı yaratarak sinema salonlarına veda etmişti.


Herkes bundan daha kötüsü yapılabilir mi derken Schumacher onu da başardı.1997’de çekilen serinin dördüncü,yönetmenin ikinci filmi olan “Batman & Robin”, sadece Batman serisinin değil, tüm sinema tarihinin en berbat yapımlarından biri olarak kayıtlara geçti.Batman Forever’daki o cıvıklık ve renklilik bu yapımda da aynen devam ederken, üzerine başka kalitesiz unsurlar da eklenmişti.Yönetmen bu çalışmaya “ne kadar villain varsa doldurayım,bu karakterlere de ünlü oyuncularla hayat vereyim” gibi saçma sapan bir stratejiyle yaklaşınca olanlar olmuştu.Karışık pizza gibi ne olduğu belirsiz ve kalitesiz bir iş çıkmıştı ortaya.Özellikle Bruce Wayne rolünü George Clooney’e vermek başlı başına yanlıştı.Fiziksel olarak alakası yoktu bir kere.Oyuncu olarak da rolüne hiç oturmuyordu.Clooney’nin bu filmde rol alması, gelmiş geçmiş en kötü Bruce Wayne olarak hatırlanmasına neden olacaktı.Ona eşlik eden Uma Thurman,Arnold Schwarzenegger ve Alicia Silverstone gibi yıldızlar da bir önceki filmde rol alan meslektaşlarıyla aynı kaderi paylaştılar,bu rezilliğe ortak oldular.Adeta film değil işkence olan bu yapımın ardından Batman efsanesi tam anlamıyla yerin dibine girmişti.Saygınlığı kalmamış,palyaçodan farksız bir hale gelmişti.Bu büyük başarısızlık, oluşması yıllar sürmüş önemli bir imajı yerle bir etmişti.Uzun bir süre kimse Batman’in adını anmadı.Artık bu defter kapanmıştı.

Son filmlerin üzerinden yıllar geçmiş,Batman artık unutulmuştu.Unutulmasa bile, en son yaşanan felaketten sonra kimse bu adalet savunucusuna tekrar hayat vermeye cesaret edemiyordu.Tam o zamanlarda Yarasaadam’ın başına gelenleri içerlediğini düşündüğüm gerçek bir kahraman ortaya çıktı:Christopher Nolan.Büyük bir efsanenin düştüğü durumu kabullenemeyen Nolan, üzerinde uzun zamandır çalıştığı Batman Projesi’ne hayat vermek için kolları sıvadı.Üç film çekecekti.Bruce Wayne’nin nasıl Batman’e dönüştüğünden başlayarak efsaneyi tekrar hak ettiği yere taşıyacaktı.Üçlemenin ilk filmi olan ve bizi her şeyin başlangıcına götürdüğü “Batman Begins”, 2005 yılında vizyona girdi.Filmi izlediğimizde Nolan’ı ayakta alkışlamaya başlamıştık.Yaratılan dünyanın atmosferi, tam olması gerektiği gibi karanlık ve kasvetliydi.İzleyiciyi rahatsız ediyor,sarıyor ve geriyordu.Hikayenin havası bu atmosfere paralel olarak belli bir ağırlığa ve ciddiyete sahipti,cıvıklığa ve saçma esprilere yer yoktu.İşte nihayet istenen gerçekleşmişti.Batman’in hayranları böyle bir hikaye anlatımı ve atmosfer bekliyordu.Yaratılan dünyanın ve hikayenin kusursuzluğunu doğru cast seçimiyle de pekiştirmişti Nolan.Başrolde yer alan Chrtistian Bale, adeta Bruce Wayne olmak için yaratılmıştı.Şimdi veya sonra hiçbir oyuncu bu role onun kadar yakışamayacaktı.Nolan’ın casttaki nokta atışları bununla da kalmıyor,Micheal Caine ve Morgan Freeman gibi büyük ustalarla çalışarak onları bir kez daha devleştiriyordu.Batman efsanesi “Batman Başlıyor” ile gerçek anlamda yeniden başlıyordu.

3 sene sonra,2008 yılında projenin ikinci filmi “The Dark Knight” meraklı bir bekleyişin ardından beyaz perdedeki yerini aldı.İşte bu film Batman tarihinde bir çığır açtı.Adeta yer yerinden oynadı.Hiç düşmeyen temposu,muhteşem kurgusu ve olağanüstü oyunculuk performansları ile yanına bile yaklaşılamayacak bir başarı elde etti.Çok kısa sürede büyük başyapıtlar arasına girdi.IMDB top 250’de 8.9 puanla 8. sırada yerini aldı.Filmin çekimlerinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra hayata veda eden Heath Ledger, Joker rolünde sergilediği kelimelerle anlatılması çok zor olan bir oyunculuk başarısı ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı”nı kazandı.Her şeyiyle unutulmaz bir film olmuştu The Dark Knight.Christopher Nolan yerin dibine batmış bir kahramanı,oradan alıp en tepeye çıkarmayı başarmıştı.Saygı duyulmayan bir palyaçoyu,kudretli Kara Şövalye’ye dönüştürmüştü.Kaybedilen tüm imaj ve saygınlık onun sayesinde geri gelmişti.



Şimdi bizler Nolan’ın çektiği son Batman filmi, The Dark Knight Rises’ı izlemek için gün sayıyoruz.Yapım ABD’de 20 Temmuz’da,ülkemizde ise 27 Temmuz’da gösterime girecek.Özellikle benim gibi bir Batman fanatiği için efsanenin sona ereceği bu eseri beklemek hem zor, hem de üzücü.Bir daha Nolan elinden çıkacak bir Batman filmi izleyemeyecek olmak adama koyuyor.Ancak her başlangıcın bir sonu olduğu gerçeği kaçınılmaz.Seriye muhteşem bir nokta konacağı su götürmez, en azından bu içimi rahatlatıyor.

Kısaca sizlere Batman efsanesinin sinema macerasını anlatmaya çalıştım.İyi başlayıp yerin dibine giren, ancak en sonunda hak ettiği yer olan zirveye çıkan bir macera.Beğendiğinizi umuyorum.Bu aralar çok yazamasam da The Dark Knight Rises öncesi böyle bir şey karalamam gerekiyordu.İçimdeki rahatlıkla buralardan bir süreliğine ayrılıyor ve önümüzdeki ay yeniden görüşelim diyerek yazıyı noktalıyorum.

19 Nisan 2012 Perşembe

PORTRE : EN İYİSİ CHRISTIAN BALE



Bazı insanlar vardır,öyle herkes gibi olamazlar.Olağandışı ve farklı halleriyle herkesin arasından sıyrılıverirler.Yenilikçi olup tüm ezberleri bozarlar.Bu yüzden de her zaman zirvededirler.İşte Christian Bale bu insanlardan biridir benim için.Oyunculuk konusunda okeye dönmektedir.Sıradan biri değil bahsettiğim.Profesyonelliğe farklı bir bakış açısı getiren,rolü için sağlığını bile tehlikeye atarak aktörlüğün kitabını her anlamda baştan yazan bir adamdan söz ediyorum.

Günümüzün en başarılı oyuncularından biri olan Christian Bale,30 Ocak 1974 tarihinde Pembrokeshire-Galler’de dünyaya geldi.4 kardeşten en küçüğü olan Bale’in annesi sirkte çalışan bir görevliyken,babası pilottu.

Ailesi nedeniyle dünyanın farklı ülkelerinde büyüyen Bale,küçüklükten itibaren oyunculuğa ilgi duymaya başlamıştı.İlk önceleri tv reklamlarında rol alarak bu dünyaya adım attı.Daha sonra,1986 yılında Anastasia:The Mistery of Anna isimli bir tv filmine geçiş yaparak ilk uzun metraj deneyimini tatmış oldu.

Henüz 13 yaşındaydı belki ama yeteneği olduğunu göstermeyi başarıyordu.1987 yılında Anastasia filminden rol arkadaşı Amy Irving aracılığıyla çağımızın en iyi yönetmenlerinden biri olan Steven Spielberg ile tanıştı.Küçük adam kabiliyetiyle Spielberg’i etkilemeyi başarmıştı.Bu sayede usta yönetmenin yeni filmi Empire of the Sun kadrosunda yer buldu ve ilk kez bir sinema filminde rol almış oldu.Bu filmdeki performansı sayesinde National Board of Review of Motion Pictures töreninde en iyi genç yıldız ödülünü aldı.



Genç oyuncunun önü bu filmden sonra açılmaya başladı.Kariyerine Swing Kids ve Little Woman filmleriyle devam etti.1998 yılında ise Empire of the Sun’dan sonraki en önemli rolünü oynadığı Velvet Goldmine ile karşımıza çıktı.Bu filmde ünlü rock yıldızı Brian Slade’in kariyerini araştıran gazeteci Arthur Stuart karakterini canlandırdı.

Bale artık oyunculuğunu daha fazla öne çıkaracak,ağır roller istiyordu.Her türlü karakteri canlandırabilecek bir aktör haline gelmişti çünkü.Ayrıca çok gözü karaydı.Rolünün gerektirdiği her koşula profesyonelce uyum sağlayabilirdi.Bunun için her türlü fiziksel değişime hazırdı,vücudunu her şekle sokabilirdi.Onda gerçek bir oyuncuda ihtiyaç duyulan her şey mevcuttu.Fark edilmesinin vakti gelmişti.

Tüm bu isteklerini karşılayacak ve ona büyük bir ün kazandırarak 2000’li yıllara damga vurmasını sağlayan süreci başlatacak film,işte tam bu zamanlarda kapısını çaldı:American Psycho.Mükemmellik hastası ve saplantılı bir ruhu olan seri katil Patrick Bateman’ı canlandıracağı kitap uyarlaması American Psycho,onun için çok büyük bir şanstı.Bu şansı da son derece iyi kullandı.Böylesine obsesif ve komplike bir karakteri inanılmaz bir oyunculuk kalitesiyle canlandıran Bale,en çok aranan aktörler arasına girmeyi artık başarmıştı.

Bale'in American Psycho'daki rolü gereği muhteşem bir vücuda sahip olması şarttı.Bunun için de aylar süren uzun ve zorlu bir antrenman evresinden geçti.Fiziğiyle oyuncak gibi oynamaya ilk bu filmde başladı.


American Psycho ile adı iyice duyulan aktör,Shaft ve Captain Corelli’s Mandolin filmlerinde rol aldıktan sonra birazcık aksiyona kaydı.Oynadığı en kötü filmlerden biri olan Reign of Fire’dan hemen sonra,2002 yılında ilginç bir filmden teklif aldı:Equilibrium.Hissetmenin veya herhangi bir insani duygu sahibi olmanın yasaklandığı,distopik bir dünyadaki olayları konu alan bu filmin türü bilim kurgu-aksiyondu.Bale’in hikayenin geçtiği dünyada huzuru sağlamak için görevli rahiplerden birini canlandırdığı Equilibrium,o zamanlar bir Matrix kopyası olarak görülüyordu.Ancak yaratılış süreci Matrix’den daha eski olduğundan bu çok yanlış bir kanıydı.Özellikle Gun Kata adı verilen ve ellerde silah varken yapılan yakın dövüş sahnesiyle ses getirmişti film.Sonuç olarak bu farklı yapımda da kendini güzel bir şekilde test etmiş oldu Bale.

2004 senesine gelindiğinde Christian Bale’i,kendisini her şekilde tatmin edeceği bir rol bekliyordu.The Machinist filminde hayat verdiği Trevor Reznik,Patrick Bateman ile birlikte canlandırdığı en derin iki karakterden biriydi.Bilmediği bir nedenden dolayı 1 sene boyunca hiç uyuyamayan makinist Reznik’in karmaşık aklını ve hastalıklı düşünce yapısını üstün bir performansla izleyiciye yansıttı.Rahatsız adam profilindeki ağır rollerde ustalaştığını bir kez daha kanıtlıyordu herkese.

Son derece sağlam bir kurguya sahip,etkileyici bir gerilim olan The Machinist filminin Bale için önemli bir yanı daha vardı.Canlandırdığı karakterin ruhsal ağırlığının yanında fiziksel handikapları da mevcuttu.1 sene boyunca uyumamış olan Reznik aşırı kilo kaybetmiş bir adamdı.O yüzden Bale da aynı fiziksel yapıya kavuşmalıydı.Sırf bu yüzden günde sadece 1 adet elma ve ton balığı yiyerek tam 28.5 kilo verdi,yaklaşık 53 kiloya indi.Kendisi 49 kiloya düşmek istemiş fakat doktorları izin vermemişti.Görüntüsü dehşet verici şekilde değişmişti.Kemikleri dışarıdan rahatça sayılabiliyordu.Bu fiziksel değişimi işini ne kadar önemsediğini gösteriyordu.Profesyonelliğin ötesinde bir çalışma anlayışı olduğunu herkes görmüş oldu bu filmde.


Christian Bale’i artık bilen biliyordu fakat kendisini dünyanın en ünlü aktörlerinden biri yapacak proje 2005 yılında karşısına çıktı.Christopher Nolan’ın tekrar beyaz perdeye taşıyacağı Batman üçlemesinde Bruce Wayne rolünü Bale kapıyordu.Seçmelere ilk geldiği anda bu işi almıştı zaten.O ana kadar çekilen filmlerde Bruce Wayne’i üç ayrı oyuncu canlandırdı ancak bu role en çok yakışan açık ara kendisiydi.Christian Bale artık Bateman’dan Batman’e dönüşüyordu.

Projenin ilk filmi olan Batman Begins ile The Machinist arasında yaklaşık 4 aylık bir süre vardı ve Bale aşırı zayıf durumdaydı.Bu fizik yapısıyla bir süper kahramanı canlandırması mümkün değildi ve kısa sürede hazır hale gelmesi gerekiyordu.Bale vücuduyla ne kadar kolay oynayabildiğini bir kez daha göstererek bu 4 aylık süre içerisinde 30 kilo aldı.Kaslarını geliştirdi ve harika bir endama kavuştu.Artık suçla savaşmaya hazırdı.

Batman Begins’den sonra artık herkes onu konuşmaya başlamıştı.Aynı sene içinde Harsh Times ve The New World gibi ses getiren iki filmde rol aldı.Bir yıl sonra,2006’da yine fiziğini zorlayacağı bir yapım olan Rescue Dawn’da başrol oynadı.Vietnam Savaşı’nda uçağının düşmesi sonucu esir alınan bir Amerikan askerini canlandırdığı film için 60 kiloya düştü.Artık bu kilo alıp verme olayını asansör gibi kullanmaya başlamıştı.Bunu keyifle yapıyordu.

Aynı yıl,yani 2006’da benim sinemaya bakış açımı değiştiren o mükemmel filmde başrol oynadı:The Prestige.Ölümcül bir rekabete tutuşan iki ilizyonistin hikayesini konu alan filmde, rol arkadaşları Hugh Jackman ve Michael Caine ile birlikte adeta oyunculuk dersi verdi.O kadar doğal bir hali vardı ki sanki oynamıyor,olayı gerçekten yaşıyordu.Bir kitap uyarlaması olan The Prestige,bence hala Christopher Nolan’ın çektiği en iyi filmdir.

         Christian Bale'in The Machinist ile Batman Begins arasında geçen süredeki inanılmaz değişimi


Bale hiç durmuyor ve değişik türdeki filmlerde rol almaya devam ediyordu.2007 yılında bir Western filmi olan 3:10 to Yuma’da usta oyuncu Russell Crowe’la birlikte kamera karşısına geçti.İkili üst düzey performanslarıyla şahane bir iş çıkarırken,filmi de en iyiler listesine sokmayı başardılar.Defalarca izlenesi bir yapım olan 3:10 to Yuma’nın yeri benim için çok ayrıdır.

Aynı yıl I’m Not There'de rol aldıktan sonra asıl beklenen filmine sıra geldi.2008 yılı bir çok sinemasever için çok önemliydi çünkü Batman’in yeni filmi The Dark Knight uzun bir bekleyişin ardından gösterime giriyordu.Filmin fanatikleri günler öncesinde yer ayırtmış,bu sinema şölenini beklemeye başlamıştı.Sadece yakın zamanın değil tüm sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olmayı başaran The Dark Knight,milyonlarca dolar hasılat yaparak en çok kazanan filmler listesinde de kendine üst sıralardan yer buldu.Film zihinlerden silinmeyecek bir efsaneye dönüştü.

Christian Bale,The Dark Knight’da ikinci kez Batman rolüyle kamera karşısına geçmiş ve yine iyi bir iş çıkarmıştı.Joker’i canlandırdığı performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazanan merhum Heath Ledger’in gölgesinde kalmış gibi gözükse de filmin asıl yıldızı yine oydu.En başarılı Bruce Wayne olduğu tescillenmişti.O artık nam-ı diğer Kara Şövalye’ydi.

Her gittiği yerde Batman olarak anılan usta oyuncu,2009 yılında bir başka efsane olmuş rolü canlandırmak için teklif aldı.Tarihin en iyi ve dikkat çekici filmlerinden biri olan Terminator’ün dördüncü filmi Terminator:Salvation’da John Connor karakterine hayat verecekti.Yapım yüksek gişe yapmış olmasına rağmen beklentilerin altında kalsa da Bale için değişik ve özel bir tecrübe oldu.Filmin setinde çalışan ışıkçılardan biriyle girmiş olduğu küfürlü söz düellosunun ses kayıtları ise günlerce konuşuldu.

Yine 2009’da,Public Enemies adlı filmde bu kez Johnny Depp ile başrolleri paylaştı.1930’ların en ünlü gangsterlerinden biri olan John Dillinger’ın hayatının anlatıldığı filmde FBI ajanı Melvin Purvis karakterini canlandırdı.Johnny Depp ile iyi bir takım oluşturmuşlardı.Film çok başarılı olmasa da akıllarda yer etti.




Bunca başarılı role imza atıp harika oyunculuklar sergilemesine rağmen bir türlü Akademi’nin gözüne girememişti Bale.Yığınla başarılı performansı varken bazılarında Oscar’a aday bile gösterilmemişti.Hakkının yendiği herkesin ortak düşüncesiydi artık.Ancak Bale hiç yılmadı ve sonunda şeytanın bacağını 2010 yılında The Fighter’daki rolüyle kırdı.Bir kez daha 60’lı kilolara indiği filmdeki rahatsız adam Dicky Eklund performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazandı.Bu ödül ona verilmeseydi hakikaten kan çıkardı.Son zamanlarda gösterilen en iyi oyunculuk performanslarından biriydi.

IMDB tarafından 40 yaşın altındaki en iyi aktör seçilen bu muhteşem oyuncu,şu sıralar Batman olarak son kez kamera karşısına geçtiği The Dark Knight Rises filminin Temmuz ayında gösterime girmesini bekliyor.

Bale’in bilinmeyen bir kaç yönünden de bahsedelim.Kendisi 2000 yılından beri Sandra Blazic ile evli.Atları çok seviyor,aynı zamanda çok da iyi bir binici.Aktivist olarak bir çok organizasyonda yer almakta.Kırmızı eti ise ağzına sürmüyor.

Christian Bale son yılların bana göre en başarılı oyuncusu.İşine kendini adamış gerçek bir profesyonel.Aktörlük artık onun yaşamı olmuş.Oynayarak nefes alıyor adeta.İzleyenleri her seferinde kendisine hayran bırakmayı başarıyor.Kötü filmi neredeyse yok,onun olduğu yapımdan başarısızlık uzak oluyor.Hangi filmde yer alırsa alsın izlemeden duramayacağım adamlardan.İyi ki oyuncu olmuş diyor ve bir ara onunla karşılıklı sohbet etme dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.


Christopher Nolan hakkında geniş bilgi veren portre yazımı da dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.


4 Mart 2012 Pazar

PORTRE : HOLLYWOOD’UN DAHİSİ CHRISTOPHER NOLAN



Film çekmek dünya üzerinde yapılabilecek en güzel işlerden biridir kesinlikle.Beyinlerden kamera önüne akan bir fikri canlandırmak,bir dünya yaratıp hikayeye yön vermek muhteşem bir şey olmalı.İşte bunu en iyi şekilde başaranlardan biri Christopher Nolan.Sadece yönetmen değil eşsiz bir senarist ayrıca.Kurgu konusunda ustalaşmış,filmlerinde yarattığı dünya ve atmosfer sayesinde izleyiciyi içine çekmeyi her seferinde başarmış bir İngiliz.Çektiği 7 filmden 5’i IMDB Top 250 listesinde bulunan bir isim.Anormal,yenilikçi,sıra dışı,yaratıcı...Kimse Hollywood’un bu yeni prensine boşuna dahi demiyor anlayacağınız.

Şu sıralar adından en çok söz ettiren yönetmen olan Nolan 30 Temmuz 1970’de Londra’da doğdu.Babası İngiliz bir reklam yazarı,annesi Amerikalı bir hostesti.Yönetmenlik küçük yaşlarda ilgisini çekmeye başlamıştı.7 yaşındayken babasının kamerasıyla ilk kısa metrajlı filmini çekti.O zaman karar vermişti.Eğitimini de bu yönde alacaktı.

Orta öğrenimini Haileybury and Imperial Service College’de tamamladıktan sonra lisans eğitimi için University College London’a geçti.Burada İngiliz Edebiyatı okudu.Yönetmenlik ve senaristliğe iyice alışmaya başlamıştı.Okulda sürekli kısa metrajlı filmler çekiyordu.İleride adından çok söz ettirecek bir yönetmene dönüşmesinin tohumları atılıyordu.Sırada ilk uzun metrajlı film deneyimi vardı artık.
 

1997’de film prodüktörü Emma Thomas ile evlenen Christopher Nolan kafayı Graham Swift’in “Waterland” eserine takmıştı o sıralar.Romandaki “eşzamanlılık” öğelerine -bunun etkilerini kendisinin tüm eserlerinde görebiliyoruz zaten- kafa yoruyordu.Nolan eser üzerine yoğunlaşmışken bir gün evine hırsız girdi.Bu olaydan etkilenen yönetmen ilk özgün senaryosu olan Following’i yazdı.Hikayesinde işsiz bir yazarın,insanların evlerine gizlice girip hayatlarının ayrıntılarını çalmasını anlatıyordu.1998 yılında ise bu hikayeyi beyaz perdeye aktararak ilk uzun metrajlı filmini çekti.

Following’de Nolan’ın şimdiki tarzını göremiyorduk tam.Onun sıra dışı aklının yapabilecekleri bunların çok daha ötesindeydi.O da bunu biliyor ve herkese dehasını göstermek istiyordu.İşte Christopher Nolan’ın adını tüm dünyaya duyurduğu yapım o dönemde hayat buldu:Memento.

2000 yılında “Memento Mori” isimli kısa hikayeden beyaz perdeye uyarladığı Memento,sinema tarihinin en sıra dışı filmlerinden biri oldu.Nolan’ın hikayeyi tersten anlatarak muhteşem bir kurgu başarısı gösterdiği filmin yankıları tüm dünyayı sardı.Yönetmenin dehası hakkında ilk o yıllarda konuşulmaya başlanmıştı.

Memento sayesinde artık tüm dünya tarafından tanınan yönetmen 2002’de daha önce Norveç versiyonu yapılmış,Al Pacino,Robin Williams ve Hilary Swank’in yer aldığı Insomnia filmini tamamladı.İki Los Angeles cinayet masası dedektifinin 17 yaşındaki bir kızın öldürülmesini araştırdığı yapım ilgi gördü fakat insanlar hala Memento’nun sarsıcı etkisindeydi ve yeterince tatmin olmadı.
 

Ve Christopher Nolan bu filmden sonra kafasındaki çılgın projeyi hayata geçirmek için kolları sıvadı.Hedefte bu sefer çok daha dikkat çekici birinin hikayesi vardı:Bruce Wayne,yani nam-ı değer Batman.Daha önce 2 farklı yönetmen tarafından sinemaya aktarılan bu süper kahraman hikayesi özellikle Joel Schumacher’in çektiği filmlerle adeta mundar edilmişti.Batman’in karizması yerle bir olmuş,ağır başlı bir kahraman yerine tam bir şaklaban olmuştu.Bu nedenle Batman projesi son derece riskliydi ancak birinin Bruce Wayne’e kaybettiği itibarını geri kazandırması şarttı.Bunu yapacak kişi de Christopher Nolan’dan başkası değildi.

Üç filmlik bir seriden oluşacak Batman projesinin ilk ayağı olan Batman Begins 2005 yılında gösterime girdi.Usta oyuncuların bir araya toplandığı yapım özlenen Batman’i geri getirmekle kalmadı,daha da öteye taşıdı.Suçla mücadelenin en büyük simgesi hak ettiği yeri nihayet bulmuştu.Eski versiyonlardaki renkli ve esprili yapı yerini olması gereken karanlık atmosfere bırakmıştı.Yenilikçi yönünü çok iyi gösteren Christopher Nolan bu işin de altından başarıyla kalktı.

Batman Begins’den yalnızca bir sene sonra,2006’da benim sinemaya bakış açımı değiştiren filmi yaptı:The Prestige.Christopher Priest’ın romanından uyarlanan ve iki ilizyonist arasındaki rekabeti anlatan film tam anlamıyla başyapıt mertebesine yükseldi.Oyunculukları,karanlık atmosferi,kusursuz kurgusu ve eşsiz finaliyle o zamana kadar yapılan en kaliteli eserlerden biriydi.Yüz kere de izlense tüyleri diken diken eden,hep aynı muhteşem hissi veren nadir filmlerdendi.Nolan,The Prestige’le herkese uyarlama senaryo nasıl olur gösterdi.Film benim için hala kainatın en iyisi ve bu yeri bir başkasının alması çok zor.
 

Artık Christopher Nolan kendini herkese kanıtlamıştı.Ne zaman film yapacağı merakla beklenir oldu.İsmi en büyük yönetmenlerin yanında hatta önünde zikredilmeye başlandı.Dev bir isim olmuştu ve yürümeye devam ediyordu.

2008 yılında sıra tekrar Batman’e gelmişti.Serinin ikinci filmi The Dark Knight duyurulduğunda yer yerinden oynadı.İlk geldiği gün gösterime girdiği ülkelerin salonlarında izdiham yaşandı.The Dark Knight’ı izleyen herkes onun sadece bir süper kahraman filmi olmadığını gördü.Bundan çok daha öteydi.Nolan bu hikayeyi başka bir boyuta taşıyor,yeni bir başyapıt yaratıyordu.90’larda yerin dibine sokulan bir ucubeyken Nolan’la herkesin tüylerini diken diken eden bir efsaneye dönüşmüştü artık.Durdurulamazdı.

2010 senesinde ise ortalığı karıştırmak için geri döndü başarılı yönetmen.Bu sefer hepsinden farklı ve sarsıcı bir yapımla geliyordu.Tozu dumana katmak ve insanların kafalarını allak bullak etmek vardı aklında.Yeni filminin adı Inception’dı.O zamana kadar yapılmışlar arasındaki en farklısı buydu.Uzun süredir hayata geçirmeyi planladığı,tepeden tırnağa kendisinin yazdığı bilim kurguyla karışık bir maceraydı bu.Rüyalar üzerine kurulu bir macera.Nolan Inception’la öyle bir dünya yarattı ki,filmi izleyenler günlerce etkisinden kurtulamadı.Üzerinde teoriler ve tahminler yürütüldü,günlerce felsefesi tartışıldı.Usta yönetmen sıra dışı işlerine bir yenisini eklemişti.Artık tüm dünya Christopher Nolan diyor başka bir şey demiyordu.

Şu günlerde ise bu dahi adam Batman projesinin son filmi “The Dark Knight Rises” üzerinde çalışıyor.Yapım Temmuz ayında gösterime girecek.
 

Christopher Nolan filmlerinde aynı öğeler üzerinde duran,kendine has bir yönetmen.Hikayelerini ustalıkla kurgulamayı artık çocuk oyuncağı haline getirmiş durumda.Kafa karıştırmayı çok seviyor.İnsanların akıllarının çalışmasını ve meşgul olmasını hedefliyor.Twistler ve gizem her eserinde mevcut.Ama benim Nolan’ı asıl sevmemin sebebi filmlerinin hepsinde karanlık bir atmosferin hakim olması.Film noir tarzına yaklaşan,kasvetli havanın var olduğu dünyaları yaratmayı çok iyi başarabiliyor.Bütün filmlerinde bunu görebiliyoruz.Örnek vermek gerekirse Gotham City’i kafamda nasıl canlandırdıysam aynen o şekilde yaratmış,kasvetli ve can sıkıcı.Karanlık bir atmosferin gerekli olduğu yerlere o kadar dozunda dokunuyor ki hayran kalmamak elde değil.Sonuç olarak şaşırtmacalı kurgular,gizem ve karanlık atmosfer Nolan’ın tarzı ve işi.

Gelelim bu deha ile ilgili bilmediğimiz bir kaç yöne.Kendisi renk körü,kırmızı ve yeşili göremiyor.James Bond’u çok seviyor ve onun bir filmini çekmek istiyor.Stanley Kubrick ve Ridley Scott hayranı.Ayrıca 3 boyutlu film teknolojisi gözlüklerden kurtulana kadar böyle bir film çekmeyeceğini açıkladı.Kısacası bu tarz filmlere karşı.

Christopher Nolan yönetmen ve senarist olarak tam bir dahi.Eline aldığı her türlü projeyi başyapıt yapabilmekte.Eğer o bir film çekmişse hiç düşünmeden gidilir,orası kesin.Yaşayan yönetmenler içinde benim için en iyisi ve öyle kalmaya devam edecek.Akademi ne kadar hakkını yese de izleyicileri onu gereken yere çoktan koydu.”In Nolan,we trust” diyerek yazıyı sonlandırıyorum.

27 Şubat 2012 Pazartesi

84. OSCAR ÖDÜLLERİ : NE DEDİK,NE OLDU



Ve nihayet uzun süredir beklenen Oscar töreni sonucunda sinemanın en prestijli ödülleri sahiplerini buldu.Geceye 5’er Oscar alan The Artist ve Hugo damgasını vurdu.Ana ödülleri The Artist toplarken,teknik dallarda beklenildiği gibi Hugo başarılı oldu.Geçen seneki gibi büyük bir çekişmenin yaşanmadığı,neredeyse hiç sürprizin olmadığı bir tören izledik.Törenden önce twitter’da bazı tahminler yapmıştım.12 dalda yaptığım bu tahminlerin 10’unu tutturmuş bulunuyorum.Önce tahminlerime ve sonuçlara bakalım,daha sonra da geceyi şöyle bir yorumlayalım.


EN İYİ FİLM

Ne Dedim : The Artist
Ne Oldu: The Artist
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Hugo

Kazananı tahmin etmenin zor olmadığı bir daldı.The Artist bu dalda çok ağır basıyordu.BAFTA’daki zaferi zaten bu ödülün habercisiydi.Gerçekten başarılı bir film ama fazla abartmaya da gerek yok.Ödülü aldı çünkü bu sene büyük bir rakibi yoktu.Geçen sene aday olmuş olsaydı onca güçlü yapım arasından bu ödülü alamayabilirdi.Hugo da çok başarılı bir filmdi ancak çok orijinal olan ve sinema sanatının en çıplak halini izleyiciye başarıyla sunan The Artist’in gerisinde kaldı.Sonuç olarak The Artist bu ödülü sonuna kadar hak etti diyebiliriz

EN İYİ YÖNETMEN


Ne Dedim : Michel Hazanavicius – The Artist
Ne Oldu : Michel Hazanavicius – The Artist
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Martin Scorsese - Hugo

Yine BAFTA'da olduğu gibi The Artist’in başarıya ulaştığı bir dal.Bu ödülü kazananın En İyi Film'i de aldığını biliyoruz.Martin Scorsese’nin adaylar arasında olmasıyla çekişme beklenen dalda ödülü ondan daha çok hak ettiğini düşündüğüm Michel Hazanavicius kazandı.Scorsese Hugo’da yine çok başarılı bir iş çıkarmasına rağmen,Hazanavicius’un The Artist’teki tarzı ve seyirciye hakimiyeti karşısında duramayacaktı.Sonuçta yine hak edilmiş bir ödül var elimizde.


EN İYİ ERKEK OYUNCU

Ne Dedim : Jean Dujardin – The Artist
Ne Oldu : Jean Dujardin –The Artist
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Brad Pitt – Moneyball

Yine kazananın diğerlerine çok ağır bastığı dallardan biri.Lamı cimi yok.Jean Dujardin bu ödülü sonuna kadar hak etti.Ben filmi izlerken kendisinden gözlerimi alamamıştım.Gary Oldman’ın Tinker Tailor Soldier Spy’daki oyunculuğunda fazla göze batan bir şey yoktu.Çok daha başarılı olduğu filmlerde aday olarak gösterilmeyen (başta Léon) Oldman’a,Akademi’nin bir lütufta bulunduğunu düşünüyorum.Dujardin olmasaydı ödülü Moneyball’daki performansıyla Brad Pitt almalıydı.


EN İYİ KADIN OYUNCU

Ne Dedim : Meryl Streep – The Iron Lady
Ne Oldu : Meryl Streep – The Iron Lady
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Viola Davis – The Help

Ödülü Viola Davis alır diyenler yanıldılar.Başından beri Meryl Streep demiştik.Streep bu performansıyla karşımızda dururken başka bir şey düşünmek olanaksızdı.Son derece vasat bir filmi gözümüzü kırpmadan izleten bir insandan bahsediyoruz.Böyle bir filmle de ödül almak sadece ona nasip olurdu herhalde.Tartışmasız hak edene gitti.


EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

Ne Dedim : Christopher Plummer - Beginners
Ne Oldu : Christopher Plummer - Beginners
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Jonah Hill – Moneyball

Belki de en garanti daldı.Herkesin tahmini aynıydı.Fazla söze gerek yok,Plummer bu ödülü alan en yaşlı adam olurken bu sonucu da hak etti.

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU


Ne Dedim : Octavia Spencer – The Help
Ne Oldu : Octavia Spencer – The Help
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Bérénice Bejo – The Artist

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında olduğu gibi kazanan belli gibiydi.Octavia Spencer tartışmasız favoriydi ve kazandı.Ödülü aldıktan sonraki hali görülmeye değerdi.

  
EN İYİ UYARLAMA SENARYO

Ne Dedim : The Descendants
Ne Oldu : The Descendants
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Tinker Tailor Soldier Spy

Burada da tahmin etmenin zor olmadığı bir galip görüyoruz.Diğerleri aralarında yarışırken The Descendants hak ettiği ödülü alıp gitti.Eğer aday olmasaydı Hugo’nun aksine Tinker Tailor Soldier Spy’a gitmeliydi bence bu ödül.


EN İYİ ÖZGÜN SENARYO

Ne Dedim : Midnight In Paris
Ne Oldu : Midnight In Paris
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : The Artist

Bu dalda hiç birini beğenmediğim adaylar arasında daha başarılı olandan yana kullanmıştım tercihimi.Diğer sıradan senaryoların yanında yaratıcı olan bir tek Midnight In Paris’ti.Burada yine Woody Allen farkı galip geldi.The Artist’e karşı kaybetmesini beklemek biraz hayalperestlik olurdu.Sonuç olarak hak edildi.


EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ / SİNEMATOGRAFİ

Ne Dedim : The Tree of Life
Ne Oldu : Hugo

Gecenin en büyük sürprizinin yaşandığı daldayız şimdi.Gözüm kapalı The Tree of Life’a gider dediğim ödülü Hugo kazandı.Akademi bu dalda adeta ters köşe yaptı diyebiliriz.Gecede içime sinmeyen tek ödüldür belki de.Bu ödülü kesinlikle ve kesinlikle The Tree of Life almalıydı,ötesi yok.Hakkının sonuna kadar yendiğini düşünüyorum.

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ

Ne Dedim : Hugo
Ne Oldu : Hugo
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : Midnight In Paris

Bas bas Hugo diye bağıran bir daldı.Midnight In Paris de bu alanda başarılıydı fakat Hugo karşısında hiç şansı yoktu.Gecenin en isabetli kararlarından biriydi kesinlikle.

EN İYİ KURGU

Ne Dedim : Hugo
Ne Oldu : The Girl With The Dragon Tattoo

Yine Akademi’nin şaşırtan kararlarındandı.Genelde bu dal En İyi Film’i etkileyen dallar arasında gösterilir ancak ben The Artist’e hiç şans vermediğim için Hugo tahmininde bulundum.Akademi’nin The Girl With The Dragon Tattoo’ya çok az adaylık vererek önemsemediğini düşündüğüm için bu sonuç aklımdan geçmezdi.Sonuç olarak hak ettiğini düşündüğüm bir yere gittiği için sorun yok.

EN İYİ MÜZİK

Ne Dedim : The Artist
Ne Oldu : The Artist
Ödülü Alan Aday Olmasaydı Kim Almalıydı : War Horse

John Williams’la War Horse’un sürpriz yapabileceği düşünülse de ödül yine gitmesi gereken yere gitti.Tahmin edildiği gibi The Artist burada da sonuca ulaştı.


Diğer dallarda ise tahmin yürütmeye çok gerek yoktu,ödüllerin nereye gideceği belli gibiydi.


En İyi Kostüm: The Artist
En İyi Makyaj: The Iron Lady
En İyi Ses Kurgusu: Hugo
En İyi Ses Miksajı: Hugo
En İyi Görsel Efekt: Hugo
En İyi Şarkı: Man or Muppet (The Muppets)
En İyi Kısa Film: The Shore
En İyi Belgesel (Kısa Metraj): Saving Face
En İyi Animasyon (Kısa Metraj): The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore
En İyi Belgesel: Undefeated
En İyi Animasyon: Rango
En İyi Yabancı Film: A Separation (İran)


Biraz da gece hakkında konuşalım.Görüldüğü üzere Hugo,büyük ödüllerde The Artist’in hep bir adım gerisinde kalmış,arkasından takip etmiş.Eğer The Artist aday olmasaydı bir Titanic veya Ben-Hur şovu izleyebilirdik ondan.

Bu seneki ödül töreniyle ilgili gözüme çarpan başka bir şeyi paylaşmak istiyorum.Şunu artık çok iyi biliyoruz ki Akademi,Martin Scorsese ve Christopher Nolan’a çok sıcak bakmıyor.Şu zaman kadar çok iyi eserler yaratan bu ikili ne yazık ki hep Akademi’nin ilgisiz yanıyla karşılaştı.Scorsese bu duvarı ancak yıllar sonra The Departed ile yıkabildi.Nolan’ın The Prestige’ine yapılanları ve geçen sene Inception’la En İyi Yönetmen Oscarı’na aday bile gösterilmediğini biliyoruz.Madalyonun öbür yüzünde ise Akademi,David Fincher’a hep ılımlı yaklaşıp her defasında şans verdi.Bunu geçen sene The Social Network gibi Akademi’nin hiç de tarzı olmayan bir yapımı büyük dalların en güçlü adayları arasında göstermesiyle çok net göze soktu.O zaman anladık ki Akademi film değil yönetmen seçiyor.Ancak bu sene o düşünceyi tamamen yıktılar.Fincher’ın iddialı yapımı The Girl With The Dragon Tattoo’yu neredeyse yok saydılar.Güçlü dallardan sadece En İyi Kadın Oyuncu’da yer bulabildi film.Bu durum bana Akademi’nin de değişmekte olabileceğini düşündürdü.İlerleyen yılarda öyle mi oldu göreceğiz.

Onun dışında The Girl With The Dragon Tattoo ile Tinker Tailor Soldier Spy’ın neden En İyi Film ödülüne aday olmadığını anlayan beri gelsin.



Neyse.Yazımın sonuna geldim.Geçen seneki tadı vermese de töreni yine soluksuz izledik.Biz Oscar’ı yeni atlatmışken şimdiden önümüzdeki yıl için hazırlıklar başladı.Bundan daha iyi geçmesini dilediğim 2012 töreninde yine görüşürüz umarım.





24 Şubat 2012 Cuma

EN İYİ FİLM OSCARLARI (1927 - 2010)


Bizim için pazarı pazartesiye bağlayacak gecede gerçekleşecek 84.Oscar Ödül Töreni'ne çok az kaldı.Heyecan dorukta.Birbirinden güzel ödüllerin verileceği gecenin en önemli ve prestijli heykelciği tabi ki "En İyi Film Oscarı".Ben de bugün size 1927'den 2010'a kadar olan sürede bu ödülü kazanan filmleri hatırlatmak istedim.Buyurun,keyifle izleyin.




Ve 2011 yılı için bu filmlerin yanına The Artist gelecek.Peki hak ediyor mu? Kesinlikle.

11 Ocak 2012 Çarşamba

OSCAR HEYECANI SARDI DÖRT BİR YANIMI


26 Şubat tarihinde düzenlenecek 84. Oscar Ödül Töreni’nin şov fragmanı yayınlandı.Bu yıl programı,bu görevi daha önce de yapmış Billy Crystal sunacak.İş yüzünden ilk kez canlı olarak izleyemeyeceğim Oscar töreni olması beni ayrıca üzmekte.Buyurun efendim.




28 Aralık 2011 Çarşamba

2012’NİN BEKLENEN FİLMLERİ

Sinema açısından muhteşem geçen 2010 senesinin ardından 2011 yılı beni fazla tatmin etmedi açıkçası.2010’daki kadar akılda kalıcı filmle tanışamadık ancak 2012 yılının şimdiden hareketli geçeceği belli oluyor.Bir çok önemli yapım yeni yılda gösterime girmeye hazırlanırken beni de 2012 için heyecanlandırıyor.Bu nedenle bugünkü yazımda yeni yılın en çok dikkat çekecek filmlerini yazmaya karar verdim.Gün geçtikçe bugün bahsedeceğim eserlere yenileri de eklenecektir,bundan emin olabiliriz.Hollywood yeni sene için gümbür gümbür gelirken biz de şuan elimizde neler var bir bakalım.




The Expendables 2 : Eski ve yeni aksiyon filmi yıldızlarını bir araya toplayarak inanılmaz sükse yapan yapımın devam filmi 2012’de gösterime giriyor.Geçtiğimiz yıl oyuncu kadrosuna bakarak sinemaya koşturduğumuz filmin devamı olan The Expendables 2,bu kadroyu genişleterek beklentileri daha da yukarı çekmekte.İyice yıldızlar karmasına dönen yapımın oyuncuları arasında filmin yapımcılığını ve senaristliğini üstlenen Sylvester Stallone’nin yanı sıra Jason Statham,Dolph Lundgren,Jet Li,Chuck Norris,Bruce Willis,Jean-Claude Van Damme ve Arnold Schwarzenegger yer alıyor.Ben özellikle Chuck Norris’i çok merak etmekteyim.Yine aksiyona bol bol doyacağımız bu iddialı filmin Ağustos 2012’de gösterime girmesi planlanıyor.Merakla bekliyoruz.















The Dark Knight Rises : Christopher Nolan’ın tekrar dirilttiği Batman efsanesinin maalesef sonuna geliyoruz.Batman Begins ile başlayıp tarihin en iyi yapımlarından  biri olan The Dark Knight ile devam eden seri,üçüncü film olan The Dark Knight Rises’ın gelişiyle sona erecek. Önceki filmlerden tanıdığımız Christian Bale,Michael Caine,Gary Oldman ve Morgan Freeman’ın yer aldığı oyuncu kadrosuna yeni yıldızlar eklenmiş durumda.Tom Hardy baş düşman Bane’i canlandırırken,Anne Hathaway seksi Catwoman olarak karşımıza çıkıyor.Nolan’ın Inception’da beraber çalıştığı ikili Joseph Gordon-Levitt ile Marion Cotillard da bu final bölümünde kadroda yer alıyor.Levitt John Blake,Oscar’lı Cotillard ise Bruce Wayne’in sevgilisi Miranda Tate rolünü kapmış durumda.Yapılan araştırmalar sonucu şu ana kadar en çok beklenilen film unvanını eline geçiren yapım 27 Temmuz 2012’de gösterime girecek.Önümüzdeki yılın tartışmasız en bomba filmi.











The Hobbit : An Unexpected Journey : Önümüzdeki seneyi sallayacak bir başka yapım daha.Tarihin en başarılı kitabı Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı J.R.R. Tolkien’ın diğer bir eseri olan The Hobbit,ilk bölümüyle beyaz perdeye merhaba diyor.Film ilk duyurulduğundan beri heyecanımız katlanarak artmıştı.Geçtiğimiz günlerde yayınlanan fragmanla bu heyecanımız artık doruk noktaya ulaşmış durumda.Yapım,Frodo Baggins’in amcası Bilbo Baggins’in güç yüzüğünü nasıl ele geçirdiğini bizlere aktaracak.Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde  rol alan Elijah Wood,Ian McKellen,Cate Blanchett,Hugo Weaving ve Orlando Bloom gibi isimler bu yapımda da yer alıyor.Başroldeki Frodo’nun amcası Bilbo rolünü ise Martin Freeman oynuyor.Filmin yönetmen koltuğunda Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi yine Peter Jackson var.Bir efsaneyi daha beyaz perdede izleme şansı bulacağımız yapım 2012’nin sonunda,aralık ayında gösterime girecek.Önümüzde daha çok zaman olmasına rağmen sanki yarın gelecekmiş gibi heyecanlanmaktayım.











Prometheus : Uzun süredir adam gibi bilim kurgu izleyemeyen bünyelere ilaç gibi gelecek Prometheus.En azından benim ilk izlenimim öyle oldu filmin fragmanını görünce.Yönetmen koltuğundaki usta isim Ridley Scott,”Kingdom of Heaven” ve “Body of Lies” gibi filmlerin ardından yeniden özüne dönmüş anlaşılan.”Alien” ve “Blade Runner” gibi iki kült bilim kurgu eserini bize sunmuş olan Scott,bu sefer de hedefi tam on ikiden vuracak gibi.Filmin hikayesi de merak uyandıran cinsten.Bir grup gezgin,Dünya’da insanlığın başlangıcına dair ipuçları bulur ve bu ipuçları onları tüm insanlık için savaşmalarını gerektirecek karanlık bir maceranın içine çeker.Charlize Theron,Noomi Rapace,Guy Pearce ve Patrick Wilson gibi hem farklı hem de ilginç bir oyuncu kadrosuyla gelen film,2012 yazında gösterime girecek.Şimdiden heyecan ve merak içinde beklemekteyim Prometheus’u.












The Hangover Part III : Son yılların en komik serisi The Hangover, yeni yılda üçüncü ve son filmiyle karşımızda olacak.Harika senaryo ve kurgusuyla bizleri gülmekten kırıp geçiren serinin bu son halkası,ilk iki filmden çok daha farklı bir senaryoya sahip olacakmış.Zach Galifianakis’in canlandırdığı Alan karakterinin akıl hastanesine düşmesini ve diğerlerinin onu kurtarmaya çalışmasını konu alacak yapımın,Alan ağırlıklı ilerleyeceği gelen bilgiler arasında.Filmin oyuncularından Bradley Cooper’ın yaptığı açıklamaya göre çekimler Eylül 2012’de başlayacakmış.Muhteşem bir eserin yine bizi beklediğinden eminim.Kesinlikle kaçmaz.












Ayrıca Türkiye’de 13 Ocak’ta gösterime girecek “The Girl With The Dragon Tattoo” ile ilgili Ekim ayındaki yazımı buradan okuyabilirsiniz.Onu da çok bekledik.Oscar’ın en iddialı adaylarından.


2012 filmleri şu anda bile şahane gözüküyor.İnşallah sayılı gün çabuk geçer de onlara bir an önce kavuşuruz.