Aylar önce Alcatraz dizisinin haberini bu sayfalarda
vermiştim.Şimdi karşımızda yine bir J.J. Abrams dizisi duruyor.Distopik bir
dünyada geçecek olan Revolution adlı bu yeni bilim-kurgu dizisi, özellikle
ilginç konusu ve hikayesiyle bekleneni veremeyen Alcatraz’ın hayal kırıklığını
unutturacak gibi duruyor.Supernatural dizisinin yaratıcısı Eric Kripke ile
birlikte bu yola baş koyan Abrams, Lost’taki o muhteşem havayı tekrar
yakalayabilmek için ter dökecek.
Madem ilginç konu dedik, ilk olarak oradan başlayalım
anlatmaya.İnsanlar günlük yaşantılarını normal bir şekilde sürdürürlerken,
dünya üzerinde enerji olarak adlandırılan her şey aniden yok olur.Elektrik tarihe karışır.Araçlar çalışmaz,uçaklar uçmaz hatta piller bile işe
yaramaz hale gelir.Günümüzde enerji ile çalışan her şey işlevsiz kalır.Dünya
karanlığa ve kocaman bir bilinmezliğin içine gömülür.
Nasıl meydana geldiği anlaşılamayan bu olaydan 15 sene sonra
dünya artık o modern görünümünü tamamen kaybetmiştir.Enerjinin olmayışı dünyayı
viran etmiş, neredeyse ilk var olduğu zamanlardaki haline
geriletmiştir.Hükümetler çökmüş,siyasetçiler yok olmuş,günümüzdeki işleyiş
kaybolmuştur.Yerlerine kendi düzenlerini kendileri sağlayan derebeyler ve
lordlar türemiştir.Güven ortamı tamamen ortadan kalkmış,dünya bir anlamda vahşi
batıya dönmüştür.
İşte dizimizin hikayesi tam bu noktadan sonra
başlıyor.Açıkçası post apokaliptik bir dönemde geçen bu distopik macera beni
fazlasıyla cezbetti.Konu seçimi bence şahane olmuş.Özellikle fragmanı izlerken
çok heyecanlandığımı söylemeliyim.Enerji kesintisi sonucu dünyanın dönüştüğü o
hali ve atmosferi çok hoşuma gitti.Günümüzdeki o keşmekeşliğinin ve
gürültüsünün gidip yerine çöller ve bitkilerden oluşan sessiz bir yaşam
alanının gelmesi acayip keyif verici ve heyecanlandırıcı olmuş.Ayrıca
insanların enerjinin kaybolduğu ve güvenliğin olmadığı bu ortamda, yeniden
kılıç ve yay gibi silahlara ihtiyaç duymaları benim ilgimi en çok çeken şey
oldu dizi adına.Buna paralel olarak çok güzel dövüş sahneleri izleyeceğimizi
fragmandan anladık.Dizide kullanılan efektlerin ve sinematografisinin de çok
başarılı göründüğünü söylemek gerek.
Bu yeni Abrams dizisinden beklentilerimizi yükselten önemli
noktalardan biri de önceden belirttiğim gibi Eric Kripke.Supernatural’ın
yaratıcısı Kripke’nin varlığı bu yapıma başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.Eğer
Supernatural’daki başarısını buraya yansıtıp Abrams ile iyi bir ikili
olabilirse adından çok söz edeceğimiz bir yapıma tanıklık edebiliriz.
Oyuncu kadrosuna bakalım biraz da.Twilight serisinde
izlediğimiz Billy Burke yetişkin başrol olarak karşımıza çıkıyor.Güzelliği
gözlerimizi kamaştıran Tracy Spiridakos esas kızı oynayacak.Fragmandan
anladığım kadarıyla JD Pardo da esas oğlan Nate rolünde.Adları duyulmamış daha
bir çok oyuncuyu kadrosunda bulunduran Revolution başarılı olursa bu isimlerin
bir çoğu belki de dünyaca ün kazanıp yollarına devam edecekler.
Bu adı duyulmamış oyuncu kadrosuna ve son derece heyecan
verici hikayeye şekil verecek isim ise Iron Man filmlerinin yönetmeni Jon
Favreau.Artık bu çalışmayı vezir mi eder, rezil mi eder göreceğiz.
Revolution ilk izlenim olarak çok heyecan verici durmakta.İyi bir hikaye
devamı yaratılabilirse çok güzel şeyler çıkarılabilecek bir konuya
sahip.Lost’tan sonra bir türlü dikiş tutturamayan (Fringe’i sevemedim,
sevemeyeceğim de) Abrams, inşallah bu diziyi Alcatraz da yaptığı gibi
mahvetmez.İlk bölümü 17 Eylül’de NBC’de yayınlanacak Revolution'ı merakla bekliyoruz.
"Çünkü o bizim kahramanımız değil.O sessiz bir gardiyan.Uyanık bir koruyucu.O, Kara Şövalye."
Ve bitti...Christopher Nolan’ın yerin dibine batmış Batman’i yeniden efsaneleştirdiği Kara Şövalye serisi,ülkemizde geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren üçüncü ve son film The Dark Knight Rises ile sona erdi. İçimiz acıyor,canımız yanıyor.Bir daha Nolan imzalı Batman filmi izleyemeyeceğiz çünkü.Sinema tarihinin en iyi işlerinden birine,bir süper kahraman hikayesinden çok daha öte,gerçek anlamda bir sanat eserine tanıklık edecek kadar şanslıydık en azından.Bunun haklı gururunu yaşamaktayız.
Tam 4 sene bekledik The Dark Knight Rises’ı.Muhteşem bir eser olan The Dark Knight’tan sonra tüm Batman hayranları serinin son filmine odaklanmıştı.Yapım,ABD’de ülkemizden 1 hafta önce gösterime girmiş olduğundan dünyada ilk izleyenlerden biri olamadık belki ama Türkiye’nin ilklerinden olabilmek adına geçtiğimiz Cuma sinema salonlarında yerimizi aldık. Bir efsanenin bitişine şahit olacaktık artık.Büyük bir Batman ve Nolan fanatiği olarak ben, aylarca zor sabretmiştim.Gösterimin ilk günü bu büyük yapımı iştahla seyrettim.Ancak ilk defa bir Nolan filminden tatmin olmayarak salondan ayrıldım.Efsanevi Kara Şövalye serisi çok daha epik bir sonla veda etmeliydi beyaz perdeye.Yine ortaya çok güzel bir iş çıkmış ancak ağzımızda buruk bir tat kalmıştı.Bir çok Batman fanatiği de benim gibi tatmin olmamıştı.İstediğimiz,beklentilerimizi sonuna kadar karşılayacak son bu değildi.
Final bölümünün hikayesine kısaca değinelim önce.Batman'in,Harvey Dent'in tüm suçlarını üzerine alarak ortadan kaybolmasının üzerinden 8 yıl geçmiştir.O günden sonra kimse kendisini görmemiştir.Herkes Batman'in devrinin bittiğine inanmaktadır artık.Bruce Wayne ise odasına kapanmış,dışarı adımını dahi atmamıştır.En yakınları bile (Alfred hariç) kendisini yıllardır görmemiştir.Wayne artık Gotham'ın Batman'e ihtiyacı olmadığını düşünmektedir.Geride kalan 8 sene boyunca Gotham sözde tüm kötülük ve yolsuzluklardan arınmıştır.Ama bu barış dönemi daha uzun sürmez.Bir zamanlar Wayne'in de içinde bulunduğu Gölgeler Birliği'ne ait üyelerden biri olan Bane,Gotham'ı yok etmek için şehre ayak basar.Batman'in daha önce yapmayı reddettiği şeyi başarmak için koca bir orduyla işe koyulur.Gotham'ın Kara Şövalye'ye ihtiyacı olduğunu gören Bruce Wayne,yeniden kahraman kimliğine bürünerek Bane ile yüzleşmek için geri döner.
Şimdi gelelim neden tam anlamıyla tatmin olmadığımıza.İlk olarak filmin benim için 2 parçaya ayrıldığını söylemem lazım.İlk parça filmin aradan önceki,ikinci parça ise aradan sonraki bölümüydü.Ara öncesindeki bölüm tam anlamıyla kusursuzdu (buraya sonradan değineceğim).Ancak aradan sonraki bölümde sanki yönetmen koltuğundaki Nolan yerinden kalkmış,oraya başka biri oturmuştu.İlk yarı beklentileri en üst düzeye çıkarmayı başaran film,ikinci yarı hızla irtifa kaybetmişti.Gerçekten iki yarı arasında bu denli büyük bir fark vardı.Belki de bizim için dananın kuyruğunun koptuğu an o araydı.
Öncelikle senaryoya değinelim.Sadece bu filminkine değil,Nolan’ın yazdığı ve katkıda bulunduğu tüm senaryolara bakarsak olağanüstü işler çıkardığını görebiliriz.Memento,The Prestige,Inception,Batman Begins ve The Dark Knight diye saymamıza gerek bile yok aslında.Hepsi hikaye ve senaryo anlamında orijinal olduğu kadar sıradışı işler.Böyle insanüstü yazabilen birinden doğal olarak yine öyle bir çalışma bekliyor insan.Çünkü Nolan bizi buna alıştırdı.Ancak bu dahi senarist The Dark Knight Rises’da kendinden beklenmeyecek sıradanlıkta bir iş çıkarmış (Jonathan Nolan’ı da dahil etmeliyiz bu senaryo olayına aslında).80’ler ve 90’larda izlediğimiz aksiyon filmlerinde kullanılan ve günümüzde artık neredeyse hiç rastlamadığımız büyük klişeleri bu epik yapıma yerleştirmiş.Bunu başka bir senarist yapsa fazla takmaz,geçeriz belki ama altında Nolan imzası olunca hepimiz şaşırıyoruz.Senaryoyu sadece bu serinin ilk iki filmiyle karşılaştırdığımızda bile kalite olarak onların gerisinde kaldığını görebiliyoruz.Bu klişelerle dolu senaryo hem filmin, hem de serinin kalitesini biraz aşağıya çekiyor.
İnsanlığı yok edecek saatli bir bomba,yaşamak için bu bombayı imha etme zorunluluğu ve bunun son saniyede başarılıp herkesin kurtarılması klişeleri yıllar önce kullanımdan kalkmıştı.Nolan niçin böyle bir yol izledi anlamak zor gerçekten.Artı esas kızın kahramanı öptüğü,yani Batman ve Catwoman’ın öpüşme sahnesi Nolan’a hiç yakışmamış.O sahne klişe değil klişe ötesi.Ayrıca Miranda Tate’in aslında Talia Al Ghul olduğu son saniye twisti bence gereksiz olmuş.Nedeni hem Miranda, hem de Talia’nın yeterli karakter derinliğini yakalayamamış olmasıdır.Bu yüzden seyirci pek etkilenmedi açıkçası.
Nolan’ın yarattığı Batman serisinde öne çıkan en önemli özelliklerden biri de filmlerin içinde yoğun bir felsefenin olmasıydı.Bu güzel özellik aslında seriyi bir süper kahraman hikayesinden çıkararak çok daha öteye taşıyan temel öğeydi.Filmlere ağırlık ve ciddiyet katıyor,Batman’in ve hatta tüm karakterlerin belli idealler doğrultusunda ilerlediklerini simgeliyordu.Bu da seyirci üzerindeki algıyı çok daha fazla arttırıyordu.Bunun mükemmel örneklerini Batman Begins ve The Dark Knight’da görebiliyorduk.Batman Begins’de başkalarının korkusu olabilmek için önce herkesin kendi korkularından arınması ve her suç işleyenin adilce yargılanması gerektiğine parmak basılıyordu.The Dark Knight’da ise felsefe öğeleri ve alt metinler çok daha fazlaydı.Joker’in her sözü ayrı bir ders niteliğindeydi.En iyilerin bile düşebilecek olması,bazı suçluların paradan çok farklı şeylere değer vermesi,düzene çomak sokulduğunda herkesin kaosa sürüklenmesi gibi ilginç tespitlere yer veriliyordu.Yine aynı filmde Harvey Dent ve Batman’in bir çok mesajı gözümüze soktuğunu görebiliyorduk.The Dark Knight Rises’da bu felsefi değerlerin çok daha az olduğu net bir şekilde ortada.Diğer filmlerde gördüklerimizin yanında yetersiz kalmış.İlk iki filmde tamamen felsefe öğeleriyle yoğrulan bünyeler doğal olarak bu filmde tatmin olmuyor.Sanki Nolan bu anlamdaki her şeyi önceki eserlerinde harcamış,bu filme bir şey kalmamış.Son film adına dikkatimi en net şekilde çeken şeylerden biri işte bu felsefe noksanlığıydı.
Yine ilk iki filme bakarak dikkat çekeceğim,tatmin olmadığım bir yan var.Nolan,Kara Şövalye serisinde hep az karakterli,kalabalık olmayan hikayelere imza atıyordu.Böylece karakterleri bizlere derinlemesine yansıtıyor,altlarını net bir şekilde doldurabiliyordu.Ancak The Dark Knight Rises’da, bu anlamda yine Nolan’a uymayacak hamlelere tanık olduk.Alışık olmadığımız bir karakter bolluğu ve bu karakterlerin havada kalma durumu var.Altları dolmamış,derinleşme sınırlı.Filmin villainı Bane güzel durmuş fakat tam anlamıyla oturmuş mu orası soru işareti.İlk yarı şahane bir Bane izlerken ikinci yarı o havasının kalmadığı,sıradan bir karaktere dönüşmeye başladığı gözlerden kaçmadı.Oysa durup The Dark Knight’daki Joker’e baktığımızda efsaneleşmiş bir villain görüyoruz.Filmin villain konusunda tam tatmin etmediği ortada.Gelelim Blake karakterine.Niye,ne amaçla var çözemedim.Hiçbir işe yaramıyor,hikayede en ufak bir ağırlığı yok.Hiç olmasa kimse fark etmeyecek bile.Bir tek son sahnesi şaşırtıyor o kadar,onun dışında çok boş kalmış.Keza Miranda da öyle.Senaryo içindeki ani twist onu da kurtaramıyor,altı boş bir şekilde hikayede süzülüyor.Bir tek Catwoman tatmin etti beni.Gerisi yeterli derinleşmeyi sağlayamamış hikayede.
Buraya kadar okuyanlar filmle ilgili yanlış kanıya kapılabilirler.Dikkat edilirse tatmin olmadığımız yanlar hep serinin diğer filmleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor.Ama bu filme objektif bakmak için tek başına bir esermiş gibi incelemek lazım.Nolan bu zamana kadar öylesine mükemmel işler çıkardı ki en ufak bir sapma gösterince böyle harika bir filmden bile tatmin olamıyoruz.Evet, film tek başına harika,nefes kesici.Yine bir süper kahraman hikayesinden çok daha fazlasını alıyoruz The Dark Knight Rises’dan.Tempo yine durmuyor,duygularımız coşuyor.Bir kereden fazla gidilip izlenecek bir iş var yine önümüzde.
İyi yanlara devam edelim.Yazının başında da söylediğim gibi filmin aradan önceki bölümü kusursuzdu.Açılış sahnesi,Batman’in 8 sene aradan sonra Gotham’da ilk göründüğü an,o ilk görünüş anında duyduğumuz heyecan,Bane ve Batman’in ilk karşılaştığı sahne,o karşılaşma sonundaki Batman’in çaresizlik ve umutsuzluk hissi. Sonlara geldiğimizde içimizi kaplayan burukluk,hüzün,üzüntü.Bir efsanenin bitişine tanık olmanın verdiği gurur.Bunların hepsi muazzamdı.Tüm bu duyguları bize yaşattığı için Nolan’ı ne kadar tebrik edip alkışlasak azdır.
Oyunculuklar ile ilgili birkaç kelam etmeden olmaz.The Dark Knight Rises’da bu anlamda iki kişi öne çıkıyor:Catwoman rolündeki Anne Hathaway ve canımız,ciğerimiz Alfred’imiz Michael Caine.Anne Hathaway ismi ilk açıklandığında herkes burun kıvırmıştı.Bu zamana kadar çok başarılı bir işte yer almamış,izleyici tarafından da çok sevilmeyen biri olan Hathaway,filmin en istenmeyen oyuncusuydu.Ne yalan söyleyeyim ben de hiç beğenmezdim kendisini.Ancak filmi izleyince Nolan’ın bir bildiği olduğunu yine anladık.Hathaway beklentilerin çok çok üstünde bir oyunculuk performansı sergilemiş.Filmde benim için en olmuş karakter Catwoman’dı ve bunun mimarı Anne Hathaway’di.Kendisine bakış açım bu film sayesinde değişti.Michael Caine’e zaten kimsenin kalkıp iyi bir şey söylemek bile haddi değil.Sadece böyle muazzam bir oyuncuyu bize her filminde izleme şansı verdiği için Christopher Nolan’a teşekkür etmeliyiz.Büyük ustanın filmde öyle iki sahnesi var ki, herkesi hüngür hüngür ağlatabilir.Gerçekten o sahneleri ömrüm boyunca unutamayacağım.Kendisini izleyebilmek bile çok büyük bir onur.
-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------
Filmin sonunda Batman ölmüyor.Bilindiği üzere filmin son sahnelerinde teknik elemanlar Fox’a, Batman’in yeni oyuncağı Bat’e 6 ay önce otomatik pilot yüklenmiş olduğu haberini veriyorlar.İşlemin de bizzat Bruce Wayne tarafından yapıldığını söylüyorlar.Bu da demek oluyor ki Batman bombayı denizin üzerine götürüyor,Bat’i otomatik pilota alıp kendisi araçtan çıkıyor.Bomba Batman Bat’in içinde değilken patlıyor.Yani Alfred’in son sahnede Bruce Wayne’i kafede gördüğü an gerçek.
-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------
Özetle biz Batman ve Nolan severler için çok tatmin edici bir son olmasa da tek başına bakıldığında yine harika bir film olduğu aşikar The Dark Knight Rises’ın.Biz sadece seriye yakışan çok daha epik bir son bekliyorduk.Diğerlerine göre daha az doyduk diyelim.Belki beklentilerimiz inanılmaz yüksekti,belki fazla abarttık ancak işin başında Nolan olunca da kendimizde hata bulamıyoruz.Bizi sıradışı işlerine kendisi alıştırdı.Yine de beklentilerimizin tam olarak oturması adına sinemada 1-2 defa daha izlemek gerekli diye düşünüyorum.Ancak şimdi her şeyi unutalım.Bizler muazzam bir projenin,bence sinema tarihinin en başarılı serisinin (buna Matrix,Star Wars ve The Lord of The Rings serileri de dahil) bitişine tanıklık ettik.2005’de başlayıp 2012’de sona eren,7 senelik bu masalsı destanı bize sunan herkese çok ama çok büyük bir teşekkürü göndermek boynumuzun borcu.Tüm Batman hayranları olarak bu projede emeği geçen herkesi kutluyor,bizleri yeni işleriyle yeniden sevindirmelerini diliyoruz.Büyük oyuncu Heath Ledger’ı anarken yazıma son veriyorum tüm Batman ve sinema severler.
Hurafelere ve batıl inançlara bayılan bir milletiz.Acayip
hoşumuza gidiyor böyle şeylere inanmak.Gece rüya anlatılmaz,sakız
çiğnenmez,tırnak kesilmez.Dolap kapakları açık bırakılmaz,şeytan girer.Merdiven
altından geçilmez,kara kedi görülürse saç tutulur vs..13. Cuma da böyle bir şey
işte,yabancı kökenli bir batıl inanç.Neymiş efendim, uğursuz günmüş.Haydi
oradan,halt etmişler.Benim için 13. Cuma gayet şahane bir gün
artık.Uğursuzluğunu geç, o kadar uğurlu geldi ki.Belki de yaşayacağım en harika
şeyin başlangıcı olacak.13’lere,Cuma’lara bakış açım artık çok
farklı.Heyecan,mutluluk ve belki de inanmadığım aşkın simgesi olmaya aday benim
için.
Ne yalan söyleyeyim,benim de hoşuma giderdi bu 13. Cuma
olayı.Garip bir heyecan olurdu o gün.Herkes bundan bahseder ,”oğlum başımıza ne
gelecek acaba” diyerek eğlenceli dakikalar geçirirdi.Yaşanan her olay bu
uğursuz güne bağlanırdı.Saçma sapandı belki ama eğlence çıkıyordu millete işte.
Artık bu düşünceler benim için geride kaldı.Bundan sonra Cuma
günü ne zaman ayın 13’üne denk gelse farklı şeyler hissedeceğim.Uzun süre sonra
birini sevmeye başladım çünkü.İçim içime sığmıyor,aklım yerinde durmuyor.Her
şeyin başlangıcı işte bu uğursuz denilen gün oldu ya,işin tadı ayrı bir
arttı.Güzel bir başlangıcın yanında, yaşanan şeyin bir anısı da olacak hep.Bu
insana çok güzel hissettiriyor.Belki de geleceğimi
etkileyecek,hissetmediklerimi hissettirecek,yapmadıklarımı yaptıracak
duyguların temeli o gün atılmış oldu.Keyfini anlatamam.
Sözün özü seviyorum blogum.Özlediğim duygulara sahibim ve
hepsi bu uğursuz 13. Cuma’da gerçekleşti.Yabancı dostlarımız kusura bakmasınlar
ama ben bu tabuyu yıktım artık.Bu günün uğursuz bir gün olmadığını net bir
şekilde gösterdim,en azından kendime.Bundan sonra uğursuzlukmuş,oymuş,buymuş
vız gelir,tırıs gider benim için.13 sayısıyla yaşamayı öğrenmeye
başlayacağım.Ayrıca herkes için kendimi de feda ediyorum bir yandan.İnsanlık
adına bir test gibi görün bunu.Bu kadar 13’ün içinde yaşayacak biri olarak bana
bir şey olmazsa kimseye olmaz:) Bekleyip göreceğiz.
Hala bu güne uğursuz mu diyorlar ? Haydi oradan be.
Yarasa adam efsanesi çok uzun yıllar önce çizgi roman olarak hayatımıza
girdiğinde, belki de hiç kimse bu kadar büyük bir fenomene dönüşeceğini tahmin edemezdi.Evet, dünya literatüründe yığınla süper kahraman hikayesi var ancak
Batman hepsinden bir adım önde oldu her zaman.Hep bir farklıydı.Baş karakterin
diğer süper kahramanlar gibi olağanüstü güçlerinin olmaması,yaşananların daha
karanlık ve ciddi bir dünyada geçmesi, çok derin ve ustaca tasarlanmış
düşmanlarla bezenmiş olması bu hayal ürününü rahatlıkla ön plana
çıkarabiliyordu.En önemli özelliği ise gerçeğe yakın,şiddet içeren,çetrefilli
hikayesiyle aslında sadece çocuk ve gençlere değil, yetişkinlere de hitap
etmesiydi.Hatta en çok bu yaşça büyük kesim tarafından sahipleniliyordu.Bu da Batman’in
çok geniş bir kitleye ulaşmasını sağlıyordu.Yarasa adama olan
ilgi her geçen gün artıyordu.Çizgi roman ve çizgi filmler kimseye yetmiyordu
artık.Batman’in beyaz perdeye çıkma zamanı gelmişti.
80’lerin sonuna gelindiğinde Batman’in ilk defa sinemaya aktarılmasına
karar verildi.Yönetmen koltuğuna oturması için ise bu tarz filmlerde
ustalaşmış,büyük isimlerden biri seçilmişti:Tim Burton.İlk başlarda Burton’un
Batman hikayesini nasıl yorumlayacağı merak ediliyordu.Kimlere rol verecek,nasıl bir dünya yaratacaktı? Bu konulara dikkat etmesi gerekiyordu.Bruce Wayne rolü için
Michael Keaton’ı uygun gördü.1989 ve 1992’de çektiği iki Batman filminde de
onunla çalıştı.Hikayenin geçtiği dünyaya bakıldığında ise Burton'un tasarladığı Gotham şehrinin karanlık bir atmosferi olduğu, ancak bunun dozunun tatmin edici olmadığı görülüyordu.Hikayedeki karakterler bu karanlık havadan nasiplerini alsalar da bir
yanları mizah kokuyordu.Bu durum hem Batman karakterinde, hem de villainlerde
hissedebiliyordu.Zıt özellikleri bir bünyede dengelemeye çalışmıştı
Burton.Yönetmenin bu yorumunu çok içime sindirmesem de (karanlık taraf çok daha
fazla baskın olmalıydı ki nitekim Nolan’ın dünyası böyle) ilk deneme için
başarılı denebilirdi.1989’da “Batman” adıyla gösterime giren birinci filmde
Batman’in baş düşmanı Joker rolünde bir efsane olan Jack Nicholson arz-ı endam
ediyordu.İnanılmaz bir Joker yorumu izlediğimiz bu performans, filmi tekrar
tekrar izlememizi sağlamıştı o zamanlar.1992’de ise Burton’un ikinci film olan
“Batman Returns” gösterime girdi.Bu defa Micheal Keaton’un yanında Kedikadın
olarak Michelle Pfeiffer,Penguen olarak Danny DeVito ve Max Shreck olarak
Christopher Walken yer alıyordu.İlk film kadar olmasa da bu yapımın da ses getirdiğini söyleyebiliriz.
Her şey güzel giderken Batman destanının başına
çok büyük bir talihsizlik gelecekti.Bu talihsizliğin adı bir sonraki iki Batman
filmini çekecek olan yönetmen Joel Schumacher’di.Schumacher sanki Yarasaadam
efsanesini ve mirasını yok etmek için bu işi almıştı.Çektiği filmler o kadar
berbattı ki bu durumu anlatmak için kelimeler
yetersiz kalıyordu.Projede rol alan bir çok dünya starı oyuncu da
arada kaynıyor,kariyelerine kara bir leke ekliyorlardı.İlk olarak 1995’te
çektiği “Batman Forever” sayesinde bu acı gerçek yüzümüze tokat gibi
çarptı.Burton tarafından yaratılan Batman dünyasının o hafif kasvetli ve karanlık havası uçup gitmiş,yerine son
derece ciddiyetsiz,her yeri rengarenk,aslıyla alakası olmayan bir saçmalık
gelmişti.Yaratılan karakterler katlanılmayacak kadar cıvıktı.Bu cıvıklık ve
ciddiyetsizlik tüm filmin tamamını ele geçirmişti.Sanki televizyonlarda
ratingin düşük olduğu saatlerde yayınlanan kalitesiz bir komedi filmi
izliyorduk.Yapımda Bruce Wayne rolünü Val Kilmer oynuyordu.Bana göre filmin
belki de tek elle tutulur denilebilecek yeri buydu.Kilmer, Wayne kimliğine tam oturmasa da çok sırıtmamış,idare etmişti.Diğer rollerde
ise çok ünlü Hollywood yıldızları yer alıyordu.Two-Face’i Tommy Lee
Jones,Riddler’ı Jim Carrey,Dr. Chase Meridian’ı ise Nicole Kidman
canlandırıyordu.Hepsinin performansı başarılıydı (Nicole Kidman güzelliğiyle
insanın başını döndürür bu filmde) ancak film rezalet olunca hepsi birer
şaklabana dönüşmüştü.Batman Forever, büyük bir hayal kırıklığı yaratarak sinema
salonlarına veda etmişti.
Herkes bundan daha kötüsü yapılabilir mi derken Schumacher onu da
başardı.1997’de çekilen serinin dördüncü,yönetmenin ikinci filmi olan “Batman
& Robin”, sadece Batman serisinin değil, tüm sinema tarihinin en berbat
yapımlarından biri olarak kayıtlara geçti.Batman Forever’daki o cıvıklık ve
renklilik bu yapımda da aynen devam ederken, üzerine başka kalitesiz unsurlar
da eklenmişti.Yönetmen bu çalışmaya “ne kadar villain varsa doldurayım,bu
karakterlere de ünlü oyuncularla hayat vereyim” gibi saçma sapan bir
stratejiyle yaklaşınca olanlar olmuştu.Karışık pizza gibi ne olduğu belirsiz ve
kalitesiz bir iş çıkmıştı ortaya.Özellikle Bruce Wayne rolünü George Clooney’e
vermek başlı başına yanlıştı.Fiziksel olarak alakası yoktu bir kere.Oyuncu
olarak da rolüne hiç oturmuyordu.Clooney’nin bu filmde rol alması, gelmiş
geçmiş en kötü Bruce Wayne olarak hatırlanmasına neden olacaktı.Ona eşlik eden
Uma Thurman,Arnold Schwarzenegger ve Alicia Silverstone gibi yıldızlar da bir önceki filmde rol alan meslektaşlarıyla aynı kaderi paylaştılar,bu rezilliğe ortak
oldular.Adeta film değil işkence olan bu yapımın ardından Batman efsanesi tam
anlamıyla yerin dibine girmişti.Saygınlığı kalmamış,palyaçodan farksız bir hale
gelmişti.Bu büyük başarısızlık, oluşması yıllar sürmüş önemli bir imajı yerle
bir etmişti.Uzun bir süre kimse Batman’in adını anmadı.Artık bu defter kapanmıştı.
Son filmlerin üzerinden yıllar geçmiş,Batman artık
unutulmuştu.Unutulmasa bile, en son yaşanan felaketten sonra kimse bu adalet savunucusuna tekrar
hayat vermeye cesaret edemiyordu.Tam o zamanlarda Yarasaadam’ın başına
gelenleri içerlediğini düşündüğüm gerçek bir kahraman ortaya çıktı:Christopher
Nolan.Büyük bir efsanenin düştüğü durumu kabullenemeyen Nolan, üzerinde uzun
zamandır çalıştığı Batman Projesi’ne hayat vermek için kolları sıvadı.Üç film
çekecekti.Bruce Wayne’nin nasıl Batman’e dönüştüğünden başlayarak efsaneyi
tekrar hak ettiği yere taşıyacaktı.Üçlemenin ilk filmi olan ve bizi her şeyin
başlangıcına götürdüğü “Batman Begins”, 2005 yılında vizyona girdi.Filmi
izlediğimizde Nolan’ı ayakta alkışlamaya başlamıştık.Yaratılan dünyanın
atmosferi, tam olması gerektiği gibi karanlık ve kasvetliydi.İzleyiciyi rahatsız ediyor,sarıyor ve geriyordu.Hikayenin havası
bu atmosfere paralel olarak belli bir ağırlığa ve ciddiyete sahipti,cıvıklığa ve saçma esprilere yer yoktu.İşte nihayet istenen gerçekleşmişti.Batman’in hayranları böyle
bir hikaye anlatımı ve atmosfer bekliyordu.Yaratılan dünyanın ve hikayenin
kusursuzluğunu doğru cast seçimiyle de pekiştirmişti Nolan.Başrolde yer alan
Chrtistian Bale, adeta Bruce Wayne olmak için yaratılmıştı.Şimdi veya sonra
hiçbir oyuncu bu role onun kadar yakışamayacaktı.Nolan’ın casttaki nokta
atışları bununla da kalmıyor,Micheal Caine ve Morgan Freeman gibi büyük
ustalarla çalışarak onları bir kez daha devleştiriyordu.Batman efsanesi
“Batman Başlıyor” ile gerçek anlamda yeniden başlıyordu.
3 sene sonra,2008 yılında projenin ikinci filmi “The Dark Knight”
meraklı bir bekleyişin ardından beyaz perdedeki yerini aldı.İşte bu film Batman
tarihinde bir çığır açtı.Adeta yer yerinden oynadı.Hiç düşmeyen
temposu,muhteşem kurgusu ve olağanüstü oyunculuk performansları ile yanına bile yaklaşılamayacak bir başarı elde etti.Çok kısa sürede büyük
başyapıtlar arasına girdi.IMDB top 250’de 8.9 puanla 8. sırada yerini aldı.Filmin çekimlerinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra hayata veda eden Heath Ledger, Joker rolünde
sergilediği kelimelerle anlatılması çok zor olan bir oyunculuk başarısı ile “En
İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı”nı kazandı.Her şeyiyle unutulmaz bir film
olmuştu The Dark Knight.Christopher Nolan yerin dibine batmış bir
kahramanı,oradan alıp en tepeye çıkarmayı başarmıştı.Saygı duyulmayan bir
palyaçoyu,kudretli Kara Şövalye’ye dönüştürmüştü.Kaybedilen tüm imaj ve
saygınlık onun sayesinde geri gelmişti.
Şimdi bizler Nolan’ın çektiği son Batman filmi, The Dark Knight Rises’ı
izlemek için gün sayıyoruz.Yapım ABD’de 20 Temmuz’da,ülkemizde ise 27 Temmuz’da
gösterime girecek.Özellikle benim gibi bir Batman fanatiği için efsanenin sona
ereceği bu eseri beklemek hem zor, hem de üzücü.Bir daha Nolan elinden çıkacak
bir Batman filmi izleyemeyecek olmak adama koyuyor.Ancak her başlangıcın bir
sonu olduğu gerçeği kaçınılmaz.Seriye muhteşem bir nokta konacağı su götürmez,
en azından bu içimi rahatlatıyor.
Kısaca sizlere Batman efsanesinin sinema macerasını anlatmaya
çalıştım.İyi başlayıp yerin dibine giren, ancak en sonunda hak ettiği yer olan
zirveye çıkan bir macera.Beğendiğinizi umuyorum.Bu aralar çok yazamasam da The
Dark Knight Rises öncesi böyle bir şey karalamam gerekiyordu.İçimdeki
rahatlıkla buralardan bir süreliğine ayrılıyor ve önümüzdeki ay yeniden
görüşelim diyerek yazıyı noktalıyorum.
HBO’nun kısa sezonlu yaz dizisi True Blood,geçtiğimiz pazar
günü yayınlanan bölümüyle 5. sezonuna start verdi.Bon Temps’li vampirler tekrar
işlerinin başında.Yine heyecanlı ve zevkli bölümlerle dolu bir sezon bizi
bekliyor.
Son birkaç yıldır vampir filmleri revaçtaydı.Dizi
yapımcıları da bundan nemalanmak için Buffy serisiyle işin içine
girmişlerdi.Ondan sonrası da kabak çiçeği gibi açıldı.Artık nereye baksanız
gözünüze vampirleri konu alan yapımlar çarpıyor.Sinema ve televizyona iyice
yerleştiler.Vampir mitini kendi yorumlarıyla sunan bu yapımlar, olaya değişik
bakış açıları getirmeye çalışıyorlar.
Yine de bu tarz yapımlara baktığımızda True Blood’ın her
şeyiyle diğerlerinin arasından sıyrıldığını görmek mümkün.Charlaine Harris’in
kitabından uyarlanan dizide yaratılan dünya ve işlenen hikaye insanı daha bir
çekiyor.Vampirlerin insan kanı içmesini önlemek için üretilen sentetik kan True
Blood’ın varlığı,hikayede sadece vampirlerin değil farklı ırkların da
bulunması,bu farklı ırkların ilginç özelliklerle donatılmış olması ve
vampirlerin aralarında hiyerarşik bir sistemle yaşamaları gibi dinamikler
diziyi direk ön plana çıkarıyor.Genelinde kara komedinin hakim olduğu
havası,şiddeti ve cinselliği harmanlamış işlenişi ile benzer vampir
yapımlarından çok farklı bir iş olduğu ortaya çıkıyor.Şiddet demişken bol bol
kan olduğunu söylemek gerek.Dizinin bu şiddet temasını çoğu zaman işin içine
mizah katarak sunması duruma farklı bakmamızı ve çok rahatsız olmamızı
sağlıyor.Ancak bu dizinin en önemli özelliği izleyiciyi eğlendirebilmesi.Öyle
keyifli ve heyecanlı bölümler oluyor ki bir saat nasıl geçmiş anlamıyor ve size
yetmediğini fark ediyorsunuz.Hikayedeki orijinal karakterler ise ayrıca
konuşulması gereken bir mevzu.Sookie,Bill,Eric,Jason,Sam,Tara,Jessica (ölürüm
sana ölürüm şişt zilli) ve daha bir çok isim muhteşem derinlikleriyle
izleyicinin aldığı keyfi katlıyor.Bölüm sonunda kullanılan şarkılar dikkat
çekici.Dizi sayesinde harika parça ve sanatçılarla tanıştım.Özellikle muhteşem
jeneriğinde çalan Jace Everett’in enfes Bad Things’i efsaneler arasında yerini
almış durumda.
5. sezondan çok genel bir tanıtım yazısı oldu,
farkındayım.Ama bu diziye hiç başlamamışları izlemeye teşvik etmek istedim.Yeni
sezonda ne olur diye baktığımızda ise cevaplanması gereken bir çok soru
olduğunu görüyoruz.Tara öldü mü, otorite denen şey ne menem bir topluluktur,
Eric-Bill-Sookie ilişkisi nereye gidecek, bu ilişkinin içine Alcide de girecek
mi, Jason-Jessica ikilisinin geleceği ne olacak, o güzelim Jessica iyice yoldan
çıkacak mı,yeni ırklarla tanışacak mıyız gibi sürüsüne bereket bilinmeyen
denklemi çözmesini beklediğimiz yeni sezon,trailerlardan izlediğim kadarıyla
çok heyecanlı geçecek.True Blood, tüm bölümleri biriktirip öyle izlediğim
dizilerden olduğu için ilk bölümü seyretmedim.O yüzden ben de merak içindeyim.
12 bölümlük kısa sezonlarıyla tipik bir HBO yapımı olan True Blood, hiç
izlemediyseniz hemen başlamanız gereken bir yaz dizisi.Yapacak bir şey
bulamayıp sıkıntıdan patladığınız bu sıcak günlerde içinizi
serinletecek.Hepinizi Bon Temps kasabasına, sivri dişlilerin heyecanlı
serüvenine bekliyoruz.İyi seyirler.
Diablo 3 çıktı,ben de iptal oldum.Bitirdi beni kendisi.Başından hiç kalkamıyorum.İşten gelir gelmez başlıyorum,yatana kadar devam.Hafta sonlarında tamamen eve kapandım,Diablo kampındayım.Bu nedenle ne bir şeyler yazabildim,ne de önümüzdeki günlerde yazabileceğim.Bu böyle ne kadar sürer bilemiyorum ama görünen o ki bir süre daha yazı yayınlayamayacağım.Bir sürü yazı planım vardı,hepsi iptal oldu.Ne yapalım,kısmet.Diablo'ya feda olsun.Bu arayı nasıl olsa kapatırız,acelesi yok.
Bir sözüm de sana var Blizzard.Yine yaktın beni ulan!
Biyografi ve müzik severler için sağlam bir film seçtim
bugün:La Môme.Diğer bir adıyla "La Vie En Rose".Bir döneme damgasını vurmuş,tarihin en iyi seslerinden biri olan
Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın zorluklarla geçen hayatında ne varsa 140 dakika
boyunca gözlerimizin önüne seriliyor bu filmde.Bir yıldız sıfırdan doğuyor ve
devleşiyor ancak bu hiç de kolay olmuyor.2 Oscar sahibi,çarpıcı bir film olan
La Môme,Fransa’nın “minik serçesi” Edith Piaf’ın tüm bilinen ve
bilinmeyenlerini ortaya dökerken sanatçıya duyduğumuz saygının da katlanmasını
sağlıyor.
Edith Piaf.Fransızcayı sevdiren büyük kadın.Belki onu
tanımadığınızı sanıyorsunuz ama aslında bir çok kez sesini duydunuz.Şarkılarını
dinlediniz.Aşkı ezgilere belki de en iyi döken kişi oydu.Paris’in romantizm
kokan sokaklarından kopup gelmesi onu şarkı söyleme sanatında öne çıkaran en
büyük nedendi.Sahnede bir başka büyüyordu.48 yıl süren kısacık hayatına
yaşanabilecek her şeyi sığdırdı.Aşkı tattı,ama kaybetti.Hastalandı,sakat
kaldı.Azmetti,en iyisi oldu.Zirveyi de gördü,yerin dibini de.Kısacası dolu dolu
yaşadı hayatını.
Gerçekten zor bir hayatı oldu Edith Piaf’ın.Çok küçük yaşta
annesi tarafından terk edilmesi ve babası tarafından bir geneleve
bırakılması,hayallerinin hiç var olmamasına neden olmuştu.Oradan oraya
savrulmuş,sevgi denen şeyi sadece bir kaç fahişeden öğrenebilmiş küçücük bir
kızdı sadece.Büyüdükçe sokaklarda şarkı söylemeye başlaması ve keşfedilip
dünyaca ünlü bir şarkıcı olması hiç kolay olmadı.Her yıldız gibi çoğu zaman
yalnızdı.Sadece bir adama aşık oldu,ona da tutkuyla bağlandı.Su gibi akan hayatı
onu sonradan tanıyan bizleri gerçekten etkileyecek nitelikteydi.Şimdi La Môme’a
baktığımda bu büyük yıldızın hayatını çok başarılı bir şekilde aktardığını
görüyorum.Ne eksik ne fazla,çok kıvamında bir anlatım tarzıyla onun hakkındaki
her şeyi içimize işletiyor desem çok doğru söylemiş olurum.
Filmden alınan keyfi bir kat daha artıran öğelerden biri
herhalde Paris’tir.1900’lerin ortasındaki dönemde bir başka olan bu aşk
şehri,Edith Piaf ile adeta bütünleşiyor ve muhteşem bir harmoni
yakalıyor.Sokakları,barları,şarkıcıları,gecesi,gündüzü ne varsa her şeyiyle
kucaklıyor,sarmalıyor izleyiciyi.Filmi izlerken “bu kadın başka bir şehirde
yaşamamalıymış zaten” demekten kendimi alamadım.Paris sokaklarında,tutkulu
aşkını tam bir Fransız gibi yaşarken başka bir şey düşünemezdim bu kadın
hakkında.Fransa ve Fransızca’yı da bu filmle sevdim hatta doydum.Büyüleyici
Piaf şarkıları onun kadife sesinden dökülürken,o güzel Fransız ”r”lerinin
tadını çıkardım.
Şimdi filmin en güzel yanına gelelim.Peki ne mi o? Tabi ki
Marion Cotillard.Bu kadına hayranlığım zaten had safhada,ne zaman görsem
eriyorum.Aşk ona çok yakışıyor hatta aşkın tanımı gibi.O duru güzelliği yok
mu,içe işliyor.Her yanıyla insani bir hayat hikayesinin anlatıldığı La Môme’da
Edith Piaf rolünde yer alması çok doğru bir seçim olmuş doğal olarak.Tam bir
Fransız kadını zaten,bu rol için biçilmiş kaftan.Hayatı boyunca gel gitler
içinde kalmış Edith Piaf’ın dilinden çok iyi anlamış ve bunu çok güzel
yansıtmış tüm izleyicilere.Aşksa aşk,tutkuysa tutku,acıysa acı.Hepsini ustaca
oynamamış,“yaşamış”.Bu üstün başarıyı gören Akademi,o sene Oscar
heykelciklerini dağıtırken “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü de haklı olarak ona
verdi.Bu filmin başarısındaki en büyük etken kesinlikle Marion Cotillard’dır.
Paris,büyüleyici bir ses ve zorlu bir hayat hikayesi.Bu
filmi izlemek için çok sebebiniz var bence.Özellikle “iyi bir biyografi filmi
yok mu?” diyenler için 12’den vurulan bir hedef La Môme.140 dakikası da dolu
dolu geçen bir macera var elinizde.İyi değerlendirin.Edith Piaf’ı bir kez daha
saygıyla anın.
Kara Şövalye Batman,2009 yılında Batman : Arkham Asylum ile
oyun dünyasına hızlı ve etkileyici bir giriş yapmıştı.Kısa sürede büyük bir
oyuncu kitlesi toplamayı başaran oyun,bu senenin başında uzun süredir beklenen
yeni macerasıyla geri döndü.İşte karşınızda o,Batman : Arkham City.
Muhteşem bir oyundu Batman : Arkham
Asylum.Senaryosu,atmosferi,grafikleri,dövüş mekaniği kısacası her şeyiyle çok
emek verilmiş,başarılı bir işti.Çoğu bünye için aranan kandı.Batman’in
yakaladığı suçluların ikamet yeri olan Arkham Asylum’da Joker tarafından
başlatılan bir isyanı bastırmaya çalıştığımız oyunda bir çok villaine karşı
mücadele vermiştik.Kah kafa göz dalarak,kah sessiz ve sinsice,kimseye fark
ettirmeden bitirmiştik düşmanlarımızın işini.Süper dövüş komboloları,güzel
bulmacaları sayesinde kendisine bağlanmış ve oynamayı bırakamamıştık.Oyunun
sonunda Joker’i alt edip Asylum’daki düzeni sağlamayı da başarmıştık ancak her
şey bitmemişti.Batman’in suçlularla mücadelesi asla bitmezdi.
Macera Arkham City ile kaldığı yerden devam ediyor
şimdi.Yeni oyunun konusuyla başlayalım incelemeye.Arkham Asylum’un eski
yöneticisi Quincy Sharp,Batman’in Asylum’daki başarısından sonra halkın
desteğini alıp Gotham Belediye Başkanı olur.Mevki değişikliğinden sonraki ilk
icraatı ise Blackgate Hapishanesi’ndeki suçlular ile Arkham Asylum’daki
“Batmanzede”leri tek bir yerde birleştirmek olur.Bu iki yeri kapatan
Sharp,Gotham’ın ortasına Arkham City’i kurup tüm suçluları bu üstü açık şehir
hapishanesine yerleştirir.Bölgenin yönetimini de dahi bir psikiyatrist olan
Hugo Strange’e verir.Bu hareketi çok pahalıya mal olacaktır çünkü
Strange,Sharp’ı sürekli maniple ederek onu da kontrolü altına alır.Bölgeyi
tamamen ele geçiren Strange,Bruce Wayne’i kaçırarak onu bir suçlu gibi Arkham
City’e yerleştirir.Strange’in elinden kurtulan Wayne,Batman kimliğine bürünerek
ona savaş açar.Bu bölgeyi Hugo Strange’in elinden kurtarmalıdır.
Batman’in tek sorunu Hugo Strange değildir elbette.İlk
oyundan sağ kurtulan Joker,Titan maddesini kanına karıştırır ancak bu madde
kendisini zehirler.Eğer Titan’ın panzehirini bulamazsa yavaş yavaş
ölecektir.Bundan kurtulmak için zekice bir plan yaparak hastalığı Batman’e de
bulaştırır.Tuzağa düşen Batman,şimdi hem kendini hem de Joker’i kurtarmak için
bu hastalığa bir tedavi bulmak zorundadır.
Eğer ilk oyunu oynayanlar varsa Arkham City’de hiç
yabancılık çekmeyecekler.Kontroller ve oynanış Arkham Asylum’un aynısı,bir
değişiklik yok bu anlamda.Bunun üzerine yenilkler eklenmiş tabi.Dövüşlerde
yapabileceğimiz yeni kombolar,kullanabileceğimiz yeni alet ve edevatlar
mevcut.Batman artık rakiplerini daha acımasızca dövebiliyor,yeni araçlarla daha
farklı çözümler bulabiliyor.Geniş bir seçenek sunulması nedeniyle oyun daha bir
keyifli hal alıyor.
Oyundaki en büyük yeniliklerden biri ise sadece Batman’i
oynamıyor olmamız.Artık yeri geldiğinde Catwoman karakterini de kontrol
edebiliyoruz.Doğrusunu söylemek gerekirse farklı dövüş komboları ve kendine
özgü aletlere sahip Catwoman’a hayran kalacaksınız.Dövüş sahnelerindeki hızı ve
seriliği ile hareket halindeki çevikliği (duvarlara tırmanma,uçma,kaçma vs.)
muhteşem olmuş.Bir kez Catwoman’ı kontrol ettiniz mi Batman’in ne kadar hantal
kaldığını görüyorsunuz.Bu anlamda Catwoman’ı oynamak aşırı derecede zevk
veriyor.Kötü olan ise bu karakteri çok az kullanabiliyor olmamız.Keşke oyun
içerisinde biraz daha fazla yer alabilseydi.Onun dışında Robin birkaç kez
görünüyor ancak onu kontrol edemiyoruz.Oyuna sonradan yüklenen DLC’ler ile
Robin’i oynayabileceğiniz bölümler mevcut.
Arkham Asylum’un en zevkli yanlarından birisi,sessiz ve
sinsi bir şekilde düşmanlarımızın işini bitirebilmemizdi.Bu tarz aynen devam
ediyor.Yine gölgelerde saklanarak,heykellerden uçarak,çıt çıkarmadan
ilerleyerek rakipleri alt ediyoruz.Ayrıca ilk oyunda sık sık başvurduğumuz
dedektiflik özelliğimizde de bir değişiklik yok.Dedektif moduna geçerek ortama
daha kolay hakim oluyor ve normal şartlarda gözümüzden kolayca kaçabilecek
detayları net bir şekilde fark edebiliyoruz.”Dünyanın En Büyük Dedektifi”
unvanını bir kez daha hak ediyor Batman.
İlk oyunda etraftan sürekli topladığımız “Riddler Trophy”ler
Arkham City’de de mevcut.Yine bulmacaları çözerek trophylere sahip
oluyoruz.Ancak buradaki farklılık,Batman ve Catwoman’ın farklı trophyleri
toplayabiliyor olması.Batman yeşilleri sırtlarken,Catwoman’ın trophy rengi
kırmızı.Karakterler birbirlerininkine sahip olamıyorlar.
Batman ve Catwoman seviye atladığı zaman bazı kilitli
özellikleri açabiliyor ve bunlara puan vererek daha da güçlenebiliyor.Yeni
dövüş komboları,zırhımızın güçlendirilmesi gibi ofansif ve defansif
özelliklerin yanında kullandığımız aletleri de geliştirip yenilerine sahip olma
şansımız var.Bu özellikler sayesinde oyun içerisinde yapabileceklerimiz de
artıyor doğal olarak.Özelliklerin çoğu açıldığı için oyunun sonlarına doğru
Arkham City’den aldığımız keyif en tepeye çıkıyor.
Arkham City’de yığınla yan görev olduğunu söyleyelim.Normal
senaryoda ilerlerken bu yan görevlere de ara bir takılıyoruz.Görevler sizden
yardım isteyen masum bir insandan gelebileceği gibi can düşmanlarınızla iş
birliği yapmanızı da gerektirebiliyor.Eğer bu yan görevleri yapmadan sadece ana
senaryoyu bitirirseniz hem oyunu tamamlama yüzdeniz çok düşük kalacak,hem de
bir çok güzel yanı kaçırmış olacaksınız.Yan görevlerin hepsini yapmanızı
öneririm.
Oyunda sürekli karşımıza çıkıp bizden bir araba dayak yiyen
rakiplere de yeni özellikler gelmiş,artık biraz daha akıllıca ve etkili
savaşabiliyorlar.Termal kameralar ile heykelleri incelemek ve yerlere mayın
döşemek bunlardan bir kaçı.Ancak bunlar Kara Şövalye’yi durdurabiliyor mu ?
Tabi ki hayır :)
Sürekli baş karakterleri ve onların patakladığı emir
kullarını anlatıp da oyunun en önemli taraflarından biri olan “Villain”larden
bahsetmemek olmaz.Batman bu oyunda da bir dolu baş düşmanıyla mücadele etmek
zorunda.Oyunun merkezindeki Joker ve Hugo Strange’in yanında Mr.Freeze,Two
Face,Harley Quinn,Poison Ivy,Penguin,Bane,Ra’s Al Ghul,Talia Al Ghul,Mr.
Zsasz,Solomon Grundy,Deadshot ve daha bir çok villain Kara Şövalye’yi
engellemeye çalışıyor.Bu düşman bolluğu eğlenceyi arttırdıkça artırmış,çok
keyifli olmuş diyebilirim.
Oyunun teknik özelliklerine bakalım biraz da.Bu konuda
söylenecek fazla bir şey yok.Atmosfer,karakter
animasyonları,diyaloglar,grafikler (özellikle karakterlerin dokuları son derece
başarılı) kısacası her şey mükemmel.Sanki bir Batman filmi izliyormuş gibi
oynuyoruz bu oyunu.Zaman akıp gidiyor onunlayken.Her anından keyif alıyorsunuz
ve hiç bitmesin istiyorsunuz.Bu konuda eleştirebileceğim tek nokta Arkham
City’nin ebatları.Biraz daha büyük bir şehir olsaydı kusursuz bir iş çıkmış
diyebilirdim.
Oyunun müziklerinden özellikle ayrı bir paragrafta bahsetmek
için yukarıda yazmadım.Onlar nasıl müzikler öyle,insanı mest ediyor.Sahneye
göre giren inanılmaz melodiler sizi alıp başka diyarlara götürüveriyor.Sanki
bir oyun için değil bir filme yapılmışlar.Bu anlamda oyunu ayrıca kutlamak
lazım.Yazının en sonunda,aşağıya koyduğum oyunun ana tema müziğini kesinlikle
dinlemenizi öneriyorum.Gerçekten usta işi.Ayrıca yine en altta oyunun güzel bir trailerını izleyebilirsiniz.
Yazının sonuna geldiğimde şunu rahatlıkla
söyleyebiliyorum:Bu senenin şu ana kadarki en başarılı oyunu Batman : Arkham
City’dir.Baştan sona her şeyiyle çok çarpıcı.Rocksteady Studios ve Warner Bros.
işbirliğini tebrik ediyoruz.Arkham Asylum’dan sonra Arkham City’nin de altından
başarıyla kalkmışlar.Kendisini bitireli 3 ay oldu ama şimdiden serinin devam oyununu merakla beklemeye
başladım.Yeni oyunun adının Batman : Gotham City olacağını
düşünüyorum.Bakalım,birlikte neler olacağını göreceğiz.Oyun severler kaçırmasın
Arkham City’i diyor ve yazıya son veriyorum.
Ömrümü eskittiğim koridorlardayım.Kaç defa yürüdüm
buralardan ? Kaç defa duydum banyo duvarındaki rutubet kokusunu ?
Hatırlamıyorum hiç.Bir ayna vardı burada.Bir zamanlar.Bir zamanlar hayatımın
kadının kendisini süzdüğü,büyüleyici derinlikteki masmavi gözlerini
buluşturduğu bir ayna.Kusursuz var oluşunu her seyredişinde işte burada ben,tam
bu aynanın önünde,sarılırdım dünyaları verseler değişmeyeceğim o
mucizeye.Beraber bakardık kendimize,gençliğimize.Şimdi aynı yerde duruyorum.Var
olan her şeyim kaybolmuş bir çerçevenin içinde.Yılların hüküm sürdüğü,yorgun ve
buruşuk yüzümde.
Yürümüşüm farkında olmadan,düşlerken bir şeyleri.Anacığımın
yemek kokularıyla mest olduğum o kocaman mutfağın tam kapısına
varmışım.Hayatının her anında telaşlı,koştur koştur olan bir kadının mabediydi
burası zamanında.”Önce evladım” derdi sofraya her tabak koyuşunda.Sıcacık
mercimek çorbasıyla dolmuş o pirinç tası ilk bana verirdi.Daha vermeden alırdım
ben gerçi,dayanamazdım.Şefkatin lügatteki karşılığı oydu bu yerinde duramayan
velet için.Her yemek sonrası cebinden çıkarıp bana verdiği şekerleme,gözlerinin
içinin gülmesine yetse de bana hiçbir zaman yetmezdi işte.Anne birazcık daha
var mı ? Anne hak ettim mi bahçede oynamayı ? Anne beni seviyor musun? Anne?
Anne? ...Anacığım benim...
Şimdi verandadayım,güneşin altındayım.Nasıl geldim
bilmiyorum ama buradayım işte,adımımı attım.Gıcırdayan ahşaba basa basa
ilerliyorum üzerinde.Kadınımın sallanır koltuğunun durduğu o masum köşeye
doğru.Dünyalar güzeli iki kızımızın bahçedeki hallerini izlediğimiz yere.Ne
güzel oynarlardı öyle.Bıcır bıcır,hiç bir şey düşünmeden.Onlar hayatlarının
tadını çıkarır,biz bu verandada aşkımızı yaşardık.Gözlerimiz
gözlerimize,ellerimiz ellerimize kitlenirdi.Şimdi baktığımda iskeleti andıran elimin,bastonuma
kitlendiği gibi.
Çöküverdim bir anda köşedeki sandalyeye,düştüm.Yıkılmışçasına,farkına varırken
bir şeylerin.Bir zamanlar sahip olduğum her şey,hayallerden bir oyun oynuyordu
şimdi.Başrolünde ben ve hiçliğin yer aldığı bir oyun.Hatalarım,pişmanlıklarım,hayal
kırıklıklarım bile beni terk etmişti.Zamanında değerini bilemediğim ne varsa,bu
oyunu yazmıştı giderken.O an anladım ki ben,yalnızlığı seçmiştim.Ben sebep
olmuştum bu uğursuzluğa.Ben dağıtmıştım ailemi.Ben yok etmiştim
aşkımı.Ben.Hep ben...Ne emektar ana mutfağında,ne aşkımın verandasında,ne de o
aynanın karşısında şimdi kimsecikler yoktu.Tel tel dökülen bedenimle
ben,yapayalnızdım artık.
Bir dönem hayatımıza damga vuran dizilerdi onlar.Lise
yıllarındaki genç arkadaş gruplarının yaşadıkları maceraları keyifle
izlerdik.Sevinçlerine,üzüntülerine;aşklarına,ayrılıklarına tanık
olurduk.Onlarla biz de büyürdük.Önce üniversiteye,ardından iş hayatına beraber
adım atardık.Belki kendimizi görürdük onlarda.Belki de bu yüzden severdik bu
dizileri,bizden oldukları için.
Madem konuyu açtık,o zaman şu dizilerden bazılarına bir
bakalım.Neleri seyrettik;kimlerle gülüp,kimlerle ağladık.
Dawson's Creek (1998 - 2003)
Benim için gençlik dizileri furyasının başlangıcı Dawson’s
Creek’tir.Yayınlandığı dönemde gerçekten çok sevilmişti.Küçük bir sahil
kasabasındaki 4 arkadaşın gerçek ve sıcak dostluğunu ekrana yansıtıyor,bir
çok genci kendisine bağlıyordu.Dawson’u,Joey’i,Pacey’si,Jen’iyle kısa sürede
fenomene dönüştü.Şimdilerde büyük projelerde gördüğümüz Katie Holmes,Joshua
Jackson ve Michelle Williams’ı meşhur etmesi de ayrı bir özelliğiydi bu
dizinin.6 sezon süren Dawson’s Creek,hatırlandıkça hala hüzünlendirir.
The
O. C. (2003 - 2007)
Sadece gençlik dizisi olarak değil genel olarak çok ama çok
başarılı bir diziydi The O.C..Özellikle beni fanatiği yapmıştı zamanında.İlgi
çekici konusu,sürükleyici hikayesiyle değişik bir soluktu bu tür diziler
için.California’nın kenar mahallelerinde yetişmiş serseri bir genç olan Ryan
Atwood’un,varlıklı bir avukat tarafından evlat edinilmesi ve Orange County adı
verilen,zenginlerin yaşadığı sahil kesimine taşınmasıyla başlayan bir macera
izliyorduk.Evin çocuğu ezik Seth Cohen,büyüleyici güzellikteki sorunlu
kız Marissa Cooper ve yerinde duramayan Summer Roberts kısa sürede inanılmaz
sevildi gençler arasında.Tükiye’de yayınlandığı cuma günleri saat 21:00’de her
şey durur,The O.C. izlenirdi.İnsanlar bu gençler gibi giyinmeye başladı
sokaklarda.California’nın ısıtan güneşinin ısısı tüm dünyaya yayılmıştı.Zamanla
önemli oyuncularını kaybedince ilgi azaldı ve daha fazla uzatmadan noktayı
koydu yapımcılar.4 sezon süren güzel bir hikayeydi.Arada bir “California,here
we come” demeden edemem.
One
Tree Hill (2003 - 2012)
Geldik favorime.Ben hakikaten bu diziyle geçirdim koskoca
bir 9 seneyi.Bu kadar sıcak hissettiğim,eğlendiğim,hüzünlendiğim çok az dizi
olmuştur.Yıllar önce ilk bölümünün fragmanını gördüğümde”işte bunu istiyordum”
dediğimi hatırlıyorum.Babaları ortak,anneleri farklı iki kardeşin basketbol
rekabeti ve bu yoldaki savaşı etrafında dönüyordu dizi.Birbirlerine duydukları
nefret,yerini zamanla gerçek kardeşlik duygusuna bırakıyor,biz de bu süre içerisinde
çok eğlenceli vakit geçiriyorduk.Sahip olduğu karakterleri ile çok fazla ön
plana çıkıyordu One Tree Hill.Bir dönem kızların ölüp bittiği Chad Michael
Murray,iyi huylu kardeş olan Lucas Scott rolündeydi.Üvey kardeşi Nathan Scott
ise hırslı ve zalimdi.Önce Nathan’ın sevgilisiyken Lucas’a aşık olan Peyton
Sawyer ve yine Lucas’a gönlünü kaptırıp en iyi arkadaşı Peyton ile Lucas
arasında kalan Brooke Davis izlenmeye değerdi.Nathan’ın Haley James’i
kapması,Lucas’ın iki kadın arasında kalması ve nefret edilen baba Dan Scott’ın
durmadan entrika çevirmesi bu dizinin en önemli yanlarıydı.Altıncı sezondan
sonra başroldeki aşıklar Lucas Scott ile Peyton Sawyer diziden ayrılarak bir
çok sevenini şoke etti,ancak dizi ayakta durmayı başardı.Tam 9 sezon süren bu soluksuz
macera bu sene sona erdi.İçinde kullanılan şahane şarkıları,zekice yazılmış
diyalogları,sımsıcak karakterleri ve büyük aşklarıyla çok sevdik biz One Tree
Hill’i.Bir daha ona benzer bir gençlik dizisinin geleceğini
sanmıyorum.Kendisini çok özleyeceğiz.
Gossip
Girl (2007 - ?)
Bahsettiğim üç diziye nazaran daha farklı bir yapım Gossip
Girl.Diğerlerinin konseptine pek benzemiyor.Liseye giden ancak büyümüş de
küçülmüş bir grup gencin,sürekli entrikalar çevirdiği ve birbirinin kuyusunu
kazdığı bir dünya var ortada.New York’un zengin ve fakir kesimi sürekli karşı
karşıya geliyor ve her defasında bir çatışma yaşanıyor aralarında.Aşklar aşk
değil,kısa sürüp yok oluyor.En büyük güce sahip olma hırsı zengin gençler
arasında yoğunken, az gelirli kesimdekiler de bir şekilde lüks hayatın hayalini
kuruyor ve buna erişmek için başkalarının sırtına basmaktan
çekinmiyorlar.Görüldüğü üzere diğer gençlik dizilerine oranla daha bir yetişkin
işi gibi.Oyuncuları değiştirip yerlerine yetişkin insanlar koysanız Dallas’a
dönecek işler.Küçük yaşta şirket patronu olan Chuck Bass,paparazzi mıknatısı
Serena van der Woodsen,tüm entrikaların kraliçesi Queen B. Blair Waldorf, beyaz
atlı prens Nate Archibald,yalnız çocuk Dan Humphrey ve sorunlu kız kardeşi
Jenny Humphrey dizinin öne çıkan karakterleri.Saydıklarım arasında tek bitmeyen
dizi ve 5. sezonu henüz devam ediyor.Dünyada bir çok seveni olan bu dizi de
ileride hatırlanacak işlerden.
Ya işte böyle.Bizim gençliğimiz de bu dizilerle birlikte
geçti,gitti.Arada bir eski günlerime dönmek istediğimde açar izlerim
kendilerini,bünyeye iyi geliyor.PisPapaz şimdilik kaçar.Bir başka gençlik
dizisinde görüşmek dileğiyle güzel kalın.