24 Şubat 2012 Cuma

EN İYİ FİLM OSCARLARI (1927 - 2010)


Bizim için pazarı pazartesiye bağlayacak gecede gerçekleşecek 84.Oscar Ödül Töreni'ne çok az kaldı.Heyecan dorukta.Birbirinden güzel ödüllerin verileceği gecenin en önemli ve prestijli heykelciği tabi ki "En İyi Film Oscarı".Ben de bugün size 1927'den 2010'a kadar olan sürede bu ödülü kazanan filmleri hatırlatmak istedim.Buyurun,keyifle izleyin.




Ve 2011 yılı için bu filmlerin yanına The Artist gelecek.Peki hak ediyor mu? Kesinlikle.

20 Şubat 2012 Pazartesi

GANGS OF NEW YORK – TAXI DRIVER


Bugünkü inceleme yazım için 2 tane Martin Scorsese film seçtim.Usta yönetmenin ellerinden çıkan,her şeyiyle birbirinden farklı bu 2 yapıma şöyle bir göz gezdirelim ne dersiniz?


Gangs of New York :

Türkçe adı: New York Çeteleri
Yapım: ABD,İtalya
Gösterime girdiği sene: 2002
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2003
Tür: Suç,Dram,Tarih
Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo: Jay Cocks (hikaye) , Jay Cocks,Steven Zaillian,Kenneth Lonergan (senaryo)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio,Daniel Day-Lewis,Cameron Diaz,Liam Neeson
Süre: 167 dk.
IMDB puanı: 7.4/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 72/100
Rotten Tomatoes puanı: 75/100
Beyaz Perde puanı: 3.6/5
Divx Planet puanı: 7.5/10
Benim puanım: 7.7/10



New York’un yeni yeni kurulduğu 1800’lü senelerde geçen bir dönem filmi Gangs of New York.Bölgelere bölünmüş ve çetelerce yönetilen New York’taki güç savaşının kızıştığı zamanlara götürüyor bizi Martin Scorsese.Film bir intikam hikayesi etrafında şekillenirken,dünyanın en büyük şehirlerinden birinin nasıl inşa edildiği,nerelerden bu günlere geldiği konusunda da tatlı bir gezinti yaptırmayı başarıyor.

Hikaye ile başlayalım.New York'un kurulmakta olduğu o yıllarda otoriteyi ele geçirmek isteyen çeteler sürekli birbirleriyle savaşmaktadır.Bu savaşlar belli bir seremoni ve onur düzeni içinde gerçekleşmektedir.Kendilerini yerliler olarak tanımlayan Native Americans ile Dead Rabbits çeteleri birbirlerinin en büyük rakipleridir.İki çete aralarındaki hesabı bitirebilmek için son ve en kanlı çatışmalarında karşı karşıya gelirler.Bu kapışmanın sonunda yerlilerin lideri Butcher Bill (Daniel Day-Lewis),Dead Rabbits lideri “Priest” Vallon’u (Liam Neeson) öldürerek savaşı bitirir.Babası gözleri önünde öldürülen küçük Amsterdam (Leonardo DiCaprio) ise kaçarak New York’u terk eder.Aradan geçen yıllar sonunda büyüyen Amsterdam,İrlanda’dan New York’a geri döner.Amacı New York’taki otoriteyi eline geçirmek ve Bill’i öldürüp babasının intikamını almaktır.



Önceden de söylediğim gibi bir intikam hikayesini izliyoruz aslında.Babasının kanına karşılık kan isteyen Amsterdam’ın yerlilerin arasına sızıp Bill’in güvenini kazanması planın ta kendisi burada.Amsterdam bu oyunu son derece iyi oynarken Bill’in iç dünyasıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor.O sert ve acımasız görünüşünün ardında her zaman onurlu ve duygusal bir adam olduğunu öğreniyor izleyici de.Öldürdüğü “Priest” Vallon’un resmini evinin ve kasap dükkanının en önemli köşesinde saklıyor,o derece rakibine saygılı.Amsterdam’ın bir yanında intikam ateşi yanarken diğer yanında Bill’e olan saygısı ve sadakati de beliriyor.Hiçbir zaman bu intikam isteğinden vazgeçmiyor ama Bill’e de ilk günkü gibi safi nefretle bakmıyor.Onur ve saygı bu adamlar için öldürürken bile ilk dikkat ettikleri şeyler oluyor.


Film tipik Scorsese altyapısından biraz farklı bu sefer.Yönetmenin The Aviator’da olduğu gibi tarzının dışına kaydığı bir yapım olmuş.Suç temasını günümüze inşa eden Scorsese’nin bu seferki sahnesi 1800’ler.Bu da bize farklı bir deneyim yaşatıyor.Scorsese kullandığı sahneyi çok güzel allamış,pullamış.O yıllardaki sıkıntılı atmosferi ve karmaşıklığı çok derinden hissediyorsunuz izlerken.Olayların geçtiği o dönem çekici bir hal alıyor.Ancak burada eleştirdiğim olay hikayenin bu gösterişli sahnede biraz geride kalıyor olması.Ben klasik bir öykünün ele alındığını düşünüyorum.Dönem güzel,oyunculuklar güzel,atmosfer güzel ancak bu hikayeden bir şaheser yaratmak zor.Çok fazla bir şey çıkmasını bekleyemezsiniz.Eğer daha sağlam bir hikayenin üzerine oturtulabilseymiş bir başyapıt olabilirmiş,çünkü bunu gerçekleştirmek için her şeye sahip bir yapım.Filmin eksiği için bunu söyleyebilirim.



Oyunculuklara gelirsek bir şey söylemeye gerek yok,muhteşem.Özellikle Daniel Day-Lewis insan üstü bir performansla tüm izleyiciyi kendisine kitliyor.Filmin en güzel yanı o.Kesinlikle En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı alması gerekiyordu.Akademi de bu konuda hem fikir olacak ki,o zaman vermediği ödülü yine hak ettiği başka bir film olan There Will Be Blood’da verdi.Leonardo DiCaprio da son yıllarda ortaya koyduğu muhteşem oyunculuk performansının sinyallerini bu filmde net olarak vermiş,fark ediliyor.Cameron Diaz ise ilk günlerinden bu yana çok yol kat etmiş olduğunu gözler önüne seriyor.Bir de filmin sonunda çalan U2 şarkısı “The Hands That Built America” şarkısı çok başarılı,söylemeden geçemeyeceğim.

Özetle izlenilmesi gereken bir yapım.New York’a,çetelere,1800’lere ve oyunculuğa doyacaksınız.


Taxi Driver :

Türkçe adı: Taksi Şoförü
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 1976
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 1977
Tür: Suç,Gerilim
Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo: Paul Schrader
Oyuncular: Robert De Niro,Jodie Foster,Cybill Shephard
Süre: 113 dk.
IMDB puanı: 8.5/10
IMDB Top 250 sırası: 44
Metacritic puanı: 93/100
Rotten Tomatoes puanı: 98/100
Beyaz Perde puanı: 4/5
Divx Planet puanı: 8/10
Benim puanım: 7.7/10



Robert De Niro’nun tek kişilik dev kadro olarak rol aldığı Taxi Driver’la tekrar New York’tayız.Martin Scorsese’nin en iyi eserlerinden biri olarak gösterilen bu filmde kişilik problemleri yaşayan taksi şoförü Travis Bickle’ın hikayesine dalış yapıyoruz.

Bir Vietnam Savaşı gazisi olan Travis Bickle (Robert De Niro), askerden döndükten sonra uyku sorunu yaşamaya başlar.Uyuyamadığı koskoca geceleri boşa geçirmemek için New York’ta taksi şoförlüğü yapmaya karar verir.Taksimetrenin çalıştığı her an şehirde yaşanan başka bir pisliğe tanık olur.Bundan hoşlanır çünkü gözlem yapmaya bayılmaktadır.İnsanlarla kurduğu yakın ilişkileri devamlılık gösterememektedir.Hep kendini adayacağı,parçası olacağı bir şeyler aramaktadır çünkü.Günün birinde sokak fahişesi Iris’le tanıştığında aradığı şeyi bulduğunu anlar.



Filmdeki Travis karakteri sorunlu yapısıyla karşımıza çıkıyor.Kendi yarattığı dünyasında yalnız olmayı seviyor ve her gün yaptığı gözlemlerle hayattaki yerini bulmaya çalışıyor.Bir işe yarama,bir amaca hizmet etme isteği var içinde hep.Yaşadığı dünya üzerinde bir görevi olduğuna inanıyor içten içe.Taksi şoförlüğünü de gözlem yapıp bu görevi keşfedebilmek için seçiyor aslında.Genç fahişe Iris’le tanıştığında bu keşif çalışması son buluyor.Iris’i o hayattan çekip çıkarma,onu kurtarma sorumluluğunu üstleniyor.Aradığı,bir parçası olmak istediği kahramanlık görevine soyunuyor.

Scorsese bu filmde suç temasına diğer filmlerine oranla daha az dokunuyor.Bizi daha çok Travis’in psikolojisine yoğunlaştırıyor.Aslında çok beğenilen bir yapım olmasına rağmen benim Scorsese filmleri arasında en az sevdiğimdir.Yirmi bilemedin yarım saatte anlatılacak olaylar silsilesi uzattıkça uzatılıyor.Temposu diğer filmlerine oranla çok daha düşük.Bu yüzden de sıkılıp uzaklaştığınız anlar olmuyor değil.Robert De Niro oynamasaydı sıradan bir yapım olurdu kanımca.Ben her zaman bu filmden çok daha iyi olduklarını düşündüğüm,temposu yüksek diğer Scorsese filmleri Casino,Goodfellas ve The Departed’ı tercih ederim.Çoğu kişi bana katılmasa da.


Yazının başında dediğim gibi tek kişilik dev bir kadro olmuş Robert De Niro bu filmde.Tamamen onun üstüne şekillenmiş senaryoyu rüzgar gibi sürüklüyor.Üst düzey bir oyunculuk var.Kendine hayran bırakıyor.O meşhur sözü “Are you talking to me?” nin bulunduğu yapım da işte bu.Tek kelimeyle kusursuz.Dediğim gibi bu rolü başkası oynasaydı sıradan bir film izlemiş olurduk.Ayrıca Oscar'lı Jodie Foster'ın çok genç halini bu yapımda görebiliyoruz.

Sonuç olarak her Scorsese filmi gibi yine izlenilmesi gereken bir eser.Arşivde bulunmalı.

18 Şubat 2012 Cumartesi

PLAN VE KONTROL


“Hayat,biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir.”

                                                    John Lennon



Herkes olaylar karşısında hazırlıksız yakalanmaktan nefret eder.Hep ellerinde bir kozları olsun isterler,karşı koyacak bir avantaj.Önceden yapılır planlar,hazırlıklar.Kesindir,tam o şekilde gidecektir her şey.Zaman geçip hazırlanılan vakit gelince işler alakasız yerlere gider.Yapılan planlar dağılmıştır,boşa kürek çekilmiştir.Ne umulmuştur,ne bulunmuştur.Bu hayatı planlama ısrarı ömür boyu sürecek,sonuç neredeyse hiç değişmeyecektir.O zaman sonuca ulaşılamayacağını bile bile hayata karşı saçma sapan planlar yapmak niye?


Bir kontrol çılgınlığıdır gitmekte.Hayatı ele alıp istenildiği gibi şekil verme hastalığı.”3 seneye evleneceğim,sonra çocuk yapacağım”.Bazen de “Bunu böyle yaparsam ileride şöyle olur.Ya da en iyisi hiç yapmayayım,kesin geri teper.” demek gibi.Tedbirli olmak güzel şey ancak o başka,hayatı kontrol etmeye çalışarak bir düzene sokma çabası bambaşka bir şey.Yaşamadan bilinemeyeceği uzak zamanlar için boş yere kafa yormanın alemi yok,üstelik yapılan planların çoğunun gerçekleşmediğini varsayarsak.Olmayacağını bilerek ciddi ciddi planlar yapmak yerine hayal kurup hayatı akışına bırakmalı.
 
Bir kere insansın.Sürekli isteklerin,arzuların değişiyor.Neye göre,hangi mantıkla birkaç yıl sonrası için planlar yapabiliyorsun ki.Şimdi istediğini gün gelecek istemeyeceksin.Bugün inandığını yarın inkar edeceksin zaten.Mantığın ne olduğunu hala algılayamamış düzensiz bir organizma olduğunu ve duyguların pençesindeki dengesiz gel-gitlerden meydana geldiğini hatırlayarak plan yapmanın gereksizliğini anlayamaya çalışmak en doğrusu bence.
 
Yaptığı planların hepsini olmasa da büyük bölümünü gerçekleştirebilen çok nadir insanlar da var fakat onları takdir ederken görünürde çok şanslı olduklarını da kabul edelim.Her şey onların iradesi ve dahilikleriyle gerçekleşmiyor.Evrende dengeleri değiştiren bir çok farklı faktör var,talih gibi.Görünürde şanslılar dedim çünkü önceden yaptıkları bazı planları gerçekleştirmeyi başaran bu insanlar gözümde son derece sıkıcıdırlar;idealleri ve hayalleri hep aynı kalmış,aynı şeylerin peşinden sürüklenmişlerdir yıllar boyu.Siz onları mutlu sanarken onlar,renksiz ve monoton hayatlarına sıkışıp kalmışlardır aslında.Başarılı gözükseler bile.
 
Hayat kontrol edilemez bir düzen içinde.Biz kontrol etmeye çalıştıkça o bizi kontrol ediyor,bu böyle.Bunu devam ettirmeye güç sarf ettikçe de olmayacağını çivi gibi kafalara çakıveriyor.
 
Ne güzel söylemiş John Lennon.Hayatı daha iyi tanımlayan bir cümle daha olamaz herhalde.Biz planlar yaparken yaşam başka bir yoldan geçip gidiyor.Onu kontrol etmeye çalışmadan yaşamak en tatlısı,en zevklisi.Hayatımız biz ne kadar keyif almak istiyorsak o kadar keyiflidir.Bırakın tadını çıkaralım anlık değişimlerin.Bırakın rutinlerimiz değişsin,ezber bozalım.Planlamayalım,sürüklenip gidelim hiç durmadan.

16 Şubat 2012 Perşembe

NEW YORK, NEW YORK




Ah New York ah.İç geçirip duruyorum bu şehir aklıma geldikçe.Her zaman hayallerimin sahnesi oldu.Hiç gitmeden bu kentin esiri olabiliyormuş insan.İçine çektikçe çekiyor,bunu her geçen gün daha güçlü hissediyorum.Ama uzaktan bakmaktan sıkıldım artık.İlk fırsatta pılımı pırtımı toplayıp yola çıkmayı kafama koydum.Şartlar uygunlaştığında oradayım.İnşallah tabi.

Bu şehrin beni en çok çeken tarafı hiç uyumuyor olması herhalde.Sürekli bir döngü ve hareket var.Yaşıyor derler ya,o laf New York için söylenmiş bence.Saat kaç olursa olsun inanılmaz bir sirkülasyon hakim sokaklarına.Geceye tapan bir insan olarak tam benlik bir yer üstelik.Işıl ışıl merdivenler gibi simsiyah göğe uzanan gökdelenleriyle bambaşka bir havaya bürünüyor New York geceleri.O ışıltının altındaki kalabalık sokaklarda dolaşmak insanı hiç olmadığı kadar canlı hissettiriyordur,buna eminim.Şehrin en tepesine çıkıp tüm o ışık havuzuna yukarıdan bakmak da ayrı bir rüya.Ayaklarınızın altında yaşayan bir kent olduğunu hissetmenin keyfini düşünemiyorum bile.Empire State üzerinden Manhattan’ı izlemek herkesin hayalidir.Gittiğimde benim de ilk yapacağım işlerden biri olacak.





Tabi gitmesi ayrı bir dert.Uçuk uçak bileti fiyatları,sevimsiz vize koşuşturmacası,işten alınacak belirsiz izin süresi ve zaman olmayışı gibi nedenler yüzünden bir şekilde zorlaşıyor iş.Kişiye en ağır gelen şey seyahatin maliyeti tabi bunların arasında.Ulaşım,konaklama ve gezme New York için bayağı pahalıya geliyor.Düzenlenen turlar bu seyahat adına en mantıklısı gibi gözüküyor şu an bana.Bir kaçını araştırdım,güzel programlar var.İşten yeterli izni alıp biraz para biriktirebilirsem seneye gitmeyi kafaya koydum.Umarım olur.

Manhattan,Brooklyn,Bronx,Queens,Empire State,Times Meydanı,Central Park.Kısacası her şeyiyle hayalimdeki yer New York.Orada yaşamayı çok isterdim.Avrupa hep onun gölgesinde kaldı benim için.New York’un havası hep başkaydı.Orada yaşayıp geri dönen insanlar genelde mutsuz.Bir şekilde tekrar bu rüya şehre dönmek istiyorlar.Ee boşuna demiyorlar “Dünya’nın Başkenti” diye,New York çok başka bir yer.Umarım ben de en yakın zamanda hayalimi gerçekleştirip sokaklarındaki yerimi alırım.Belki bir şey olur ve orada kalırım,kim bilir? :)


 

13 Şubat 2012 Pazartesi

UNUTULMAZ FİLM MÜZİKLERİ – 2

Geçen ay giriş yaptığım unutulmaz film müziklerine aynı hızla devam ediyorum.Yine çok iyi parçalar derledim,topladım.


The Godfather Theme Song (The Godfather) : Hiç bilmeyeninin olmadığı,efsaneleşmiş bir şarkı.Gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olan The Godfather’ın simgesi.Yıllar geçse de ününden hiçbir şey kaybetmeyecek bir eser.İtalyan müzisyen Nino Rota’nın en iyi işlerinden biri kesinlikle.























Lux Aeterna (Requiem For A Dream) : O kadar muhteşem bir eser ki başta haber bültenleri olmak üzere her yerde kullanarak canını çıkardılar.Sürekli kulağımıza çalınmasından dolayı yavaş yavaş havasını kaybetmeye başlasa da film tarihine adını altın harflerle yazdırmayı çoktan başardı.Harika film müziklerine imza atan Clint Mansell’in şaheserlerinden yalnızca biri.Bir klasik.






















Going The Distance (Rocky) : Tam anlamıyla bir başyapıt arayanları buraya alalım.Tüylerimi diken diken ediyor ne zaman dinlesem.Hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim inanılmaz bir eser.Son derece başarılı bir dram olan Rocky filminin ruhunu çok iyi yansıtıyor.Derin bir hüznün ardından yükselerek zafere ulaşıyormuş gibi.Rocky Balboa’nın sıfırdan en tepeye çıkışını özetliyor adeta.Favorilerimden.





















Misirlou (Pulp Fiction) : Yine dillere dolanmış,unutulmaz bir parça.Farklı ve dikkat çekici melodisiyle bir çağa damgasını vurmuş şarkılardan.Son derece eğlenceli bir eser.Quentin Tarantino’nun başyapıtı Pulp Fiction’ı çok güzel tamamlıyor.Eski bir yunan ezgisi olan Misirlou’yu bu filmde Dick Dale yorumuyla dinliyoruz.Dans ettiriyor,eğlendiriyor.





















Mind Heist (Inception) : Çok tempolu bir şarkı Mind Heist.Tek başına bir film gibi.Esiyor,gürlüyor,coşuyor.Inception fragmanını en çok öne çıkaran şey belki de.Zack Hemsey'nin bu bestesi filmle yarışır güzellikte.İlk duyduğunuz anda hafızanıza kazınarak kendini tekrar tekrar dinletiyor.






















Hello Zepp (Saw) : İnsan üstü bir şarkı.Tek kelimeyle şaheser.Saw geleli neredeyse 8 sene olacak ama bu eserin dilime dolanmadığı tek bir gün bile yok.Nerede olursam olayım gün içerisinde hep bu şarkıyı mırıldanırken buluyorum kendimi.İçe işliyor,filmin kendisi gibi gerip tedirgin ediyor.Entrika dolu sahnelerin vazgeçilmezi.Charlie Clouser imzalı dahice bir başyapıt.





















Lose Yourself (8 Mile) : Dünya üzerinde dinleyebileceğiniz en iyi şarkılardan biri.Eminem’i ve rapi sevmeyenleri bile büyüleyen bir şaheser.Son derece gaz bir parça,özellikle arabada dinlemek büyük tehlikelere yol açabilir.8 Mile filminin çok ötesine geçmiş durumda.Çoğu yerde yapılmış en iyi rap parçası olarak gösterilmekte.Kesinlikle muhteşem.Hele bir Drum & Bass remixi var ki o hiç tadından yenmiyor.





















Dinlediğiniz için teşekkür ediyor ve uzaklara doğru kaçıyorum bugünlük.İyi akşamlar...

12 Şubat 2012 Pazar

AŞK BALONU

Neden geldin çocuk? Ayakların yerden kesilsin istedin değil mi? Muhteşem tatların içinde kaybolmak,mutluluktan uçarak gökyüzündeki bulutlara karışmaktı niyetin.Başka hiç bir şeyin önemi olmadan,sadece ve sadece onu düşünmek.Sen gözlerin kararsın istedin.Mantıksızca,son gününmüş gibi her saniyesini ona adamak.Aşk istedin sen,onun gerçekliğine inanmak istedin.

İnanma çocuk.Öyle bir şey yok çünkü.Seni kandırıyorlar,tatlı diye şekerle aldatılan çocuklar gibi.Sen onlara aldırma.Aldanma.

Aşk senin o sevdiğin pastanın kremasıdır çocuk.Aldatmak,kandırmak için ilk adımdır.En üst tarafı kaplar,gözünü boyar,hoştur.Ondan başlarsın yemeye keyifle.Tatlı mı tatlıdır,yumuşacıktır.Doyamazsın tadına.Onun gibisini hiç tatmamışsındır.Ama hep kandırır seni.İki parmak aldın mı bitiverir.Altından çıkan pastanın ta kendisidir.Eğer sen kremanın altındaki o pastayı iyi yapamamışsan,tarifsiz keyfin senin için bitmiş demektir.Aşk da böyledir işte.Gün gelir biter,bitecektir,bitmeye mahkumdur.Ve o gün geldiğinde hiç düşünmeden övdüğün aşkın altını sevgiyle dolduramadıysan,kremayla kendini kandırmışsan tuz buz olursun.Olma,yapma çocuk.

Aşk bir halüsinasyondur çocuk.Gördüğünü,yaşadığını sanarsın onu.Gerçeği örtbas edendir.O ilk günler hep güzeldir değil mi? Sanki dünya sadece seninle ona döner.Hiç bir şeyi umursamazsın.Herkese karşı gelir,onu savunursun.Yemez,içmez,onu görmek için bin bir yollar yaratırsın.O varken sadece gülersin.Yokken huysuzlaşırsın.Ama o güvendiğin heyecan bir yere kadardır.Uçup yok olduğunda ortada kalırsın.Çırılçıplak hissedersin kendini,bomboş.Çünkü sevmemişsindir çocuk.Asıl gerçek duygu olan sevgiyi hissetmemiş,bir balonun peşinden gitmişsindir.Sen de suçlu değilsindir ki.Kimse sana söylememiştir bunu.

Aşk hep kalır mı sandın çocuk? Bunca yıl süren evlilikleri,ilişkileri,mutlulukları o mu sürdürdü zannettin? Bunları başaran sadece sevgidir çocuk.Asıl kutsal olan odur.Sevmek,saygı duymaktır mesele.Evleri kuran,bebekleri büyüten,akşam yuvana gelmeni sağlayan,ele ele tutuşturan,düştüğünde kaldıran...Bunları yapan hiç bir zaman aşk olmamıştır çocuk.O yaramaz olandır,nankördür.İşi bitince terk edendir.Zaman geçince anlarsın gösterişli ama içi bomboş olduğunu.Çok geç olur bazen ama anlarsın.Sevginin büyüklüğünü.

Aşk senin o uçan balonlarına benzer çocuk.Rengarenk ve cıvıl cıvıl.Sevimli ama içi boş.Kayıp gökyüzüne gittiğinde sana bomboş ve hüzünlü eller bırakır.Arkasından ağlarsın,dövünürsün çünkü hiç uçup gideceği anı düşünüp hazırlamamışsındır kendini.Sadece ellerindeki dakikaların tadını çıkarmışsındır.Aşk balonunun tuzağına düşen bir kurban olduğunla kalırsın.Yukarılarda bir yerlerde patladığında sana gökyüzünden boşluk ve hayal kırıklığı düşer,biteviye yalnızlığıyla.

Aşk her zaman “ben sana demiştim”lerle biten bir oyundur sadece.

Sevgiyi aşka tercih et.Huzuru,tutkuya.

Eğer mutlu olmak istiyorsan ruhunla sev çocuk.Sadece ve ömür boyu sev.Sapmadan ve gerçekten...

11 Şubat 2012 Cumartesi

MİM’Lİ HAREM !


Blogda mim olayı hoşuma gidiyor.Bu yüzden severek takip ettiğim poliganum’un beni mimlemesine kayıtsız kalamazdım.Konu çok keyifli ve eğlenceli.Erkekler beğendiği 10 kadının,kadınlar da vazgeçemediği 10 erkeğin ismini yazıp haremini kuruyor.Bu durumda bana da beğendiğim kadınlardan oluşan kendi mimli haremimi kurmak düşüyor.Bunca güzel kadının arasında seçim yapmak mümkün olmadığından sıralamayı gelişi güzel yaptım,sayıların bir önemi yok.Buyurun bakalım haremimizde kimler var.


1 - Angelina Jolie : Fazla bir şey söylemeye gerek yok zaten.Her şey ortada.Dünya üzerinde yaşayan en güzel kadın.Tartışmasız.

2 - Marion Cotillard : Muhteşem,olağanüstü,baş döndürücü.Bu kadını gördüğüm zaman aklıma aşk geliyor,baştan aşağıya aşk kokuyor.Zerafet,naiflik,gizem,şirinlik ve muhteşem bir gülümseme.Fransız kadınını simgeleyen en iyi örnek.Hep var olsun.

3 - Deborah Ann Woll : Fanatiği olduğum True Blood dizisinin kızıl vampiri.Olağanüstü bir varlık.Böyle bir şeyin dünya üzerinde nefes alıyor olması bile şahane.İnsan bu hatunun dizideki sahnelerini iple çekiyor.Vampirliğin en çok yakıştığı kadın.

4 – Rachel McAdams : Tatlılık ve sempatiklikten bir gün öleceğine inanıyorum.Bebek gibi.Koy karşına bütün gün gülsün,sen de onu seyret.Ufak tefek bir afet.

5 – Mila Kunis : Nasıl bir kadın çözemedim,olacak iş değil.Çok ama çok güzel.Yuva yıkacak cinsten.Black Swan ve Friends With Benefits ile geçtiğimiz yıla damgasını vurdu,vurmaya da devam edecek anlaşılan.Muhteşem gözler,şahane mimikler,baştan çıkarıcı tavırlar...Her şey mevcut.


6 – Penelope Cruz : İnsan olmayanlardan.Çok farklı bir tarzı var bu kadının.Rahatsız ve çatlak halleri mükemmel.Bence Johhny Depp’in kadın versiyonu.Depp’in nasıl anlaşılmaz bir çekiciliği varsa o çekicilikten bu kadında da var.Oyunculuğu zaten insan ötesi.Kendisi de en çok arzulanan kadınlardan.

7 – Sophia Bush : One Tree Hill dizisinin efsanelerinden.Bu kadına hayranlığım hiç geçmeyecek herhalde.9 sezondur izlediğim dizinin en mükemmel şeyi.Hem bu kadar sempatik,hem de seksi olmayı nasıl başarıyor anlamıyorum.Az kişi tarafından keşfedilmesi de onu özel kılıyor.Harika.

8 – Rhona Mitra : Afet demek hafif kalır.Kadınlığın olgunluğunu yansıtan bir yüz,keskin ötesi bakışlar,şahane bir fizik.36 yaşında belki de en güzel günlerini yaşıyor.Kadın denilince akla ilk gelenlerdendir benim için.Onun uğruna rezalet filmlerini az izlemedim.Dünyada etkileyemeyeceği bir erkek olamaz.

9 – Katy Perry : Listemdeki tek oyuncu olmayan başyapıt.Bu kadını her gördüğümde içim eriyor,gidiyor.Çok ama çok farklı bir havası var.Çılgın tavırları son derece çekici.Hem süper seksi hem de inanılmaz şeker.Koskocaman gözleri enfes.Fiziği zaten muhteşem.Herhalde tanrı daha önceki eseri olan Zooey Deschanel’i çok beğenmiş olacak ki Katy Perry olarak bir benzerini yaratmış,süper olmuş.Çok fazla can yakıyor.

10 – Monica Bellucci : İnsan ötesi İtalyan varlık.Kadının vücut bulmuş hali.Bir efsane.Bir kadın ancak bu kadar mükemmel olabilir.Her yaşında daha da kusursuzlaşıyor.Fazla söze gerek olmayanlardan.Angelina Jolie ile birlikte tüm dünyayı idare edebilirler.


Bir tek Eva Mendes dışarıda kaldı.Onu da yedekten sokarak ilk 11’i tamamlıyorum.

Şimdi de ben bazı yazarları mimleyeyeyim.Çoğu yazar mimlendiğinden listemiz dar:

Anci

Benden bu kadar.PisPapaz kaçar...

6 Şubat 2012 Pazartesi

MYSTIC RIVER – 12 ANGRY MEN

Ayın ilk 2’li film tanıtımına hoş geldiniz.Bugün konusu,tarihleri,oyuncuları kısacası her şeyi birbirinden farklı iki şahane filmi tanıtacağım.Zaman kaybetmeden bu son derece başarılı iki yapımın incelemesine geçeyim.


Mystic River :

Türkçe adı: Gizemli Nehir
Yapım: ABD,Avustralya
Gösterime girdiği sene: 2003
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2003
Tür: Suç,Dram,Gerilim
Yönetmen: Clint Eastwood
Senaryo: Brian Helgeland (senaryo) , Dennis Lehane (roman)
Oyuncular: Sean Penn,Tim Robbins,Kevin Bacon,Laurence Fishburne
Süre: 138 dk.
IMDB puanı: 8/10
IMDB Top 250 sırası: 231
Metacritic puanı: 84/100
Rotten Tomatoes puanı: 87/100
Beyaz Perde puanı: 4/5
Divx Planet puanı: 7.6/10
Benim puanım: 7.9/10




Üstad Client Eastwood’un yönettiği başarılı filmlerden biri Mystic River.Farklı karakterlerdeki çocukluk arkadaşlarının yıllar sonra trajik bir olay sonuncu yollarının tekrar kesişmesi etrafında dönen hızlı bir hikayesi var.Kah merak uyandıran,kah geren,kah düşündüren bir senaryo ile işlenmiş.Ama bu yapımın en çok dikkat çeken tarafı sözleri kifayetsiz bırakan oyunculukları.

Jimmy (Sean Penn) ,Dave (Tim Robbins) ve Sean (Kevin Bacon) Boston’da mahalle arkadaşlarıdır.Bir gün sokakta oynarlarken kendilerini polis olarak tanıtan iki adam Dave’i alıkoyar ve kaçırır.Dave dört gün boyunca karanlık bir odada tutularak hem tecavüze uğrar hem de şiddet görür.Bir şekilde adamların elinden kaçmayı başarır ve mahalleye döner.Ancak dostların arası o günden sonra açılır ve hiç bir zaman eskisi gibi olmaz.

Bu olayın üzerinden tam 25 sene geçer.Üç arkadaş da evlenmiş,farklı hayatlar kurmuşlardır.Jimmy gençliğinde yaptığı pis işleri bırakarak market işletmeye başlamışken,Sean polis olmuştur.Dave ise yaşadığı o unutulmaz olaydan sonra içine kapanık,güvensiz ve pasif bir adama dönüşmüştür.Hayatları normal seyrini sürdürürken bir sabah Jimmy’nin kızının parkta ölü bulunmasıyla her şey tepe taklak olur ve olaylar gelişir.




Bu filmle ilgili her şeyden önce altı çizilmesi gereken bir nokta var.O da Sean Penn.Filmdeki performansıyla “En İyi Erkek Oyuncu” Oscarı’na layık görülen usta ismi izleyince oyunculukta döktürmek nedir anlıyorsunuz.Özellikle kızının ölü bulunduğu sahnedeki üstün oyunculuğu filmin unutulmazları arasında benim için.Bir insan gerçekten kızını kaybetse ancak böyle tepki verebilir.Filmdeki rolüyle “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscarı’nı kazanan Tim Robbins’e de buradan bir alkış gönderelim.

Biraz da olumsuz eleştirilere gelelim.Film iyi güzel ama zaman zaman sürükleyiciliğini kaybediyor.Özellikle polis soruşturmalarında bizim bile aklımıza gelen kilit soruları yılların polisleri sormuyorlar.Olayı kolay kolay açığa kavuşturmamak için gerek duyulan klasik bir senaryo hilesi ancak hikayenin inandırıcılığına sekte vuruyor.Sean rolündeki Kevin Bacon çok pasif kalmış.Yeterince iyi kullanılamamış,hikayede sırıtıyor.Buna tahmin edilebilir son da eklenince normalden biraz daha yüksek puanlar verildiğini düşündüğüm bir film oluyor Mystic River.

Son noktayı koymak gerekirse genel olarak başarılı bir yapım.İzlenmesi şart.Koleksiyonunuzda bulunmalı.


12 Angry Men :

Türkçe adı: 12 Kızgın Adam
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 1957
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 1960
Tür: Dram
Yönetmen: Sidney Lumet
Senaryo: Reginald Rose
Oyuncular: Henry Fonda,Lee J. Cobb,Ed Begley,E.G. Marshall
Süre: 96 dk.
IMDB puanı: 8.9/10
IMDB Top 250 sırası: 6
Metacritic puanı: Yok
Rotten Tomatoes puanı: 100/100
Beyaz Perde puanı: 4.3/5
Divx Planet puanı: 8.6/10
Benim puanım: 8.6/10




Sizi şöyle eskilere,50’li yılların sonuna götürüyorum şimdi.Siyah beyazlı şahane günler.Belki de sanatın günümüzden çok daha iyi icra edildiği zamanlar.İşte o günlerden kült bir yapımı tanıyacağız şimdi.Gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri kabul edilen,IMDB Top 250 sıralamasında 6. durumdaki muhteşem bir başyapıtı inceleyeceğiz.İzlemeden ölünmemesi gereken bir eser.

Bir mahkeme ve sanık sandalyesinde latin bir genç.Babasını bıçaklayarak öldürmekle yargılanan bu gencin hayatı tek bir şeye bağlıdır:12 kişiden oluşan jürinin kararına.Bu karar üyelerin oy birliğiyle alınmalıdır yani herkes aynı kararı vermelidir yoksa hüküm verilemez.Jüri belki de bir gencin ölümüne yol açabilecek bu zor kararı vermek için odasında toplanır ve oylama yapılır.11 üye genci suçlu bulurken sadece bir kişi “suçsuzdur” der.Şimdi herkes bu tek kişiyi ikna etmeli,kararı sonuca bağlamalıdır.Ancak karşılarında sıkı bir üye vardır ve taraflar arasında çetin bir ikna savaşı başlar.



Yapım başarılı değil,çok başarılı.Tamamı sadece tek bir odada geçen,buna rağmen son derece sürükleyici ve iştah kabartıcı bir başyapıt 12 Angry Men.Tempo düşmüyor,heyecan dinmiyor.Sürekli bir merak,”acaba ne olacak” sorusu kafalarda.Bir hikayedeki en büyük problem bu soruyu zihinlerde alev alev yakamama sorunudur ve yapım bunu çok iyi başarmış.Filmin doğallığı inanılmaz.Sanki kameranın kayıt tuşuna bir kere basılmış ve film bitene kadar bir daha hiç durdurulmamış,o odada olanları kaydetmiş gibi.O derece akıcı.Gerçekçiliği de harikulade yapımın.Bu gerçekliğe o kadar çok kaptırıyorsunuz ki benliğinizi,jüriden biriymiş gibi davranmaya başlıyorsunuz bir süre sonra.”Ama bak şu kanıt şöyle””,ama bak bu da var” falan gibi.Siz de ikna oluyor veya ikna ediyorsunuz,rol yapma oyunu tarzı.

Bir kelime de yardımcı oyuncu olarak yer alan Lee J. Cobb’a gitsin.Harika oynamış.Özellikle sonlara doğru delirip,isyan etmesi muhteşem olmuş.Ayakta alkışlanacak derecede iyi.

Son söz olarak şahane bir film var elimizde.Bir başyapıt.Ani verdiğimiz kararları gözden geçirip üzerinde iyice düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.Ufak detayların aslında çok büyük bir resmi değiştirebileceğini fark ettiriyor.Sadece izlemekle kalmayın,izlettirin de.Böyle bir filmi yaptıkları için emeği geçen herkese ne kadar teşekkür etsek azdır.Helal olsun diyebiliyoruz ancak.




Filmlerimizin sonuna geldik.Umarım keyifle okumuşsunuzdur.İyi seyirler dileyip huzurunuzdan çekiliyorum.Kalın sağlıcakla.

5 Şubat 2012 Pazar

TUMBLR SAYFAM AÇILDI !


Yabancı blog yazarı ağırlıklı tumblr'da uzun zamandır bir profil yaratmayı düşünüyordum ve iki gün öncesi itibariyle hesabımı açmış bulunuyorum."PisPapaz'ın Çayırı" isim hakkıyla yer aldığım tumblr'daki postlarım blogger hesabımda bulunanlardan daha farklı olacak.Film replikleri,söylenmiş güzel sözler,filmlerden fotoğraflar ve bazı videolar bulunacak sayfama anlaşıldığı gibi çok küçük postlar atacağım.Buradaki gibi uzun yazıları çok ama çok nadir yayınlayacağım.Atacağım postlar ingilizce ağırlıklı olacak.Beni tumblr'dan da takip etmek isterseniz sizleri aşağıdaki linkte bekliyor olacağım

Tiny Words by PisPapaz 

Unutmadan söyleyeyim.Buradaki yazılarıma da aynı hızla devam edeceğim,bir değişiklik yok yani.

2 Şubat 2012 Perşembe

KADINLARI ÇEKİCİ YAPAN DETAYLAR

Kadın başka bir varlık.Erkek gibi estetikten yoksun bir cinsin yanında ne kadar şık ve güzel durduğunu tartışmaya gerek yok.Kadınlar hayatlarımızda olmasalardı günler gerçekten çekilmez olurdu.Eksikliklerini düşünmek bile can sıkıcı.Biz erkekler kendimize toz kondurmayız.Her şeyi biz bilir,biz yönetiriz sözde.Ama kadınlar söz konusu oldu mu takır takır her dediklerini yaparız.Belki de en büyük zaafımızdır onlar.İşte ben bugün kadınlardaki hangi noktaların bu zaaflarımızı nüksettirdiğine değineceğim.Kadınlar zaten mükemmele yakın ancak bir erkek olarak aklıma gelen birkaç detayla onları nelerin daha seksi ve çekici yaptığını düşündüğümü paylaşmak istiyorum.










 1. Etek – Çizme / Şort – Çizme İkilisi : Feci derecede zaafımız olan ikililer.Belki de tüm detaylar arasında en başarılıları.Erkek soyunun devamı için bu saydığım ikililerin tedavülden kaldırılması gerekli,süpersonik bir etkisi var zira.Hatta çağımızın en büyük 3 icadının çizme-etek-şort üçlüsü olduğunu söyleyenleri bile gördüm.En dikkatinizi çekmeyen dişi bile bu ikililere sahip olduğunda kendine baya baya baktırıyor.Kadınlara çok fazla yakışmakta.Bizim de yüreğimizi sıkıştırmakta.


2. Gri Eşofman Altı : Bildim bileli çekiciliğinin gizemini çözemediğim bir detay.Bilinmeyen yürüyen cisim gibi sizi içine doğru çekmekte.Biz giydiğimizde hiçbir etkisi olmayan bu kıyafetin kadınların üzerinde neden bu kadar çekici durduğunu anlamak mümkün olmadı henüz.Yaptığım gözlemler sonucu tüm erkekler üzerinde aynı etkiyi bırakmakta olduğunu fark ettim.Siyah,beyaz,mavi,yeşil veya pembe değil.Sadece gri olanı.Bilim adamlarının bu büyük gizemi bir an önce çözmesini diliyorum.


3. Sigarayı Tutma Şekli : Sigara kullanmam ama sigarayı kadına yakıştıranlardanım.Hele o elle tutuş yok mu,işte o bambaşka.Kadınına göre bu tutuş değişiyor ama bazılarında son derece estetik duruyor.Kibar ve narin olanı da var,sert ve güçlü göstereni de.Siyah bir eldivenle desteklenirse iyice tadından yenmiyor.İçmesinler ama o sigarayı tutsunlar diyerek sağlık dolu bir mesaj da verelim.


4. Göz Makyajı : Göz bir insandaki özellikle bir kadındaki en önemli yerlerden biri.İtinayla yapılmış bir göz makyajı kadına adeta sınıf atlatıyor,bir anda havasını bambaşka bir yere taşıyabiliyor.Sırf bu makyaj yüzünden bir kadına bakış açınız bile değişebilmekte.Son derece önemli bir detay olduğunu düşünüyorum.Makyaj deyip geçmemek lazım.Dikkat edilirse bir erkeği çökertebilir.


5. Dövme : Dövmenin seksiliği ve çekiciliği konusunda sanırım herkes hemfikir.Erkekte de güzel duran bu dövme olayı kadında çekiciliği doruk noktasına taşıyor.Büyük değil küçük dövmeler her zaman çok daha etkili oluyor.Sırt,omuz,bel,karın ve ayak bilekleri favori noktalarım.Bence bu noktalardaki dövmeler kadınlara daha çok yakışıyor.Etrafımızda dövmesiz bir kadın görmek zaten iyice zorlaştı.Doğru yoldasınız.




6. Şapka : Yine kadınlara çok yakıştığını düşündüğüm bir detay.Özellikle uzun saçlı biriyse harika duruyor.Spor şapka veya şık bir elbiseyi tamamlayan tarz bir şapka,fark etmez.Hepsi son derece etkili.Spor şapka daha sevimli bir çekicilik sunarken,gece elbisesiyle kombine edilmiş olanı  kadının daha gösterişli görünmesini sağlıyor.Başarılı tercihlerden biri.


7. Dolgun Dudaklar : Dolgun dudak dendi mi akan sular durur.Kesinlikle tercih sebebi.Bazı kadınlar var ki konuşurken gözlerine değil dudaklarına bakarsınız.İşte bu detay onlar için gelsin.Güzel yüz hatlarıyla birleştiğinde gerçekten karşısında durulması zor.Öpmesiyse ayrı bir keyif.Bu yapıya sahip olmayanlar da üzülmemeli,dudakları daha dolgun göstermek için bir çok kozmetik ürünü de piyasada olduğundan sorun yok.Dolgun dudak forever diyelim biz.


8. Kemik Gözlük : Bu aralar iyice popüler olmaya başladı kemik gözlükler ve bundan hiç şikayetçi değiliz.Kadınlara çok yakışıyor.Onlara seksi bir hava katarken olgun da gösteriyor ki zaten bu kendi başına bir çekicilik örneği.Kadına aynı zamanda gizemli ve merak uyandıran bir sempati ekliyor.Farklı renkleri bulunabilen bu gözlükler için benim favorim kesinlikle siyah.


9. Koyu Renk Ten : Latin ve melez kadınlar her zaman çekici gelmiştir biz erkeklere.Bir koyu ten hastalığı vardır hepimizde.Bunun için de haklı sebeplerimiz var.Çoğu kadına gider koyu ten.Kendine çok baktırır,dikkat çeker.Özellikle gece elbisesi altında ışıl ışıl parlar.Bazıları bu tene doğuştan sahip olma şansını yakalamıştır ve diğer kadınlar tarafından kıskanılır bir bakıma.Doğuştan bu tene sahip olmayan kadınlarda bronzlaşma adına yapılan solaryum tercihini çok sevmem.Doğal yollarla kazanılan koyu ten daha çekici gelmekte bana.


10. Düz Fönlü Saç : Kabarık,dalgalı,toplu ve diğerleri.Hiç biri bir kadındaki düz saçın etkisini yaratamaz.Düz fönlü saç mıknatıs gibidir,mesafe ne olursa olsun erkeklerin ilgisini çeker.Erkeğin bir kadında ilk dikkat ettiği noktalardan biridir saç ve düz olanı son derece etkileyicidir.Rengin de önemi yok.Düz olması yeterli.Bir erkeği saçınızla etkileyecekseniz hiç düşünmeyin,fönü çektirin ve işi bitirin.



Bunun gibi daha bir çok detay var kadınları seksi ve çekici yapan ancak şu an aklıma gelenler bunlar.Kadın olmak zorsa erkek olmak daha zordur bu detaylar yüzünden.Çok canımızı yakarlar ve yakmaya devam edecekler.Ancak her şeyi bir kenara bırakın,bir kadında zeka yoksa onu hiç bir şey kurtaramaz.O durumda yukarıdakileri atın çöpe,beş para etmez.