28 Haziran 2012 Perşembe

BATMAN EFSANESİ VE SİNEMA




Yarasa adam efsanesi çok uzun yıllar önce çizgi roman olarak hayatımıza girdiğinde, belki de hiç kimse bu kadar büyük bir fenomene dönüşeceğini tahmin edemezdi.Evet, dünya literatüründe yığınla süper kahraman hikayesi var ancak Batman hepsinden bir adım önde oldu her zaman.Hep bir farklıydı.Baş karakterin diğer süper kahramanlar gibi olağanüstü güçlerinin olmaması,yaşananların daha karanlık ve ciddi bir dünyada geçmesi, çok derin ve ustaca tasarlanmış düşmanlarla bezenmiş olması bu hayal ürününü rahatlıkla ön plana çıkarabiliyordu.En önemli özelliği ise gerçeğe yakın,şiddet içeren,çetrefilli hikayesiyle aslında sadece çocuk ve gençlere değil, yetişkinlere de hitap etmesiydi.Hatta en çok bu yaşça büyük kesim tarafından sahipleniliyordu.Bu da Batman’in çok geniş bir kitleye ulaşmasını sağlıyordu.Yarasa adama olan ilgi her geçen gün artıyordu.Çizgi roman ve çizgi filmler kimseye yetmiyordu artık.Batman’in beyaz perdeye çıkma zamanı gelmişti.

80’lerin sonuna gelindiğinde Batman’in ilk defa sinemaya aktarılmasına karar verildi.Yönetmen koltuğuna oturması için ise bu tarz filmlerde ustalaşmış,büyük isimlerden biri seçilmişti:Tim Burton.İlk başlarda Burton’un Batman hikayesini nasıl yorumlayacağı merak ediliyordu.Kimlere rol verecek,nasıl bir dünya yaratacaktı? Bu konulara dikkat etmesi gerekiyordu.Bruce Wayne rolü için Michael Keaton’ı uygun gördü.1989 ve 1992’de çektiği iki Batman filminde de onunla çalıştı.Hikayenin geçtiği dünyaya bakıldığında ise Burton'un tasarladığı Gotham şehrinin karanlık bir atmosferi olduğu, ancak bunun dozunun tatmin edici olmadığı görülüyordu.Hikayedeki karakterler bu karanlık havadan nasiplerini alsalar da bir yanları mizah kokuyordu.Bu durum hem Batman karakterinde, hem de villainlerde hissedebiliyordu.Zıt özellikleri bir bünyede dengelemeye çalışmıştı Burton.Yönetmenin bu yorumunu çok içime sindirmesem de (karanlık taraf çok daha fazla baskın olmalıydı ki nitekim Nolan’ın dünyası böyle) ilk deneme için başarılı denebilirdi.1989’da “Batman” adıyla gösterime giren birinci filmde Batman’in baş düşmanı Joker rolünde bir efsane olan Jack Nicholson arz-ı endam ediyordu.İnanılmaz bir Joker yorumu izlediğimiz bu performans, filmi tekrar tekrar izlememizi sağlamıştı o zamanlar.1992’de ise Burton’un ikinci film olan “Batman Returns” gösterime girdi.Bu defa Micheal Keaton’un yanında Kedikadın olarak Michelle Pfeiffer,Penguen olarak Danny DeVito ve Max Shreck olarak Christopher Walken yer alıyordu.İlk film kadar olmasa da bu yapımın da ses getirdiğini söyleyebiliriz.

Her şey güzel giderken Batman destanının başına çok büyük bir talihsizlik gelecekti.Bu talihsizliğin adı bir sonraki iki Batman filmini çekecek olan yönetmen Joel Schumacher’di.Schumacher sanki Yarasaadam efsanesini ve mirasını yok etmek için bu işi almıştı.Çektiği filmler o kadar berbattı ki bu durumu anlatmak için kelimeler  yetersiz kalıyordu.Projede rol alan bir çok dünya starı oyuncu da arada kaynıyor,kariyelerine kara bir leke ekliyorlardı.İlk olarak 1995’te çektiği “Batman Forever” sayesinde bu acı gerçek yüzümüze tokat gibi çarptı.Burton tarafından yaratılan Batman dünyasının o hafif kasvetli ve karanlık havası uçup gitmiş,yerine son derece ciddiyetsiz,her yeri rengarenk,aslıyla alakası olmayan bir saçmalık gelmişti.Yaratılan karakterler katlanılmayacak kadar cıvıktı.Bu cıvıklık ve ciddiyetsizlik tüm filmin tamamını ele geçirmişti.Sanki televizyonlarda ratingin düşük olduğu saatlerde yayınlanan kalitesiz bir komedi filmi izliyorduk.Yapımda Bruce Wayne rolünü Val Kilmer oynuyordu.Bana göre filmin belki de tek elle tutulur denilebilecek yeri buydu.Kilmer, Wayne kimliğine tam oturmasa da çok sırıtmamış,idare etmişti.Diğer rollerde ise çok ünlü Hollywood yıldızları yer alıyordu.Two-Face’i Tommy Lee Jones,Riddler’ı Jim Carrey,Dr. Chase Meridian’ı ise Nicole Kidman canlandırıyordu.Hepsinin performansı başarılıydı (Nicole Kidman güzelliğiyle insanın başını döndürür bu filmde) ancak film rezalet olunca hepsi birer şaklabana dönüşmüştü.Batman Forever, büyük bir hayal kırıklığı yaratarak sinema salonlarına veda etmişti.


Herkes bundan daha kötüsü yapılabilir mi derken Schumacher onu da başardı.1997’de çekilen serinin dördüncü,yönetmenin ikinci filmi olan “Batman & Robin”, sadece Batman serisinin değil, tüm sinema tarihinin en berbat yapımlarından biri olarak kayıtlara geçti.Batman Forever’daki o cıvıklık ve renklilik bu yapımda da aynen devam ederken, üzerine başka kalitesiz unsurlar da eklenmişti.Yönetmen bu çalışmaya “ne kadar villain varsa doldurayım,bu karakterlere de ünlü oyuncularla hayat vereyim” gibi saçma sapan bir stratejiyle yaklaşınca olanlar olmuştu.Karışık pizza gibi ne olduğu belirsiz ve kalitesiz bir iş çıkmıştı ortaya.Özellikle Bruce Wayne rolünü George Clooney’e vermek başlı başına yanlıştı.Fiziksel olarak alakası yoktu bir kere.Oyuncu olarak da rolüne hiç oturmuyordu.Clooney’nin bu filmde rol alması, gelmiş geçmiş en kötü Bruce Wayne olarak hatırlanmasına neden olacaktı.Ona eşlik eden Uma Thurman,Arnold Schwarzenegger ve Alicia Silverstone gibi yıldızlar da bir önceki filmde rol alan meslektaşlarıyla aynı kaderi paylaştılar,bu rezilliğe ortak oldular.Adeta film değil işkence olan bu yapımın ardından Batman efsanesi tam anlamıyla yerin dibine girmişti.Saygınlığı kalmamış,palyaçodan farksız bir hale gelmişti.Bu büyük başarısızlık, oluşması yıllar sürmüş önemli bir imajı yerle bir etmişti.Uzun bir süre kimse Batman’in adını anmadı.Artık bu defter kapanmıştı.

Son filmlerin üzerinden yıllar geçmiş,Batman artık unutulmuştu.Unutulmasa bile, en son yaşanan felaketten sonra kimse bu adalet savunucusuna tekrar hayat vermeye cesaret edemiyordu.Tam o zamanlarda Yarasaadam’ın başına gelenleri içerlediğini düşündüğüm gerçek bir kahraman ortaya çıktı:Christopher Nolan.Büyük bir efsanenin düştüğü durumu kabullenemeyen Nolan, üzerinde uzun zamandır çalıştığı Batman Projesi’ne hayat vermek için kolları sıvadı.Üç film çekecekti.Bruce Wayne’nin nasıl Batman’e dönüştüğünden başlayarak efsaneyi tekrar hak ettiği yere taşıyacaktı.Üçlemenin ilk filmi olan ve bizi her şeyin başlangıcına götürdüğü “Batman Begins”, 2005 yılında vizyona girdi.Filmi izlediğimizde Nolan’ı ayakta alkışlamaya başlamıştık.Yaratılan dünyanın atmosferi, tam olması gerektiği gibi karanlık ve kasvetliydi.İzleyiciyi rahatsız ediyor,sarıyor ve geriyordu.Hikayenin havası bu atmosfere paralel olarak belli bir ağırlığa ve ciddiyete sahipti,cıvıklığa ve saçma esprilere yer yoktu.İşte nihayet istenen gerçekleşmişti.Batman’in hayranları böyle bir hikaye anlatımı ve atmosfer bekliyordu.Yaratılan dünyanın ve hikayenin kusursuzluğunu doğru cast seçimiyle de pekiştirmişti Nolan.Başrolde yer alan Chrtistian Bale, adeta Bruce Wayne olmak için yaratılmıştı.Şimdi veya sonra hiçbir oyuncu bu role onun kadar yakışamayacaktı.Nolan’ın casttaki nokta atışları bununla da kalmıyor,Micheal Caine ve Morgan Freeman gibi büyük ustalarla çalışarak onları bir kez daha devleştiriyordu.Batman efsanesi “Batman Başlıyor” ile gerçek anlamda yeniden başlıyordu.

3 sene sonra,2008 yılında projenin ikinci filmi “The Dark Knight” meraklı bir bekleyişin ardından beyaz perdedeki yerini aldı.İşte bu film Batman tarihinde bir çığır açtı.Adeta yer yerinden oynadı.Hiç düşmeyen temposu,muhteşem kurgusu ve olağanüstü oyunculuk performansları ile yanına bile yaklaşılamayacak bir başarı elde etti.Çok kısa sürede büyük başyapıtlar arasına girdi.IMDB top 250’de 8.9 puanla 8. sırada yerini aldı.Filmin çekimlerinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra hayata veda eden Heath Ledger, Joker rolünde sergilediği kelimelerle anlatılması çok zor olan bir oyunculuk başarısı ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı”nı kazandı.Her şeyiyle unutulmaz bir film olmuştu The Dark Knight.Christopher Nolan yerin dibine batmış bir kahramanı,oradan alıp en tepeye çıkarmayı başarmıştı.Saygı duyulmayan bir palyaçoyu,kudretli Kara Şövalye’ye dönüştürmüştü.Kaybedilen tüm imaj ve saygınlık onun sayesinde geri gelmişti.



Şimdi bizler Nolan’ın çektiği son Batman filmi, The Dark Knight Rises’ı izlemek için gün sayıyoruz.Yapım ABD’de 20 Temmuz’da,ülkemizde ise 27 Temmuz’da gösterime girecek.Özellikle benim gibi bir Batman fanatiği için efsanenin sona ereceği bu eseri beklemek hem zor, hem de üzücü.Bir daha Nolan elinden çıkacak bir Batman filmi izleyemeyecek olmak adama koyuyor.Ancak her başlangıcın bir sonu olduğu gerçeği kaçınılmaz.Seriye muhteşem bir nokta konacağı su götürmez, en azından bu içimi rahatlatıyor.

Kısaca sizlere Batman efsanesinin sinema macerasını anlatmaya çalıştım.İyi başlayıp yerin dibine giren, ancak en sonunda hak ettiği yer olan zirveye çıkan bir macera.Beğendiğinizi umuyorum.Bu aralar çok yazamasam da The Dark Knight Rises öncesi böyle bir şey karalamam gerekiyordu.İçimdeki rahatlıkla buralardan bir süreliğine ayrılıyor ve önümüzdeki ay yeniden görüşelim diyerek yazıyı noktalıyorum.

13 Haziran 2012 Çarşamba

TRUE BLOOD SEZON 5 : YAZ VAMPİRLERİ DÖNDÜ




HBO’nun kısa sezonlu yaz dizisi True Blood,geçtiğimiz pazar günü yayınlanan bölümüyle 5. sezonuna start verdi.Bon Temps’li vampirler tekrar işlerinin başında.Yine heyecanlı ve zevkli bölümlerle dolu bir sezon bizi bekliyor.

Son birkaç yıldır vampir filmleri revaçtaydı.Dizi yapımcıları da bundan nemalanmak için Buffy serisiyle işin içine girmişlerdi.Ondan sonrası da kabak çiçeği gibi açıldı.Artık nereye baksanız gözünüze vampirleri konu alan yapımlar çarpıyor.Sinema ve televizyona iyice yerleştiler.Vampir mitini kendi yorumlarıyla sunan bu yapımlar, olaya değişik bakış açıları getirmeye çalışıyorlar.

Yine de bu tarz yapımlara baktığımızda True Blood’ın her şeyiyle diğerlerinin arasından sıyrıldığını görmek mümkün.Charlaine Harris’in kitabından uyarlanan dizide yaratılan dünya ve işlenen hikaye insanı daha bir çekiyor.Vampirlerin insan kanı içmesini önlemek için üretilen sentetik kan True Blood’ın varlığı,hikayede sadece vampirlerin değil farklı ırkların da bulunması,bu farklı ırkların ilginç özelliklerle donatılmış olması ve vampirlerin aralarında hiyerarşik bir sistemle yaşamaları gibi dinamikler diziyi direk ön plana çıkarıyor.Genelinde kara komedinin hakim olduğu havası,şiddeti ve cinselliği harmanlamış işlenişi ile benzer vampir yapımlarından çok farklı bir iş olduğu ortaya çıkıyor.Şiddet demişken bol bol kan olduğunu söylemek gerek.Dizinin bu şiddet temasını çoğu zaman işin içine mizah katarak sunması duruma farklı bakmamızı ve çok rahatsız olmamızı sağlıyor.Ancak bu dizinin en önemli özelliği izleyiciyi eğlendirebilmesi.Öyle keyifli ve heyecanlı bölümler oluyor ki bir saat nasıl geçmiş anlamıyor ve size yetmediğini fark ediyorsunuz.Hikayedeki orijinal karakterler ise ayrıca konuşulması gereken bir mevzu.Sookie,Bill,Eric,Jason,Sam,Tara,Jessica (ölürüm sana ölürüm şişt zilli) ve daha bir çok isim muhteşem derinlikleriyle izleyicinin aldığı keyfi katlıyor.Bölüm sonunda kullanılan şarkılar dikkat çekici.Dizi sayesinde harika parça ve sanatçılarla tanıştım.Özellikle muhteşem jeneriğinde çalan Jace Everett’in enfes Bad Things’i efsaneler arasında yerini almış durumda.

5. sezondan çok genel bir tanıtım yazısı oldu, farkındayım.Ama bu diziye hiç başlamamışları izlemeye teşvik etmek istedim.Yeni sezonda ne olur diye baktığımızda ise cevaplanması gereken bir çok soru olduğunu görüyoruz.Tara öldü mü, otorite denen şey ne menem bir topluluktur, Eric-Bill-Sookie ilişkisi nereye gidecek, bu ilişkinin içine Alcide de girecek mi, Jason-Jessica ikilisinin geleceği ne olacak, o güzelim Jessica iyice yoldan çıkacak mı,yeni ırklarla tanışacak mıyız gibi sürüsüne bereket bilinmeyen denklemi çözmesini beklediğimiz yeni sezon,trailerlardan izlediğim kadarıyla çok heyecanlı geçecek.True Blood, tüm bölümleri biriktirip öyle izlediğim dizilerden olduğu için ilk bölümü seyretmedim.O yüzden ben de merak içindeyim.

12 bölümlük kısa sezonlarıyla tipik bir HBO yapımı olan True Blood, hiç izlemediyseniz hemen başlamanız gereken bir yaz dizisi.Yapacak bir şey bulamayıp sıkıntıdan patladığınız bu sıcak günlerde içinizi serinletecek.Hepinizi Bon Temps kasabasına, sivri dişlilerin heyecanlı serüvenine bekliyoruz.İyi seyirler.

20 Mayıs 2012 Pazar

DIABLO 3 NEDENİYLE KAPALIYIZ!




Diablo 3 çıktı,ben de iptal oldum.Bitirdi beni kendisi.Başından hiç kalkamıyorum.İşten gelir gelmez başlıyorum,yatana kadar devam.Hafta sonlarında tamamen eve kapandım,Diablo kampındayım.Bu nedenle ne bir şeyler yazabildim,ne de önümüzdeki günlerde yazabileceğim.Bu böyle ne kadar sürer bilemiyorum ama görünen o ki bir süre daha yazı yayınlayamayacağım.Bir sürü yazı planım vardı,hepsi iptal oldu.Ne yapalım,kısmet.Diablo'ya feda olsun.Bu arayı nasıl olsa kapatırız,acelesi yok.

Bir sözüm de sana var Blizzard.Yine yaktın beni ulan!

16 Mayıs 2012 Çarşamba

LA MÔME


Türkçe adı: Kaldırım Serçesi
Yapım: Fransa,İngiltere,Çek Cumhuriyeti
Gösterime girdiği sene: 2007
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2007
Tür: Biyografi,Dram,Müzik
Yönetmen: Olivier Dahan
Senaryo: Olivier Dahan,Isabelle Sobelman
Oyuncular: Marion Cotillard,Sylvie Testud,Pascal Greggory,Gerard Depardieu
Süre: 140 dk.
IMDB puanı: 7.6/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 66/100
Rotten Tomatoes puanı: 74/100
Beyaz Perde puanı: 3,5/5
Divx Planet puanı: 7.4/10
Benim puanım: 7.6/10



Biyografi ve müzik severler için sağlam bir film seçtim bugün:La Môme.Diğer bir adıyla "La Vie En Rose".Bir döneme damgasını vurmuş,tarihin en iyi seslerinden biri olan Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın zorluklarla geçen hayatında ne varsa 140 dakika boyunca gözlerimizin önüne seriliyor bu filmde.Bir yıldız sıfırdan doğuyor ve devleşiyor ancak bu hiç de kolay olmuyor.2 Oscar sahibi,çarpıcı bir film olan La Môme,Fransa’nın “minik serçesi” Edith Piaf’ın tüm bilinen ve bilinmeyenlerini ortaya dökerken sanatçıya duyduğumuz saygının da katlanmasını sağlıyor.

Edith Piaf.Fransızcayı sevdiren büyük kadın.Belki onu tanımadığınızı sanıyorsunuz ama aslında bir çok kez sesini duydunuz.Şarkılarını dinlediniz.Aşkı ezgilere belki de en iyi döken kişi oydu.Paris’in romantizm kokan sokaklarından kopup gelmesi onu şarkı söyleme sanatında öne çıkaran en büyük nedendi.Sahnede bir başka büyüyordu.48 yıl süren kısacık hayatına yaşanabilecek her şeyi sığdırdı.Aşkı tattı,ama kaybetti.Hastalandı,sakat kaldı.Azmetti,en iyisi oldu.Zirveyi de gördü,yerin dibini de.Kısacası dolu dolu yaşadı hayatını.




Gerçekten zor bir hayatı oldu Edith Piaf’ın.Çok küçük yaşta annesi tarafından terk edilmesi ve babası tarafından bir geneleve bırakılması,hayallerinin hiç var olmamasına neden olmuştu.Oradan oraya savrulmuş,sevgi denen şeyi sadece bir kaç fahişeden öğrenebilmiş küçücük bir kızdı sadece.Büyüdükçe sokaklarda şarkı söylemeye başlaması ve keşfedilip dünyaca ünlü bir şarkıcı olması hiç kolay olmadı.Her yıldız gibi çoğu zaman yalnızdı.Sadece bir adama aşık oldu,ona da tutkuyla bağlandı.Su gibi akan hayatı onu sonradan tanıyan bizleri gerçekten etkileyecek nitelikteydi.Şimdi La Môme’a baktığımda bu büyük yıldızın hayatını çok başarılı bir şekilde aktardığını görüyorum.Ne eksik ne fazla,çok kıvamında bir anlatım tarzıyla onun hakkındaki her şeyi içimize işletiyor desem çok doğru söylemiş olurum.

Filmden alınan keyfi bir kat daha artıran öğelerden biri herhalde Paris’tir.1900’lerin ortasındaki dönemde bir başka olan bu aşk şehri,Edith Piaf ile adeta bütünleşiyor ve muhteşem bir harmoni yakalıyor.Sokakları,barları,şarkıcıları,gecesi,gündüzü ne varsa her şeyiyle kucaklıyor,sarmalıyor izleyiciyi.Filmi izlerken “bu kadın başka bir şehirde yaşamamalıymış zaten” demekten kendimi alamadım.Paris sokaklarında,tutkulu aşkını tam bir Fransız gibi yaşarken başka bir şey düşünemezdim bu kadın hakkında.Fransa ve Fransızca’yı da bu filmle sevdim hatta doydum.Büyüleyici Piaf şarkıları onun kadife sesinden dökülürken,o güzel Fransız ”r”lerinin tadını çıkardım.


Şimdi filmin en güzel yanına gelelim.Peki ne mi o? Tabi ki Marion Cotillard.Bu kadına hayranlığım zaten had safhada,ne zaman görsem eriyorum.Aşk ona çok yakışıyor hatta aşkın tanımı gibi.O duru güzelliği yok mu,içe işliyor.Her yanıyla insani bir hayat hikayesinin anlatıldığı La Môme’da Edith Piaf rolünde yer alması çok doğru bir seçim olmuş doğal olarak.Tam bir Fransız kadını zaten,bu rol için biçilmiş kaftan.Hayatı boyunca gel gitler içinde kalmış Edith Piaf’ın dilinden çok iyi anlamış ve bunu çok güzel yansıtmış tüm izleyicilere.Aşksa aşk,tutkuysa tutku,acıysa acı.Hepsini ustaca oynamamış,“yaşamış”.Bu üstün başarıyı gören Akademi,o sene Oscar heykelciklerini dağıtırken “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü de haklı olarak ona verdi.Bu filmin başarısındaki en büyük etken kesinlikle Marion Cotillard’dır.

Paris,büyüleyici bir ses ve zorlu bir hayat hikayesi.Bu filmi izlemek için çok sebebiniz var bence.Özellikle “iyi bir biyografi filmi yok mu?” diyenler için 12’den vurulan bir hedef La Môme.140 dakikası da dolu dolu geçen bir macera var elinizde.İyi değerlendirin.Edith Piaf’ı bir kez daha saygıyla anın.

13 Mayıs 2012 Pazar

BATMAN : ARKHAM CITY




Kara Şövalye Batman,2009 yılında Batman : Arkham Asylum ile oyun dünyasına hızlı ve etkileyici bir giriş yapmıştı.Kısa sürede büyük bir oyuncu kitlesi toplamayı başaran oyun,bu senenin başında uzun süredir beklenen yeni macerasıyla geri döndü.İşte karşınızda o,Batman : Arkham City.

Muhteşem bir oyundu Batman : Arkham Asylum.Senaryosu,atmosferi,grafikleri,dövüş mekaniği kısacası her şeyiyle çok emek verilmiş,başarılı bir işti.Çoğu bünye için aranan kandı.Batman’in yakaladığı suçluların ikamet yeri olan Arkham Asylum’da Joker tarafından başlatılan bir isyanı bastırmaya çalıştığımız oyunda bir çok villaine karşı mücadele vermiştik.Kah kafa göz dalarak,kah sessiz ve sinsice,kimseye fark ettirmeden bitirmiştik düşmanlarımızın işini.Süper dövüş komboloları,güzel bulmacaları sayesinde kendisine bağlanmış ve oynamayı bırakamamıştık.Oyunun sonunda Joker’i alt edip Asylum’daki düzeni sağlamayı da başarmıştık ancak her şey bitmemişti.Batman’in suçlularla mücadelesi asla bitmezdi.

Macera Arkham City ile kaldığı yerden devam ediyor şimdi.Yeni oyunun konusuyla başlayalım incelemeye.Arkham Asylum’un eski yöneticisi Quincy Sharp,Batman’in Asylum’daki başarısından sonra halkın desteğini alıp Gotham Belediye Başkanı olur.Mevki değişikliğinden sonraki ilk icraatı ise Blackgate Hapishanesi’ndeki suçlular ile Arkham Asylum’daki “Batmanzede”leri tek bir yerde birleştirmek olur.Bu iki yeri kapatan Sharp,Gotham’ın ortasına Arkham City’i kurup tüm suçluları bu üstü açık şehir hapishanesine yerleştirir.Bölgenin yönetimini de dahi bir psikiyatrist olan Hugo Strange’e verir.Bu hareketi çok pahalıya mal olacaktır çünkü Strange,Sharp’ı sürekli maniple ederek onu da kontrolü altına alır.Bölgeyi tamamen ele geçiren Strange,Bruce Wayne’i kaçırarak onu bir suçlu gibi Arkham City’e yerleştirir.Strange’in elinden kurtulan Wayne,Batman kimliğine bürünerek ona savaş açar.Bu bölgeyi Hugo Strange’in elinden kurtarmalıdır.


Batman’in tek sorunu Hugo Strange değildir elbette.İlk oyundan sağ kurtulan Joker,Titan maddesini kanına karıştırır ancak bu madde kendisini zehirler.Eğer Titan’ın panzehirini bulamazsa yavaş yavaş ölecektir.Bundan kurtulmak için zekice bir plan yaparak hastalığı Batman’e de bulaştırır.Tuzağa düşen Batman,şimdi hem kendini hem de Joker’i kurtarmak için bu hastalığa bir tedavi bulmak zorundadır.

Eğer ilk oyunu oynayanlar varsa Arkham City’de hiç yabancılık çekmeyecekler.Kontroller ve oynanış Arkham Asylum’un aynısı,bir değişiklik yok bu anlamda.Bunun üzerine yenilkler eklenmiş tabi.Dövüşlerde yapabileceğimiz yeni kombolar,kullanabileceğimiz yeni alet ve edevatlar mevcut.Batman artık rakiplerini daha acımasızca dövebiliyor,yeni araçlarla daha farklı çözümler bulabiliyor.Geniş bir seçenek sunulması nedeniyle oyun daha bir keyifli hal alıyor.

Oyundaki en büyük yeniliklerden biri ise sadece Batman’i oynamıyor olmamız.Artık yeri geldiğinde Catwoman karakterini de kontrol edebiliyoruz.Doğrusunu söylemek gerekirse farklı dövüş komboları ve kendine özgü aletlere sahip Catwoman’a hayran kalacaksınız.Dövüş sahnelerindeki hızı ve seriliği ile hareket halindeki çevikliği (duvarlara tırmanma,uçma,kaçma vs.) muhteşem olmuş.Bir kez Catwoman’ı kontrol ettiniz mi Batman’in ne kadar hantal kaldığını görüyorsunuz.Bu anlamda Catwoman’ı oynamak aşırı derecede zevk veriyor.Kötü olan ise bu karakteri çok az kullanabiliyor olmamız.Keşke oyun içerisinde biraz daha fazla yer alabilseydi.Onun dışında Robin birkaç kez görünüyor ancak onu kontrol edemiyoruz.Oyuna sonradan yüklenen DLC’ler ile Robin’i oynayabileceğiniz bölümler mevcut.




Arkham Asylum’un en zevkli yanlarından birisi,sessiz ve sinsi bir şekilde düşmanlarımızın işini bitirebilmemizdi.Bu tarz aynen devam ediyor.Yine gölgelerde saklanarak,heykellerden uçarak,çıt çıkarmadan ilerleyerek rakipleri alt ediyoruz.Ayrıca ilk oyunda sık sık başvurduğumuz dedektiflik özelliğimizde de bir değişiklik yok.Dedektif moduna geçerek ortama daha kolay hakim oluyor ve normal şartlarda gözümüzden kolayca kaçabilecek detayları net bir şekilde fark edebiliyoruz.”Dünyanın En Büyük Dedektifi” unvanını bir kez daha hak ediyor Batman.

İlk oyunda etraftan sürekli topladığımız “Riddler Trophy”ler Arkham City’de de mevcut.Yine bulmacaları çözerek trophylere sahip oluyoruz.Ancak buradaki farklılık,Batman ve Catwoman’ın farklı trophyleri toplayabiliyor olması.Batman yeşilleri sırtlarken,Catwoman’ın trophy rengi kırmızı.Karakterler birbirlerininkine sahip olamıyorlar.

Batman ve Catwoman seviye atladığı zaman bazı kilitli özellikleri açabiliyor ve bunlara puan vererek daha da güçlenebiliyor.Yeni dövüş komboları,zırhımızın güçlendirilmesi gibi ofansif ve defansif özelliklerin yanında kullandığımız aletleri de geliştirip yenilerine sahip olma şansımız var.Bu özellikler sayesinde oyun içerisinde yapabileceklerimiz de artıyor doğal olarak.Özelliklerin çoğu açıldığı için oyunun sonlarına doğru Arkham City’den aldığımız keyif en tepeye çıkıyor.


Arkham City’de yığınla yan görev olduğunu söyleyelim.Normal senaryoda ilerlerken bu yan görevlere de ara bir takılıyoruz.Görevler sizden yardım isteyen masum bir insandan gelebileceği gibi can düşmanlarınızla iş birliği yapmanızı da gerektirebiliyor.Eğer bu yan görevleri yapmadan sadece ana senaryoyu bitirirseniz hem oyunu tamamlama yüzdeniz çok düşük kalacak,hem de bir çok güzel yanı kaçırmış olacaksınız.Yan görevlerin hepsini yapmanızı öneririm.

Oyunda sürekli karşımıza çıkıp bizden bir araba dayak yiyen rakiplere de yeni özellikler gelmiş,artık biraz daha akıllıca ve etkili savaşabiliyorlar.Termal kameralar ile heykelleri incelemek ve yerlere mayın döşemek bunlardan bir kaçı.Ancak bunlar Kara Şövalye’yi durdurabiliyor mu ? Tabi ki hayır :)

Sürekli baş karakterleri ve onların patakladığı emir kullarını anlatıp da oyunun en önemli taraflarından biri olan “Villain”larden bahsetmemek olmaz.Batman bu oyunda da bir dolu baş düşmanıyla mücadele etmek zorunda.Oyunun merkezindeki Joker ve Hugo Strange’in yanında Mr.Freeze,Two Face,Harley Quinn,Poison Ivy,Penguin,Bane,Ra’s Al Ghul,Talia Al Ghul,Mr. Zsasz,Solomon Grundy,Deadshot ve daha bir çok villain Kara Şövalye’yi engellemeye çalışıyor.Bu düşman bolluğu eğlenceyi arttırdıkça artırmış,çok keyifli olmuş diyebilirim.



Oyunun teknik özelliklerine bakalım biraz da.Bu konuda söylenecek fazla bir şey yok.Atmosfer,karakter animasyonları,diyaloglar,grafikler (özellikle karakterlerin dokuları son derece başarılı) kısacası her şey mükemmel.Sanki bir Batman filmi izliyormuş gibi oynuyoruz bu oyunu.Zaman akıp gidiyor onunlayken.Her anından keyif alıyorsunuz ve hiç bitmesin istiyorsunuz.Bu konuda eleştirebileceğim tek nokta Arkham City’nin ebatları.Biraz daha büyük bir şehir olsaydı kusursuz bir iş çıkmış diyebilirdim.

Oyunun müziklerinden özellikle ayrı bir paragrafta bahsetmek için yukarıda yazmadım.Onlar nasıl müzikler öyle,insanı mest ediyor.Sahneye göre giren inanılmaz melodiler sizi alıp başka diyarlara götürüveriyor.Sanki bir oyun için değil bir filme yapılmışlar.Bu anlamda oyunu ayrıca kutlamak lazım.Yazının en sonunda,aşağıya koyduğum oyunun ana tema müziğini kesinlikle dinlemenizi öneriyorum.Gerçekten usta işi.Ayrıca yine en altta oyunun güzel bir trailerını izleyebilirsiniz.

Yazının sonuna geldiğimde şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum:Bu senenin şu ana kadarki en başarılı oyunu Batman : Arkham City’dir.Baştan sona her şeyiyle çok çarpıcı.Rocksteady Studios ve Warner Bros. işbirliğini tebrik ediyoruz.Arkham Asylum’dan sonra Arkham City’nin de altından başarıyla kalkmışlar.Kendisini bitireli 3 ay oldu ama şimdiden serinin devam oyununu merakla beklemeye başladım.Yeni oyunun adının Batman : Gotham City olacağını düşünüyorum.Bakalım,birlikte neler olacağını göreceğiz.Oyun severler kaçırmasın Arkham City’i diyor ve yazıya son veriyorum.





                                                   Arkham City Main Theme Song


                                                 Arkham City Hugo Strange Trailer

8 Mayıs 2012 Salı

YALNIZLIK SEÇİMİ





Ömrümü eskittiğim koridorlardayım.Kaç defa yürüdüm buralardan ? Kaç defa duydum banyo duvarındaki rutubet kokusunu ? Hatırlamıyorum hiç.Bir ayna vardı burada.Bir zamanlar.Bir zamanlar hayatımın kadının kendisini süzdüğü,büyüleyici derinlikteki masmavi gözlerini buluşturduğu bir ayna.Kusursuz var oluşunu her seyredişinde işte burada ben,tam bu aynanın önünde,sarılırdım dünyaları verseler değişmeyeceğim o mucizeye.Beraber bakardık kendimize,gençliğimize.Şimdi aynı yerde duruyorum.Var olan her şeyim kaybolmuş bir çerçevenin içinde.Yılların hüküm sürdüğü,yorgun ve buruşuk yüzümde.

Yürümüşüm farkında olmadan,düşlerken bir şeyleri.Anacığımın yemek kokularıyla mest olduğum o kocaman mutfağın tam kapısına varmışım.Hayatının her anında telaşlı,koştur koştur olan bir kadının mabediydi burası zamanında.”Önce evladım” derdi sofraya her tabak koyuşunda.Sıcacık mercimek çorbasıyla dolmuş o pirinç tası ilk bana verirdi.Daha vermeden alırdım ben gerçi,dayanamazdım.Şefkatin lügatteki karşılığı oydu bu yerinde duramayan velet için.Her yemek sonrası cebinden çıkarıp bana verdiği şekerleme,gözlerinin içinin gülmesine yetse de bana hiçbir zaman yetmezdi işte.Anne birazcık daha var mı ? Anne hak ettim mi bahçede oynamayı ? Anne beni seviyor musun? Anne? Anne? ...Anacığım benim...

Şimdi verandadayım,güneşin altındayım.Nasıl geldim bilmiyorum ama buradayım işte,adımımı attım.Gıcırdayan ahşaba basa basa ilerliyorum üzerinde.Kadınımın sallanır koltuğunun durduğu o masum köşeye doğru.Dünyalar güzeli iki kızımızın bahçedeki hallerini izlediğimiz yere.Ne güzel oynarlardı öyle.Bıcır bıcır,hiç bir şey düşünmeden.Onlar hayatlarının tadını çıkarır,biz bu verandada aşkımızı yaşardık.Gözlerimiz gözlerimize,ellerimiz ellerimize kitlenirdi.Şimdi baktığımda iskeleti andıran elimin,bastonuma kitlendiği gibi.

Çöküverdim bir anda köşedeki sandalyeye,düştüm.Yıkılmışçasına,farkına varırken bir şeylerin.Bir zamanlar sahip olduğum her şey,hayallerden bir oyun oynuyordu şimdi.Başrolünde ben ve hiçliğin yer aldığı bir oyun.Hatalarım,pişmanlıklarım,hayal kırıklıklarım bile beni terk etmişti.Zamanında değerini bilemediğim ne varsa,bu oyunu yazmıştı giderken.O an anladım ki ben,yalnızlığı seçmiştim.Ben sebep olmuştum bu uğursuzluğa.Ben dağıtmıştım ailemi.Ben yok etmiştim aşkımı.Ben.Hep ben...Ne emektar ana mutfağında,ne aşkımın verandasında,ne de o aynanın karşısında şimdi kimsecikler yoktu.Tel tel dökülen bedenimle ben,yapayalnızdım artık.

3 Mayıs 2012 Perşembe

GENÇLİK DİZİLERİ


Bir dönem hayatımıza damga vuran dizilerdi onlar.Lise yıllarındaki genç arkadaş gruplarının yaşadıkları maceraları keyifle izlerdik.Sevinçlerine,üzüntülerine;aşklarına,ayrılıklarına tanık olurduk.Onlarla biz de büyürdük.Önce üniversiteye,ardından iş hayatına beraber adım atardık.Belki kendimizi görürdük onlarda.Belki de bu yüzden severdik bu dizileri,bizden oldukları için.

Madem konuyu açtık,o zaman şu dizilerden bazılarına bir bakalım.Neleri seyrettik;kimlerle gülüp,kimlerle ağladık.


Dawson's Creek (1998 - 2003)





Benim için gençlik dizileri furyasının başlangıcı Dawson’s Creek’tir.Yayınlandığı dönemde gerçekten çok sevilmişti.Küçük bir sahil kasabasındaki 4 arkadaşın gerçek ve sıcak dostluğunu ekrana yansıtıyor,bir çok genci kendisine bağlıyordu.Dawson’u,Joey’i,Pacey’si,Jen’iyle kısa sürede fenomene dönüştü.Şimdilerde büyük projelerde gördüğümüz Katie Holmes,Joshua Jackson ve Michelle Williams’ı meşhur etmesi de ayrı bir özelliğiydi bu dizinin.6 sezon süren Dawson’s Creek,hatırlandıkça hala hüzünlendirir.


The O. C. (2003 - 2007)




Sadece gençlik dizisi olarak değil genel olarak çok ama çok başarılı bir diziydi The O.C..Özellikle beni fanatiği yapmıştı zamanında.İlgi çekici konusu,sürükleyici hikayesiyle değişik bir soluktu bu tür diziler için.California’nın kenar mahallelerinde yetişmiş serseri bir genç olan Ryan Atwood’un,varlıklı bir avukat tarafından evlat edinilmesi ve Orange County adı verilen,zenginlerin yaşadığı sahil kesimine taşınmasıyla başlayan bir macera izliyorduk.Evin çocuğu ezik Seth Cohen,büyüleyici güzellikteki sorunlu kız Marissa Cooper ve yerinde duramayan Summer Roberts kısa sürede inanılmaz sevildi gençler arasında.Tükiye’de yayınlandığı cuma günleri saat 21:00’de her şey durur,The O.C. izlenirdi.İnsanlar bu gençler gibi giyinmeye başladı sokaklarda.California’nın ısıtan güneşinin ısısı tüm dünyaya yayılmıştı.Zamanla önemli oyuncularını kaybedince ilgi azaldı ve daha fazla uzatmadan noktayı koydu yapımcılar.4 sezon süren güzel bir hikayeydi.Arada bir “California,here we come” demeden edemem.


One Tree Hill (2003 - 2012)




Geldik favorime.Ben hakikaten bu diziyle geçirdim koskoca bir 9 seneyi.Bu kadar sıcak hissettiğim,eğlendiğim,hüzünlendiğim çok az dizi olmuştur.Yıllar önce ilk bölümünün fragmanını gördüğümde”işte bunu istiyordum” dediğimi hatırlıyorum.Babaları ortak,anneleri farklı iki kardeşin basketbol rekabeti ve bu yoldaki savaşı etrafında dönüyordu dizi.Birbirlerine duydukları nefret,yerini zamanla gerçek kardeşlik duygusuna bırakıyor,biz de bu süre içerisinde çok eğlenceli vakit geçiriyorduk.Sahip olduğu karakterleri ile çok fazla ön plana çıkıyordu One Tree Hill.Bir dönem kızların ölüp bittiği Chad Michael Murray,iyi huylu kardeş olan Lucas Scott rolündeydi.Üvey kardeşi Nathan Scott ise hırslı ve zalimdi.Önce Nathan’ın sevgilisiyken Lucas’a aşık olan Peyton Sawyer ve yine Lucas’a gönlünü kaptırıp en iyi arkadaşı Peyton ile Lucas arasında kalan Brooke Davis izlenmeye değerdi.Nathan’ın Haley James’i kapması,Lucas’ın iki kadın arasında kalması ve nefret edilen baba Dan Scott’ın durmadan entrika çevirmesi bu dizinin en önemli yanlarıydı.Altıncı sezondan sonra başroldeki aşıklar Lucas Scott ile Peyton Sawyer diziden ayrılarak bir çok sevenini şoke etti,ancak dizi ayakta durmayı başardı.Tam 9 sezon süren bu soluksuz macera bu sene sona erdi.İçinde kullanılan şahane şarkıları,zekice yazılmış diyalogları,sımsıcak karakterleri ve büyük aşklarıyla çok sevdik biz One Tree Hill’i.Bir daha ona benzer bir gençlik dizisinin geleceğini sanmıyorum.Kendisini çok özleyeceğiz.


Gossip Girl (2007 - ?)




Bahsettiğim üç diziye nazaran daha farklı bir yapım Gossip Girl.Diğerlerinin konseptine pek benzemiyor.Liseye giden ancak büyümüş de küçülmüş bir grup gencin,sürekli entrikalar çevirdiği ve birbirinin kuyusunu kazdığı bir dünya var ortada.New York’un zengin ve fakir kesimi sürekli karşı karşıya geliyor ve her defasında bir çatışma yaşanıyor aralarında.Aşklar aşk değil,kısa sürüp yok oluyor.En büyük güce sahip olma hırsı zengin gençler arasında yoğunken, az gelirli kesimdekiler de bir şekilde lüks hayatın hayalini kuruyor ve buna erişmek için başkalarının sırtına basmaktan çekinmiyorlar.Görüldüğü üzere diğer gençlik dizilerine oranla daha bir yetişkin işi gibi.Oyuncuları değiştirip yerlerine yetişkin insanlar koysanız Dallas’a dönecek işler.Küçük yaşta şirket patronu olan Chuck Bass,paparazzi mıknatısı Serena van der Woodsen,tüm entrikaların kraliçesi Queen B. Blair Waldorf, beyaz atlı prens Nate Archibald,yalnız çocuk Dan Humphrey ve sorunlu kız kardeşi Jenny Humphrey dizinin öne çıkan karakterleri.Saydıklarım arasında tek bitmeyen dizi ve 5. sezonu henüz devam ediyor.Dünyada bir çok seveni olan bu dizi de ileride hatırlanacak işlerden.



Ya işte böyle.Bizim gençliğimiz de bu dizilerle birlikte geçti,gitti.Arada bir eski günlerime dönmek istediğimde açar izlerim kendilerini,bünyeye iyi geliyor.PisPapaz şimdilik kaçar.Bir başka gençlik dizisinde görüşmek dileğiyle güzel kalın.

30 Nisan 2012 Pazartesi

SİNEMADA İZLEDİĞİM FİLMLER – NİSAN 2012


Bu ay sinema açısından yavan geçen bir ay oldu.Çok ilgimi çeken filmler yoktu açıkçası.Elde olan bir kaç yapımla idare ettim.3 film + Titanic 3D’yi izleme şansı buldum.Titanic’i anlatmaya gerek olmadığından diğer 3 filmi yazıyorum.



American Reunion – Amerikan Pastası Buluşma : Çocukluğumun ve gençliğimin efsane komedi filmi serisiydi Amerikan Pastası.O güzel zamanların simgesiydi benim için.1999 yılında ilk filmi vizyona girdiğinde ergenliğimizin başlarında olan bizler,bu filmi çok sevmiş ve izlerken çok eğlenmiştik.Daha sonra ikincisi,onun ardından da üçüncü film olan American Wedding gelmişti.Hepsi birbirinden komik ve eğlenceliydi.Her şeyden önce karakterlerin hepsini çok benimsemiştik.Bizden biri gibi olmuşlardı.Belki de üzerimizdeki etkisinin en önemli nedeni buydu.Üçüncü filmden 9 sene sonra dördüncü filmle karşılaşınca eski bir dostu görmüş gibi sevindim,hemen sinema salonunda yerimi aldım.Bizim kafadarların yine o parti senin bu parti benim gezip,bizi güldürmesini izlemiş oldum.Aslında pek anlatmaya gerek yok bu filmi.Diğerleri kadar güzel olmasa da,o havayı artık veremese de -ki bunda yaşımızın ilerlemiş olmasının da etkisi vardır muhakkak- önemli olan bu değil.Burada mühim olan,ailemizden biri gibi olmuş bu karakterleri onca sene sonra tekrar görebilmek,o samimiyeti hissedebilmekti.Ben bunu sonuna kadar hissettim.Eğer benim gibi bu seriyle büyüyenler varsa ne yapıp edip izlesinler,sırf eski günleri yad etmek adına.Hiç izlememiş olanlar varsa onlara da buradan teessüf ediyorum.Seviyoruz seni Amerikan Pastası.







Chronicle – Doğaüstü : Fragmanından etkilenerek gittim bu filme.Öncelikle çok ilginç bir çalışma olduğunu söyleyelim.Yenilik arayanlar için ideal.Konusu ise şöyle:Liseye giden üç arkadaş,gece vakti ormanın içinde koca bir delik buluyor.Merak ederek içine giriyorlar.Yerin altına inen gençler burada renkli ve ilginç kristalimsi bir madde ile karşılaşıyorlar.Bu maddeyle bir şekilde iletişime geçiyor ve belli bir süre sonra kimsenin hayal bile edemeyeceği doğaüstü yeteneklere kavuşuyorlar.Maddeleri istedikleri gibi hareket ettirmekten,uçmaya kadar bir çok şeyi mümkün kılabiliyor bu telekinetik güçler.Başta bu güçleri eğlence amaçlı kullanırlarken,zor bir hayat geçiren Andrew kendi kontrolünü kaybederek çevresine zarar vermeye başlıyor ve olaylar gelişiyor.Film başlarda gerçekten çok sürükleyici ilerliyor.Güçleri kullanmayı öğrendikleri bu bölümler izleyiciyi sarıyor.Bir kaç sahnede hakikaten katılarak güldüğüm de oldu.Böyle güçler gerçekten var olsa nasıl bir dünyada yaşardık diye düşününce film daha eğlenceli bir hal alıyor.Ancak zaman ilerledikçe güçleri öyle bir abartıyorlar ki filmin o güzel havası bozuluyor.Bulutlara kadar yükselip uçmalar,binaları patlatmalar,otoyolları ve arabaları uçurmalar derken iş çığırından çıkıyor.Az da olsa tadı kaçıyor filmin açıkçası.Başroldeki Andrew karakteri itilip kakılan bir çocukken,güçleri sayesinde lisedekiler arasında çok popüler oluyor.From zero to hero hesabı.Sonradan kafayı kırıp şehri cehennem yerine çeviriyor tabi.Ben filmi izlerken hep Star Wars’u geçirdim kafamdan.Gençlerin sahip olduğu telekinetik güçler,Jedi’ların kullandıkları force gücüne benziyor.Ayrıca Andrew’un başta iyi bir çocukken sonradan güçlerini kötüye kullanması,Anakin Skywalker’ın Dark Side’a geçip Darth Vader’a dönüşmesine benziyor.Çocuk sarışın zaten,tam cuk oturmuş oluyor bu benzetme.Filmle ilgili söylenmesi gereken diğer bir şey ise çekim tarzı.Baştan sona el kamerasıyla çekilmiş havası veriliyor.Aynı Paranormal Activity,Rec ve Cloverfield’da olduğu gibi.Hatta filmi izlerken acaba yönetmen Cloverfield’ınki mi diye düşünmedim değil.Ancak alakası yokmuş o yönetmenle.Sonuç olarak bu filme gitme nedeniniz sadece ve sadece eğlenmek olmalı.Film ikinci yarısıyla karanlık bir havaya bürünmesine rağmen eğlendirip iyi zaman geçirtmek için yapılmış çünkü.Derin bir hikaye,iyi bir senaryo bekliyorsanız yanlış yerdesiniz.







The Raven – Kuzgun : Uzun süredir bu filmi bekliyordum açıkçası.Ayın son haftası gelebildi nihayet.Edgar Allan Poe’yu illa ki duymuşsunuzdur.Kendisi 1800’lerde yaşamış olan ve Amerikan gotik edebiyatının (aslında direk Amerikan edebiyatının) kurucusu olarak kabul edilen yazardır.Dahice yazılmış şiirleri ve korku hikayeleri vardır.Tasvir yeteneği ve dili kullanma kabiliyeti dudak uçuklatacak derecede iyi bir edebiyat adamıdır.İşte bu eşsiz adamın unutulmaz şiirlerinden birinin adıdır The Raven.Yapım da bu şiirden esinlenerek hayata geçirilmiş.Filmin hikayesinin merkezinde Poe’nun kendisi var.Alkol belası içinde kaybolmuş,züğürt bir adama dönüştüğü yıllarda bir katilin,onun hikayelerinden esinlenerek seri cinayetler işlemesi etrafında şekilleniyor senaryo.Başta polis,Poe’nun kendisinden şüphelense de daha sonra onun katilin yakalanmasındaki kilit adam olduğunu kabulleniyor.Her cinayet onları başka bir ipucuna yönlendiriyor film boyunca.Onlar da katilin gizemini çözmeye çalışıyorlar.Yapımın iyi yönlerinden biri atmosferi.1800’lü yıllarda geçen karanlık hikayeleri hep sevmişimdir.Korku ve kasvetin hakim olduğu dünyalar ilgimi çekiyor.Filmde bu hava başarılı şekilde verilmiş.Mekanlar ve karakterler atmosfer ile harika bir uyum göstermişler.Hikaye kurgusunda da problem yok.Ama böyle bir filmde eksik olan çok önemli bir şey var:Heyecan.Ben film boyunca o heyecanı bir türlü hissedemedim.Tam patlayacakmış gibi durup sönüveriyor zaman zaman.Hep o patlama anını bekliyorsunuz ama gerçekleşmiyor,aynı havada devam ediyor.Bunda John Cusack’ın da payı olduğunu düşünüyorum.Poe rolünü oynayan Cusack’a hiçbir zaman tam olarak ısınamamışımdır.Hep 2. sınıf filmlerin yıldızı olarak kaldı bu zamana kadar.O da film gibi patlayamayanlardan.Bu heyecansızlık ve Cusack faktörü,başarılı bulduğum hikaye-atmosfer ikilisini eksik bırakmış kısaca.Yazının sonuna gelirken filmde ciddi anlamda kanlı sahneler olduğunu belirteyim.Eğer gerilim hikayelerini seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim.Edgar Allan Poe’nun anısı için bile izlemeye değer.

26 Nisan 2012 Perşembe

CHANGELING


Türkçe adı: Sahtekar
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2008
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2009
Tür: Dram,Gizem,Gerilim
Yönetmen: Clint Eastwood
Senaryo: J. Michael Straczynski
Oyuncular: Angelina Jolie,John Malkovich,Jeffrey Donovan,Michael Kelly
Süre: 141 dk.
IMDB puanı: 7.9/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 63/100
Rotten Tomatoes puanı: 62/100
Beyaz Perde puanı: 4/5
Divx Planet puanı: 7.7/10
Benim puanım: 8.2/10


Clint Eastwood’un yönetmen koltuğunda oturduğu,soluksuz izlenen bir dram filmini tanıtacağım sizlere bugün.1920’lerin sonlarında Los Angeles’da  yaşanan ve etkilenmemenin mümkün olmadığı gerçek bir hikayenin beyaz perdeye yansıması Changeling.Ortadan kaybolan oğlunun peşini tüm olumsuzluklara rağmen bırakmayan bir annenin öyküsü.

Yıl 1928,yer Los Angeles.Disiplinli ve düzenli bir telefon operatörü olan Christine (Angelina Jolie),hem çalışmak hem de babasız büyüyen oğluna bakmak zorunda olan bir annedir.İşten kalan tüm zamanını oğlu Walter’a ayırmaktadır.Onun mutlu olması ve iyi yetişmesi için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır her zaman.Walter,Christine için her şey demektir.

İzinli olmasına rağmen mesai yapmak zorunda kaldığı günlerden birinde iş çıkışı eve dönen Christine,oğlunun evde olmadığını fark eder.Tüm mahalleyi araştırır ancak onu bulamaz.Polisin günlerce yaptığı araştırmalardan da bir sonuç elde edilemez.Christine’ın ayakta zor durduğu,buhran dolu günler başlar.



Umutsuzluk iyice baş göstermişken Los Angeles polisi,Walter’ı bulduğu iddiasıyla Christine’ın kapısını çalar.Basın da davet edilerek anne ve oğlunun buluşması tüm Amerikan halkına duyurulacaktır.Ancak oğlan ve anne yüzleştiğinde beklenmedik bir şey olur.Bulunan çocuk Walter değildir.Christine bunu dile getirmiş olsa da polis türlü bahanelerle çocuğun Walter olduğunu iddia ederek davayı kapatır.Bu olaydan sonra Christine azimle dolu bir mücadeleye başlar.Önü her türlü engelle kesilmesine rağmen oğlunu bulacak ve polisin çok büyük bir hata yaptığını kanıtlayacaktır.

Los Angeles Polis Departmanı’nda o yıllar çok büyük çözülmeler yaşanıyordu.Çeteler polisin içine girmişti.Bunu düzeltmek için gelenler de kanlı baskınlar yaparak çetelere göz dağı vermiş ve departmanın adını kirletmişlerdi.Yolsuzluk ve ahlaksızlık adalet sağlayıcılara da bulaşmıştı.Yapılan hatalar ört bas ediliyor,sesini yükseltenlerin sesleri bastırılıyordu.Christine’ın yaşadıkları da bunlardan farklı değil filmde.Departmanın Walter olayında hatalı olduğunu dile getirdiği her an,polisin bir başka kirli yüzüyle karşılaşıyor ve başına gelmeyen kalmıyor.

Yaşanan hikayenin gerçek olması ve bir annenin ne kadar azimle savaşabileceğini bize göstermesi açısından çok önemli bir film Changeling.Christine’in,önündeki engel ne olursa olsun,oğlu için her türlü zorluğa göğüs gererek görülmemiş bir mücadele örneği göstermesi sizi de derinden etkiliyor izlerken.Uzun bir film olmasına rağmen göz kırpmadan seyredildiği için zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor.İçimizin burkulduğu,canımızın yandığı bir çok şey yakalıyoruz.


Angelina Jolie bu filmde en etkileyici oyunculuklarından birini çıkarmış.Böyle içe işleyen bir hikayedeki ağır sahnelerde adeta devleşmiş.Sürekli acı çeken bir kadının ruh halini ve tavırlarını çok çarpıcı bir şekilde yansıtmış.Her şeyden öte gerçek bir anne olabilmiş.Onu izlerken etkilenmemek,acı çekmemek pek mümkün değil.Gerçek potansiyelini belki de en iyi gösterebildiği Changeling’deki bu performansı ona Oscar Ödül Töreni’nde En İyi Kadın Oyuncu adaylığını getirdi.Ancak bu ödülü The Reader filminde başarılı bir iş çıkarmış olan Kate Winslet’e kaptırdı.Winslet muhteşem bir aktris olsa da bu sefer ödül Jolie’nin hakkıydı,olmadı.Biz yine de gönlümüzdeki Oscar’ı Jolie’ye verdik diyelim.

Changeling,gerçekten izlenmesi gereken usta işi bir dram.Başarılı uyarlanışı,derin işlenişi,insana hissettirdiği duygular ve Angelina Jolie’nin çıkardığı harika iş bunun net bir kanıtı.Bir anne yüreğinin nelere göğüs gerebildiğine,hangi zorluklarda ayakta durabildiğine tanık olmak istiyorsanız aradığınızı bu filmde bulacaksınız.Bir sonraki filmde görüşmek dileğiyle şimdilik hoşça kalın.

23 Nisan 2012 Pazartesi

CEHENNEM’E DÖNÜYORUZ : DIABLO 3



Dile kolay,tam 12 sene oldu.Yolunu gözlemekten helak olduk.Gelmez dendi bekledik.Çıkacak ama çok var dendi yine bekledik.Ve en sonunda halimize acıdılar herhalde ki bu bekleyişe son verdiler.Blizzard’ın efsane Hack’n Slash-RPG oyunu Diablo,üçüncüsüyle 15 Mayıs’ta piyasaya çıkıyor,bizim de hasretimiz diniyor.

Oyun oynamayan biri olsanız bile Diablo’yu mutlaka duymuşsunuzdur.1995 yılında piyasaya çıktığında yer yerinden oynamıştı.Sürükleyiciliği,karanlık atmosferi,bağımlılık yapan oyun tarzı ve sahip olduğu yüksek eğlence katsayısı ile kısa sürede tüm dünyada fenomene dönüşmüştü.Yerin onlarca kat altında yaşayan Terör’ün Lordu Diablo’yu hakkın rahmetine kavuşturduğumuz bu fenomenin popülaritesi bir oyununkinden çok daha fazlaydı.

5 sene sonra yani 2000 yılında serinin 2.oyunu piyasaya çıktı.İlkinin üzerine yığınla şey koyarak yenilikler ekleyen oyun,ona oranla çok daha fazla ses getirdi.Diablo terör estirmek için geri dönmüş ve bu sefer cehennemden kardeşlerini de yanında getirmişti.Çıkış tarihinden yıllarca sonra bile deli gibi oynanan bir oyun olmuştu Diablo 2.Hem single,hem online olarak vakit geçirildi onunla,gece ile gündüz birbirine karıştı.İkinci versiyon hiç bir oyunun ulaşamayacağı kadar yükseldi.Oldukça eskimiş olmasına rağmen hala oynanmaktadır.

Aradan geçen 12 senede hep bir haber bekledik yeni oyundan.Diablo üçüncü kez dönecek miydi,yoksa bu iş bitmiş miydi artık.Ha geldi,ha gelecek;çıkacak,çıkmayacak derken Blizzard bu tartışmaya son noktayı koydu.Diablo 3’ün 15 Mayıs’ta resmen piyasaya çıkacağı açıklandı.Hem de erteleme olmadan,söylenen tarihte.Bu,biz oyun severler için gerçekten muhteşem bir haberdi.




Her oyunda olduğu gibi Diablo 3’ün de beta versiyonu çıktı önce,beta key sahibi oyuncular efsanenin yeni versiyonunu denemeye başladılar.Hatta bu beta süreci artık bitmek üzere.Blizzard geçtiğimiz hafta sonunu Open Beta Weekend’e çevirerek herkese oyunu deneme şansı verdi.Test versiyon oynamayı sevmeyen biri olarak kendim bir deneyim yaşamadım.Ancak oyunu deneyenlerin görüşlerini inceleyebildim.Bu görüşlerde genel olarak göze çarpanlara bakalım biraz da.

Kimisi Diablo 2’nin karanlık atmosferinin aynen devam ettiğini söylerken,kimisi daha açık tondaki renklerin kullanıldığına değinmekte.Bu,oyun ilk duyurulduğundan beri en çok konuşulan ve merak edilen konuydu.Oyun içi videoları izleyen ben yer yer bu korkuya kapılsam da genel olarak karanlık atmosferin yakalandığını düşünüyorum.Bir Diablo oyuncusu için atmosfer en önemli noktalardan biridir ve bu konuda Blizzard elinden geleni yapmaya çalışmış gibi gözüküyor.Item açlığı hissinin aynen devam ettiği,buna bağlı olarak bağımlılık yapma özelliğinin değişmediği söylenenler arasında.Oyuna gelen yeniliklerden biri healing potion olmaması.Artık öldürülen yaratıkların üzerinden kırmızı toplar düşüyor ve bu toplar sağlığımızı yükseltiyor.Ayrıca ikincisinden daha kanlı bir oyun olacağı izlenimini verdi bana.

Diablo 3’te seçilebilecek karakter sınıfları ile ilgili görüşleri aktarırken bu sınıfları da tanıyalım.Oyunda 5 tane class dediğimiz seçilebilecek sınıf var:Barbarian,Witch Doctor,Monk,Wizard ve Demon Hunter.Barbarian ikinci oyundan da bildiğimiz ve pek bir değişikliğe uğramayan savaşçı sınıfı.En yüksek yakın dövüş gücüne bu sınıf sahip.En ağır zırhları ve her türlü silahı kullanabiliyor.Artık Barbarian sınıfı,özel yeteneklerini kullanırken “Fury” denilen ve daha önce manaya denk gelen bir kaynaktan yararlanacak.Witch Doctor,ikinci oyundaki Necromancer’a benzeyen bir sınıf.Yakın dövüş gücü düşük olduğundan curse ve karanlık büyülerde usta.Yanında savaşan yaratıkları ve crowd control dediğimiz çok sayıda düşmanı devre dışı bırakabilen yetenekleri var.Bir Necromancer olmasa da ilginç sınıflardan biri diyebiliriz.Betayı oynayanlardan bazıları Witch Doctor’u yerden yere vursa da,sevenlerin sayısı çok da az değil.Monk sınıfı yakın dövüşte ustalaşmış,bunun yanında iyileştirme ve saldırı büyüleri de kullanabilen bir savaşçı konumunda.Kendimi en yakın hissettiğim sınıf bu açıkçası.Blizzard oyundaki Paladin eksikliğini bu sınıfla kapatmaya çalışmış.Wizard bildiğimiz büyücü,ikinci oyundaki Sorceress.Elemental tabanlı büyülerde son derece güçlü ancak yakın dövüş gücü hiç yok.Geçen oyundaki versiyondan pek farklı değil gibi ancak eğlenceli olduğu söyleniyor.Demon Hunter ise oyuna en son eklenen ve merakla beklenen sınıftı.Yay ve mızrak gibi menzilli silahlarda usta olan bu sınıf en çok beğenilenler arasında.İlerleyen seviyelerdeki yeteneklerinin zayıflığından yakınan arkadaşlar,oynaması en zor sınıfın Demon Hunter olduğunu söylüyorlar.Bakalım,hepsini bekleyip göreceğiz.Bunların dışında artık sınıf seçerken cinsiyetimize de karar verebildiğimizi söyleyelim.Bu özellik sayesinde eski oyunlardaki çok büyük bir eksiklik giderilmiş oldu Diablo 3'te.




Sınıf konusunda bir eleştiri yapmadan geçmemek lazım.Diablo 3’te Paladin’in olmaması kabul edilemez.Oyundaki tüm düşmanlar undead ve demonken en çok olması gereken sınıf Paladin’di.Blizzard Monk’u oyuna koymuş ancak öyle çelik zırhı giyip dualarla savaşa gitmeden olmaz o iş.İnşallah ilerleyen zamanlarda çıkacak eklenti paketinde oyuna dahil olacak yeni sınıflar arasında kendisini görürüz.

Bu kadar çok beklenen bir oyun daha olmadı herhalde.Çıkmasına henüz 20 küsür gün varken ekşisözlükte Diablo 3 başlığı altında tam 205 sayfa entry girilmiş vaziyette,söylenecek söz yok.Ayrıca sadece Diablo’ya ait bir sözlüğün de mevcut olduğuna değinmek lazım.Sözlüğün linkini paragrafın sonunda bulabilirsiniz.Bu mükemmel oyunun giriş videosunu da yazının en altında izleyebilirsiniz.


Heyecanlıyız.Hem de çok.Az beklemedik kendisini ve şimdi bunun ödülünü alacağız.Mayıs 15’ten sonra bir süre kendimize gelemeyeceğimiz kesin.Mutlu güne çok az kala kılıcımızı bileyip büyü sözlerimizi söylemeye başladık bile.Bekle Terör’ün Lordu,canını almaya geliyoruz.