2 Kasım 2011 Çarşamba

RAP’İN PRENSİ: 2PAC

“Beni sadece Tanrı yargılayabilir.”



 Bazı insanlar vardır,daha siz onları tam anlamıyla keşfedemeden bu diyarları terk ederler.Giderler,ama arkalarında o kadar çok hatırlanacak şey bırakırlar ki asla unutulamazlar.Tupac onlardan biriydi işte.Rap müziğini popüler yapan,saygı duyulmasını sağlayan büyük bir müzisyendi.Çalkantılı yaşamı ve trajik sonuyla bir efsane oldu.Aramızdan erken ayrılmış olsa da bize büyülü dünyasını hediye etmeyi başardı.Harlem sokaklarının parlayan yıldızıydı o.Rap müziğinin prensiydi.

1971 yılında,New York’da doğdu 2Pac.Asıl adı Lesane Parish Crooks’tu ancak annesi daha sonra ismini “Tupac Amaru Shakur” olarak değiştirdi.Ardından ailesiyle beraber Baltimore’a taşındılar.Burada Tupac Digital Underground grubuyla müzik kariyerine start verdi.Rap yapmaya iyice ısınınca kendi albümlerini bir bir yayınlamaya başladı.Önce 1991 yılında”2Pacalypse Now”,ardından 1993 yılında “Strictly 4 My N.I.G.G.A.Z.” piyasaya çıktı.Adını iyice duyurmaya başlayan Tupac ile birlikte Batı Yakası da yükselişe geçti.

1994 yılı ise Tupac için sıkıntılı günlerin başladığı zaman olacaktı.O yıl 2Pac,tecavüzden yargılanıyordu.Yargı süreci  devam ederken New York’ta bir bina önünde silahlı saldırıya uğradı ve 5 kurşunla vuruldu.Hayatta kalmayı başaran 2pac,bu olay için saldırıdan sonra yanında gördüğü eski dostu ve sonradan can düşmanı olacak Notorious Big ile Puff Daddy’yi suçladı.Dava sonucu 5 seneye mahkum olan 2Pac hapse girdi.Hapisteki zamanını yeni albümü “Me Against The World” ü hazırlamaya harcadı.

Bu olaylardan sonra artık Doğu ve Batı yakası ikiye bölünmüştü.Batı tarafında Deathrow Records’un sahibi,2Pac’ın dostu ve patronu Suge Knight;Doğu Yakası’nda ise Bad Boy Records’un sahibi Puff Daddy ve Notorious Big bulunuyordu.Suge Knight en önemli sanatçısı Tupac’ı 8 ay sonra 1.4 milyon dolarlık bir kefalet ödeyerek hapisten çıkardı.Hapiste kendisine yanlış yaptıklarını düşündüğü kişilere iyice bilenmiş olan Tupac,”Hit’em Up” adlı şarkısını yayınladı.Bu şarkıda 2Pac tüm düşmanlarına adeta nefret kusuyor,inanılmaz hakaretler ediyordu.İçinde adı geçenlere resmen savaş açmış oluyordu Rap’in Prensi.Şarkı kısa sürede hit olurken,tüm dünya da bu savaşı bu şarkıyla duymuş oldu.

Bundan sonraki yazımda ayrıntılı olarak değineceğim Doğu-Batı Yakası savaşları bir süre daha kızışarak devam etti.İşler iyice çığırından çıkmış,taraflardaki kişi sayıları artmıştı.İşin sonu hiç iyiye gitmiyor,her gün daha da kötüleşiyordu.Ve en sonunda,belki de hiç kimsenin gerçekleşmesini istemediği o trajik sonun yaşandığı gün gelip çattı.

Takvimler 7 Eylül 1996’yı gösteriyordu.Tupac ve Suge Knight,o gece Mike Tyson ve Bruce Seldon arasındaki boks maçını izlemek için Las Vegas’taydılar.Maç çıkışında 2Pac’ın adamlarından biri,birkaç hafta önce 2Pac’ın çetesinden para çalan Orlando Brown’ı gördü ve haber verdi.Bunun üzerine Suge Knight,2Pac ve adamları Orlando’yu yakaladılar.Adamı öldüresiye döverlerken otelin kamerası bütün yaşananları görüntüledi.Bu kamera kayıtları Tupac’ın son hareketli dakikalarını barındıracaktı.

Olaydan sonra Suge Knight ve Tupac, aynı arabayla Knight’ın gece kulübüne doğru yola çıktılar.Kendilerine büyük bir araç konvoyu eşlik ediyordu.Işıklarda durduklarında bir Cadillac yanlarından hızla geçerken araçlarına kurşun yağdırdı.Knight saldırıyı hafif yaralarla atlatırken Tupac ağır yaralanmıştı.6 gün komada kaldıktan sonra 13 Eylül’de hayatını kaybetti.Tüm dünya bu haberle yasa boğuldu.Yaptığı müzikle çok büyük bir hayran kitlesine hitap etmeyi başaran Rap’in Prensi,efsane adam artık yoktu…

Saldırıdan sonra gözler kavgalı olduğu Notorious Big ve Puff Daddy’e çevrildi.Çoğu kişi bu olaydan onları sorumlu tutuyor,Tupac’ı onların öldürttüğünü düşünüyordu.Yaşanan trajediden 6 ay sonra bu kez Notorious Big ve Puff Daddy aynı şekilde,kendi konvoylarıyla ilerlerken silahlı saldırıya uğradılar.Biggie Smalls (Notorious Big) aldığı yaralar sonucu hayatını kaybetti.Bu ölümle birlikte Doğu-Batı Yakası Savaşı da sona erdi.Tüm rap dünyası 2 büyük rapçinin arkasından ağladılar.Ortalık sakinleşti ve barış yanlısı adımlar atıldı.

Tupac’ın ölümünden sorumlu olabileceği düşünülen diğer bir  kişi ise Suge Knight’dı.Söylentilere göre Tupac başka bir plak şirketiyle anlaşmak üzereydi ve bu durum Knight’ı endişelendirmişti.Plak şirketinden ayrılmayı kafasına koyan Tupac’ı bu yüzden ortadan kaldırdığına dair bir çok dedikodu yayıldı ancak hiç biri kanıtlanamadı.

Sonuç olarak Harlem’in yıldız çocuğu çok erken,sadece 25 yaşında hayata veda etti.Arkasında sonradan rapin yapıtaşı olacak bir çok eser,kazanılmış onlarca ödül ve kırılması imkansız bir çok rekor bıraktı.Hala müzik dünyası onu saygıyla anar ve başyapıtlarıyla hatırlar.Günümüzde rap bir yere gelebilmişse bu,onun sayesinde olmuştur.Machiavelli hayranı bu büyük üstadı hala dinleyebiliyor olmaktan gurur duyuyorum.İyi ki vardın ve hep var olacaksın Rap’in Prensi…

13 Ekim 2011 Perşembe

EN BEĞENDİĞİM 10 FİLM

Sinema aşkı başka bir şey benim için.İnanılmaz keyif ve heyecan veren bir sanat dalı.Sinemaya gidip bir film izlemediğim veya bir DVD kapıp televizyonun karşısına kurulmadığım anlar,yine bir şekilde bu sanat dalının içinde olmaya bayılıyorum.Sinemadaki eski ve yeni örnekleri harmanlayarak başka bir dünya yaratıyorum kendime.100’lerce film izliyorum ve bunların içinden bazıları herkeste olduğu gibi hafızama bambaşka bir şekilde kazınıyor,içime bambaşka işliyor.İşte ben de içime farklı işleyen 10 filmi burada paylaşmak istedim.

Bu listeyi hazırlarken 12 Angry Men,Eternal Sunshine of the Spotless Mind,Shawshank Redemption,Memento (Çok fazla Nolan filmi olmasın diyeJ) ve bunun gibi bir çok filme haksızlık ettiğimi düşündüğüm anlar oldu ancak yine kendi listemle karşılaştırdığımda seçtiğim filmlerin üzerimdeki etkisinin bambaşka olduğu defalarca tarafıma kanıtlandı.Sözü fazla uzatmıyor ve yeri bende bambaşka olan bu 10 filmi burada paylaşmak istiyorum.


10 - The Usual Suspects (1995) Yönetmen: Bryan Singer : Harika bir kurguya sahip,baştan sona temposu düşmeyen başarılı bir suç filmi.Güçlü oyuncu kadrosunu etkileyici bir yönetmenle birleştiren yapım,harika performansıyla yıldızlaşan Kevin Spacey’e “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" Oscarı'nı getirdi.Polisin terkedilmiş bir gemide çok sayıda ceset bulması ve bu olayı soruşturması etrafında şekillenen film,zaman geçtikçe olağanüstü kurgusuyla bir şahesere dönüşüyor.Filmi kayda değer kılan diğer bir unsur ise Keyser Söze karakteri.Kesinlikle edinilmesi ve izlenilmesi gereken bir film.








9 - Rocky (1976) Yönetmen: John G. Avildsen : Çocukluğumuzun unutulmaz filmi.Azmin,inancın ve umudun en iyi anlatıldığı yapımlardan biri.Bir “hiç” olan İtalyan asıllı kenar mahalle boksörü Rocky Balboa’nın,bir gün Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu Apollo Creed’le maç yapma şansı yakalamasıyla hayatının değişmesini konu alan film,en başarılı dram örneklerinden biridir.Rocky’nin bir sokak serserisinden azimli bir savaşçıya dönüşmesini bize kusursuz ve duygu dolu anlatmayı başarmıştır.Senaryosunu Slyvester Stallone’nin yazdığı Rocky,1976’da yönetmenine "En İyi Yönetmen" Oscarı'nı kazandırmıştır.Ayrıca film o yıl,“Taxi Driver” gibi başarılı bir yapımı geçerek Akademi’nin en büyük ödülü “En İyi Film" Oscarı'nı da almayı başarmıştır.Serinin diğer filmlerinin farklı bir güzelliği olsa da hiç biri ilk Rocky’nin derin hikaye kalitesine ulaşamamıştır.


 


8 - Fight Club (1999) Yönetmen: David Fincher : Üzerinde fazla konuşulmasına gerek olmayan son derece etkileyici bir film Dövüş Kulübü.Başarılı bir yönetmen olan David Fincher ile filmin içinde oyunculuklarıyla adeta dans eden Brad Pitt ve Edward Norton, ortaya tadından yenmeyecek eşsiz bir eser çıkarmışlar.Son derece monoton ve amaçsız bir hayatı olan Norton’un canlandırdığı karakterin,bir gün Tyler Durden isimli yabancıyla karşılaşmasını ve yaşamının değişmesini anlatan film,bir çok sinemasever için fenomen olmuştur.Kesinlikle izlemeden ölünmemesi gereklidir.






7 – Donnie Darko (2001) Yönetmen: Richard Kelly : Çok ama çok değişik bir yapım.Bir kaç kere izlenmesi gereken filmlerden oldukça keyif alırım ve Donnie Darko onların başında gelmekte.Karışık hikayesi,dağınık kurgusuyla size her izlediğinizde farklı bir beyin fırtınası yapma şansı tanıyan Donnie Darko,hayalinde canlandırdığı tavşanla iletişim kuran paranoyak şizofren bir gencin hikayesini anlatmakta.Zamanda yolculuğun da işin içine girmesiyle daha önce de söylediğim gibi kurgu karmaşıklaşıyor ve siz her izlediğinizde yeni şeyleri keşfediyorsunuz.Filmin bu dağınık ve anlaşılmaz hali bazı sinemaseverleri korkutsa da,benim için en başarılı çalışmalardan biridir.








6 – Schindler’s List (1993) Yönetmen: Steven Spielberg :  Beni en çok ağlatan film olma özelliğini koruyan başyapıt.Uzun süre etkisinden kurtulmanız olanaksızdır.Polonya’daki 2.Dünya Savaşı sırasında Yahudiler’in çalıştığı bir fabrikanın sahibi olan  Alman iş adamı Oscar Schindler’in,Almanlar’ın Yahudiler’e yaptığı zulme tanık olması ve onlara yardımcı olmaya çalışmasını konu alan filmin,son derece derine dokunan ve yürek burkan bir işlenişi var.”En İyi Film”,”En İyi Yönetmen” ve “En İyi Müzik” ödülleriyle birlikte tam 7 Oscar’ın sahibi olan bu başyapıt,hala bazı kesimler tarafından “Yahudi Propagandası” yaptığı şeklinde eleştirilse de ben buna katılmıyor ve hala izlemediyseniz bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum.Sadece Oscar Schindler rolündeki Liam Neeson ve kırmızı paltolu kız için bile izlemeye değer...





 5 – Old Boy (2003) Yönetmen: Chan-Wook Park : Çok farklı yapımlardan biri daha.Son derece rahatsız edici havası ve unutulmaz finaliyle akıllara kazınan bir sinema şaheseri.Filmi başından sonuna kadar soluksuz izliyor ve film bittiğinde kalbiniz buruk beklerken ağzınızda garip,acı bir tat ile kala kalıyorsunuz.Yapım,kaçırılıp 15 sene boyunca hapsedilen bir adamın serbest kaldıktan sonra kendisini kaçıran kişinin peşine düşmesini anlatıyor.Kusursuz kurgusu,farklı sahneleri ve karanlık senaryosuyla diğer sinema şaheserlerinden ayrılan bu yapımı izlememek gerçekten büyük talihsizlik olur.Benim için yeri bambaşka olan bir eserdir.






4 – Inception (2010) Yönetmen: Christopher Nolan : Gelerek Memento’yu listemden indiren filmdir.Uzun süredir bu tarz yapımlara hasret olanlara ilaç gibi gelen eser olmuştur.Benim için artık bir ilah olan Christopher Nolan’ın,Following”den sonraki ilk orijinal senaryosudur.Çok farklı bir beyinden çıktığı açıkça belli olan bu bilimkurgu şaheseri,insanların rüyalarına girerek onların fikirlerini çalan bir grubun yeni işlerinde fikir çalmak yerine rüyalarına girdikleri kişinin aklına yeni bir fikir yerleştirme çabalarını konu ediniyor.Son derece zeki kurgusu,büyüleyici sinematografisi ve kafaları hem karıştırıp hem de yeni ipuçları sunan sağlam hikayesiyle izleyiciyi içine çeken Inception’da Nolan,bizlere kusursuz bir dünya yaratmış.Son Oscar töreninde 4 ödül almasına rağmen asıl hakettiği “En İyi Özgün Senaryo” ödülünü alamamış olması beni hala üzmektedir.Türünün en iyilerinden...




3 – V For Vendetta (2006) Yönetmen: James McTeigue : Remember,remember..The 5th of November” .Bu sözler artık İngiliz yapımı V for Vendetta’yı izleyenler için çok farklı şeyler ifade etmekte.Hiç bitmesi istenmeyen,son derece kaliteli bir yapım.Sinemada para verip en çok izlediğim film olma özelliğini ( 3 kez )  elinde bulunduran eserdir aynı zamanda.Çok bilinen bir çizgi romandan uyarlanan V for Vendetta,5 Kasım 1605’te İngiliz Parlamento Binası’nı havaya uçurmaya çalışırken yakalanıp idam edilen Guy Fawkes’ın izinden giden ve İngiliz halkına günümüzdeki çarpık düzene karşı ayaklanmaları için ilham vermeye çalışan V’nin hikayesini anlatıyor.Her biri çok ince düşünülmüş ve hafızalara kazınmış bir çok replikle bezeli,masalsı bir başyapıt V for Vendetta.5 Kasım’ı anma sebebi.







2 – The Dark Knight (2008) Yönetmen: Christopher Nolan : Batman’i efsaneleştirip hak ettiği yere koyan film.Christoper Nolan’ın ellerinden çıkan en başarılı yapımlardan biri.Karanlık Şövalye Bruce Wayne’in,zeki ve bir o kadar da çılgın Joker ile köşe kapmaca oynamasını 2,5 saat boyunca izlemek bile bizim bu olağanüstü yapıma doymamıza yetmiyor.Gotham’ın hak ettiği karanlık atmosferin nihayet tam anlamıyla yakalandığı bu eser,geniş ve başarılı oyuncu kadrosuyla da dikkat çekmekte.Christian Bale,Michael Caine,Gary Oldman,Aaron Eckhart ve Maggie Gyllenhaal gibi güçlü oyuncuların bulunduğu bu harika filmde,çok genç yaşta hayata veda eden Heath Ledger,üstün performans sergilediği Joker rolüyle “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" Oscarı'nı alarak efsaneleşmiştir.Uzun süre akıllardan çıkmayacak sahneleri,heyecanlı ve karanlık atmosferiyle seyirciyi başka diyarlardaki unutulmaz bir maceraya davet eden  The Dark Knight,efsane yapımlar arasındaki yerini çoktan almıştır.Benim açımdan bir daha onun gibi film zor gelir.





1 – The Prestige (2006) Yönetmen: Christopher Nolan : Tek kelimeyle K-U-S-U-R-S-U-Z.Benim için kainatın en iyi filmi.Daha iyisinin yapılabileceğini sanmıyorum.Her karesiyle eşsiz,benzersiz bir başyapıt.Hayatımda görebileceğim en iyi kurgu,anlatım ve atmosfere sahip sinema şöleni.İngiliz yazar Christopher Priest’ın kaleme aldığı bir roman olan The Prestige,bir başka Christopher’ın  elinde adeta tanrılaşmış.Film,beraber çalışan iki ilizyonistin,hayatlarını  alt üst eden bir olaydan sonra aralarında başlayan rekabeti gerçekten kelimelere sığmayacak kadar güzel anlatıyor.Christian Bale,Hugh Jackman ve Michael Caine,oyunculuklarıyla adeta birbirleriyle paslaşırcasına döktürerek filmi adeta bir şova dönüştürüyorlar.Her izlediğimde bana aynı duyguları yaşatan,tüylerimi yine her seferinde diken diken eden,finaliyle insanı paramparça bırakan bambaşka bir şey bu.Eğer Inception kadar reklamı yapılmış olsaydı şuan bambaşka bir yerde olurdu.İzlemeyen çok büyük bir hata yapar.

Şimdi size soruyorum.Yeterince yakından bakıyor musunuz?

3 Ekim 2011 Pazartesi

EJDERHA DÖVMELİ KIZ’A HOLLYWOOD MAKYAJI

İsveçli yazar Stieg Larsson’un kaleme aldığı,dünyada satış rekorları kıran Millenium serisinin ilk kitabı “Ejderha Dövmeli Kız” Hollywood’a uyarlanıyor.Bir çok filmiyle gönüllerde taht kuran David Fincher ise yönetmen koltuğunda.Heyecanlanmak için çok fazla sebebimiz var.
 
Gazetecilik ve dergi editörlüğü yapmış olan İsveçli yazar Stieg Larsson,Millenium üçlemesini yazdığında bu serinin belki de bu kadar ses getireceğini tahmin etmiyordu.Polisiye-gerilim türündeki bu kitaplar 41 ülkede yaklaşık 40 milyon adet satarak ulaşılması güç bir okuyucu kitlesine sahip oldu.Gecesini gündüzüne katarak seriyi yazan yazar Larsson ise kalbine yenik düşerek 2004 yılında,daha kitaplarının basıldığını göremeden hayata gözlerini yumdu.Hayatta olsaydı 7 kitap daha yazacak ve seriyi 10 kitapla sona erdirecekti.

Serinin dünyada çok sayıda satmasının ardından İsveçli film yapımcıları 2009 yılında kitaplarla aynı adları taşıyan “Ejderha Dövmeli Kız”,”Ateşle Oynayan Kız” ve “Arı Kovanına Çomak Sokan Kız”’ı sinemaya uyarladılar.İsveç yapımı bu filmler de son derece başarılı olarak serinin popülerliğine katkıda bulundu.Filmlerin de başarısıyla bu güzel üçlemenin ünü dalga dalga yayıldı ve bambaşka bir yere ulaştı:Hollywood’a...

“Seven” ve “Fight Club” ile bir çok sinemaseverin favori yönetmeni olan David Fincher’ı en son, “Social Network” (Sosyal Ağ) filmiyle Oscar’lardan payına düşenleri toplarken görmüştük.Şimdilerde ise Hollywood sinemasına uyarladığı Millenium serisinin ilk kitabı “Ejderha Dövmeli Kız” için gün saymakla meşgul.Daha önce çekilmiş filmleri tekrar beyaz perdeye taşımayı sevdiğini,“The Zodiac”’ı kendi yorumuyla bir kez daha çekmesinden anlamış olduğumuz ünlü yönetmen,seriyi uzun zamandır takip ettiğini ve ilk günlerden itibaren bu kitapları sinemaya uyarlamayı düşündüğünü söylemişti.Tüm seriyi beyaz perdeye taşımak için gerekli izinleri alan David Fincher,hiç vakit kaybetmeden ilk filme başladı ve çekimleri bitirdi.Araştırmacı-Gazeteci Mikael Blomkvist ve gizemli kız Lisbeth Sandler’ın kendilerini yıllar önce kapanmış bir cinayet davası araştırmasının ortasında bulmalarını anlatan filmde başrolleri,son James Bond Daniel Craig ve Social Network’den hatırlayacağımız Rooney Mara paylaşıyor.Film ABD’de “The Girl with the Dragon Tattoo” ismiyle 21 Aralık’ta vizyona girecek.Türkiye’deki gösterim tarihi ise bir aksilik olmazsa 13 Ocak 2012.

Kitapları okumamış olmama rağmen İsveç yapımı 3 filmi de izlemiş olan ben,bu filmi büyük bir merakla bekliyorum.Aynı konuyu farklı yönetmenlerden izlemeyi her zaman sevmişimdir.Çok kaliteli bir kalem tarafından yazılmış bu romanın,usta bir yönetmenin elleriyle beyaz perdede can bulması beni heyecanlandırmaya yetti.Hiç düşünmeden önereceğim bu film için şimdiden iyi seyirler...