20 Ocak 2013 Pazar

85. OSCAR ÖDÜLLERİ ADAYLARININ ARDINDAN




Uzun süredir beklenen 85. Oscar Ödülleri (24 Şubat 2013) adayları geçtiğimiz hafta açıklandı.Önce dallara göre adayların dağılımını görelim.Sonra bu adaylıklara dair bazı notlarımı paylaşacağım.

14 Ocak 2013 Pazartesi

LIFE OF PI


Türkçe adı: Pi’nin Yaşamı
Yapım: ABD, Çin, Tayvan
Gösterime girdiği sene: 2012
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Macera, Dram
Yönetmen: Ang Lee
Senaryo: David Magee (senaryo) , Yann Martel (roman)
Oyuncular: Suraj Sharma, Irrfan Khan, Adil Hussain
Süre: 127 dk.
IMDB puanı: 8.3/10
IMDB Top 250 sırası: 181
Metacritic puanı: 79/100
Rotten Tomatoes puanı: 89/100
Beyaz Perde puanı: 4/5
Divx Planet puanı: 7.7/10
Benim puanım: 8.2/10





Son zamanlarda din temasını sahiplenen yapımlara fazlasıyla rastlar olduk.Geçen yıl benim çok etkilendiğim bir çalışma olan Tree of Life vardı.2013’ün bu alandaki temsilcisi ise Yann Martel’in romanından uyarlanan Life of Pi oldu.Uzakdoğulu yönetmen Ang Lee bu yeni filminde din olgusuna, 7’den 70’e herkesi sarabilen, çok ince çizgileri olan bir hikaye ile değinmiş.Her yere dokunuyor ancak incitmiyor.Bu nedenle Akademi’nin “Best Motion Picture” dalındaki en kuvvetli adayı bu yıl.

27 Aralık 2012 Perşembe

ARGO

Türkçe adı: Operasyon: Argo
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2012
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Dram,Tarih,Gerilim
Yönetmen: Ben Affleck
Senaryo: Chris Terrio (senaryo) , Joshuah Bearman (haber)
Oyuncular: Ben Affleck,Bryan Cranston,John Goodman,Alan Arkin
Süre: 120 dk.
IMDB puanı: 8.2/10
IMDB Top 250 sırası: 192
Metacritic puanı: 86/100
Rotten Tomatoes puanı: 95/100
Beyaz Perde puanı: 5/5
Divx Planet puanı: 7/10
Benim Puanım: 8.1/10

  
<ARGO fuck yourself>

Ben Affleck’in yönetmenlik denemelerinden biri olan Argo’ya “politika temalı bir film” önyargısı ile yaklaşılsa da, bunun ne kadar yanlış olduğu izlenince anlaşılmakta.Pek de dikkat çekmeyen fragmanının arkasında izleyiciyi nefes kesici bir macera karşılıyor.Az şey vadedermiş gibi davranıp çok şey veriyor sinemaseverlere.IMDB’nin Top 250 listesine hızlı bir giriş yapan bu başarılı dönem filmi, yıl sonunda bizlere ilaç gibi geldi.

24 Aralık 2012 Pazartesi

MAGIC MIKE


Türkçe adı: Striptiz Kulübü
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2012
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Komedi, Dram
Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Reid Carolin
Oyuncular: Channing Tatum,Matthew McConaughey,Alex Pettyfer
Süre: 110 dk.
IMDB puanı: 6.2/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 72/100
Rotten Tomatoes puanı: 80/100
Beyaz Perde puanı: 2.5/5
Divx Planet puanı: 5.0/10
Benim puanım: 6.0/10

 


İlk olarak Step Up’la tanıştığımız, eski model, yeni oyuncu Channing Tatum ile artık 43 yaşını devirmiş Matthew McConaughey’i bir araya getiren Magic Mike’ı bir kadın tuzağı olarak nitelersek yanlış yapmamış oluruz sanırım.Zira böyle gereksiz bir filmin çekilmesi için başka bir neden gelmiyor aklıma.Bir striptiz kulübünde çalışan erkek striptizcilerin hayatlarını konu alan filmin ne senaryo, ne de oyunculuk (biraz McConaughey) açısından kayda değer bir özelliği bulunmuyor.Özellikle senaryonun klişelikte rekorlar kırması kadın-erkek ayırt etmeden izleyiciyi sıkabiliyor.Ancak tüm bunlara rağmen Magic Mike kadınları rüya alemine götürmeyi başarıyor. Bütün film boyunca çıplak ve kaslı bir dolu adamın dans etmesi, oradan oraya zıplaması onlara cazip geliyor tabi.Özellikle yaşı ilerlemiş Matthew McConaughey’in yüzü yaşlanma belirtileri gösterse de vücudunun fitliğini koruması bir çok kadını mest ediyor.Filmde kendileri için hiçbir şey bulamayan erkekler içinse akılda kalan tek şey, striptizin keyifli para kazandıran bir meslek olduğu gerçeği.
 
 
 
 

31 Ekim 2012 Çarşamba

CLOUD ATLAS



Çok ayrıntıya girmeyeceğim.6 günlük bayram tatilinin bir gününü bu aralar pek uğrayamadığım sinemaya ayırdım.Uzun süredir beklediğim Cloud Atlas’ın da bu tatile denk gelmesi güzel oldu.Gittim, izledim ancak yeterli derecede tatmin olmadım.Yüksek beklentiden mi bilinmez bir şeyler eksik gibiydi.

Bilim kurgu türündeki film ilginç bir harmanı şekillendirecekmiş gibi duruyor ve heyecanlandırıyor başta.1800’lerin sonundan 2300’lü yıllara kadar uzanan bir zaman dilimi içinde, farklı dönemlerde yaşayan insanların başından geçen olaylar yapımın hikaye örgüsünü oluşturuyor.Geçmiş,günümüz ve gelecek ile bağlantılar kuran bu hikayelerdeki insanların birbirleriyle bir şekilde ilişkileri olduğu anlatılıyor.Farklı zamanlarda, farklı kişilerin başından geçiyormuş gibi gözüken olaylar aslında hep aynı kişilerin yaşadığı şeyler olarak gösteriliyor.Geçmişte gazeteci olan biri, yüz yıllar sonra yüksek bir medeniyetin ferdi olabiliyor.Ya da 1800’lerde yaşamış hain bir doktor, 2300’lerde hayat kurtaran bir kahramana dönüşebiliyor.Bu olaylar silsilesi 3 koca saati dolduruyor.

Wachowski adını duyan herkesi sinema salonlarına koşturan Cloud Atlas’ın amacı sadece şu mesajı vermek: Her yaşanan şey ortak ve bir başka kişiye bağlı.Film sırf bu mesajı iletmek için koskoca 3 saati kullanıyor.Aslında kurgudaki hikayelerin ayrı ayrı bakıldığında bir önemi yok.Nereye vardığı, ne olduğu önemli değil.Bu farklı zamanlardaki olayların anlatılma amacı sadece ana mesajı devasa bir biçimde pekiştirmek.Film bittiğinde geriye sadece bu kalınca ister istemez tatmin olmuyor insan.O kadar görsel şölenin, yaşanan olayın, geçen saatlerin bir önemi kalmıyor.Çok sağlam kurgu potansiyeli olan bir felsefesi varken bu kullanılamamış, çok zayıf kalmış bu yönden.Anlatılan hikayeler sıradan, albenileri yok.Bu da filmin gücünü emip gardını düşürüyor.Olaylar daha sıradışı hikayelerle kurgulanıp birbirine bağlansa, bu bağlantı net olarak ana temanın temelini oluşturup izleyiciyi sarssa çok daha başarılı bir iş olabilirdi.Ama bu haliyle tek bir mesajı vermek için 3 saati harcayan bir yapım olarak akıllarda kalacak.3 ay sonra kimse filmdeki olayları hatırlamayacak bile.

27 Eylül 2012 Perşembe

OLD BOY


Türkçe adı: İhtiyar Delikanlı
Yapım: Güney Kore
Gösterime girdiği sene: 2003
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2004
Tür: Dram,Gizem,Gerilim
Yönetmen: Chan-wook Park
Senaryo: Garon Tsuchiya (hikaye) , Nobuaki Minegishi (çizgi roman) , Jo-yun Hwang,Chun-hyeong Lim,Joon-hyung Lim,Chan-wook Park (senaryo)
Oyuncular: Min-Sik Choi,Ji-Tae Yu,Hye-Jeong Kang
Süre: 120 dk.
IMDB puanı: 8.4/10
IMDB Top 250 sırası: 87
Metacritic puanı: 74/100
Rotten Tomatoes puanı: 97/100
Beyaz Perde puanı: 5/5
Divx Planet puanı: 8.2/10
Benim puanım: 9.2/10

 

Uzakdoğu sinemasının kara film türünü stilize ederek sıra dışı ve orijinal şaheserlere çevirmesi, bu sinemanın ürünlerini takip edenler için alışılagelmiş bir durum.Büyük emek sarf edilen eserlerin en muhteşem örneklerinden biri de tartışmasız Old Boy. Akıl almaz bir intikam hikayesinin etkileyici bir kurgu ile anlatıldığı film, karanlık ve kasvetli atmosferle desteklenen senaryosu sayesinde de izleyicinin psikolojisiyle oynamayı kusursuz bir şekilde başarıyor.Yapımın sahip olduğu eşsiz özellikler onu, çağdaş sinemanın en iyi temsilcilerinden biri yapmaya yetiyor.

İntikam, soğuk veya sıcak, yenmesi gereken bir yemektir.Bunu Dae-su’dan daha iyi kimse bilemez zira bir gece ansızın kaçırılarak tam 15 sene boyunca tek odalı bir dairede hapis tutulmuştur.Kimse ile konuşma fırsatı bulamaz ve böyle bir şeyin niçin başına geldiğini bilemeden yaşamak zorunda kalır.15 senenin sonunda serbest bırakıldığında ise aklında tek bir şey vardır:Kendisini kaçıranları bularak yitirdiği yılların hesabını sormak.Onun intikam yemeğini soğuk yeme şansı olmaz.15 senelik kaybın ardından hayata alışmaya çalışırken, gözü dönmüş bir şekilde bu insanlardan kalan izleri takip eder.

 
 
Yönetmen Chan-wook Park’ın enfes bir felsefeler yığını üzerine inşa ettiği Old Boy tam anlamıyla kara bir film.Kasvetli ve karanlık atmosfer ile daha da pekişen bu siyahlık seyirciyi ruhsal olarak rahatsız ediyor film boyunca.Yürekler sıkışıyor, izleyen herkese sirayet eden çaresizlik hissiyle nefes almak zorlaşıyor.Her şeyin susup mimiklerin ve muazzam melodilerin konuştuğu sanat kokan sahnelerde yoğun bir duygu akışı var.Karakterlerin sahip oldukları ruhsal karmaşaları ve felsefi yapıları izleyiciye net olarak yansıdığından kurgu gerçeklik kazanıyor, film yaşamaya başlıyor.Orijinal tarzdaki çekimler ve dahice kurgulanmış mizansenler (Dae-su’nun koridor boyunca kötü adamları dövdüğü sahne) yönetmenlik başarısını da beraberinde getirirken, son yılların en etkileyici başyapıtlarından birini izlememizi sağlıyor.

Old Boy’un muazzam hikaye kurgusu filmin kalitesini net bir şekilde katlıyor.Ani değişen olaylar örgüsüne ayak uydurarak yapımı devleştiriyor.Dudak uçuklatan twistler sayesinde kafalar karışırken, bu intikam filmi de yerini akıl almaz ve yaralayıcı bir hikayeye, kuvvetli bir drama bırakıyor.Karakterlerin hayatlarına yönelik retrospektif yaklaşım gerçekleri ortaya çıkardıkça izleyici psikolojisi alt üst oluyor.Bunca özelliği içinde barındıran zengin içerikli senaryonun bir de isabetli alt metinler ve etkileyici oyunculuklarla desteklenmiş olması filmin tamamını eşsiz kılıyor.


Sözün özü; her anından büyülenilen Old Boy izleyebileceğiniz en komple filmlerden biri.Uçuk bir intikam hikayesi, aynı zamanda insanı yerine çivileyecek kadar da psikoloji katili.Sıra dışı Uzakdoğu psikopatlığıyla yoğrulmuş bir başyapıt.Bu sene izlediğim ve başarılı bulduğum La Piel Que Habito gibi bir filme ön ayak olduğunu da düşündüğüm bu şaheser, türünün en iyilerinden biri olarak arşivlerdeki yerini çoktan aldı bile.

22 Eylül 2012 Cumartesi

DÜNYAYA NELER OLUYOR ?



Geçtiğimiz Perşembe gecesi İstanbul başta olmak üzere bazı şehirlerde gökyüzünden gelen tuhaf sesler duyulmuş.O saatlerde bir şeylerle uğraşanlar sesin farkına varmamışlar ancak tesadüfen yakalayanlar bu sesleri işitmiş.Duyanlar sesin sirene benzediğini, belirli aralıklarla tekrarladığını ve çok kuvvetli olduğunu söylüyorlar.Sesin en net duyulduğu yerler ise İstanbul Anadolu Yakası ve İzmir.

 
İstanbul’da yaşayan biri olarak bu olaya şahsen şahit olmadım.Ertesi gün internette dolaşırken farkına vardım.Konu ile ilgili biraz araştırma yapınca bunun ilk defa yaşanmadığını ve dünyanın bir çok bölgesinde buna benzer olayların meydana geldiğini öğrendim.Youtube’da dolanarak gökyüzünden gelen korkutucu seslerin bir çok ülkede kaydedilmiş kayıtlarını görme şansım oldu (izlediklerim fake değildi, bazıları haber bültenlerinde kullanılmış.Aşağıda bir tanesini paylaştım.).Bunların arasında en meşhur olanı, aynı zamanda basında da yer bulan Kiev’deki kayıttı.Daha önce hiç duyulmamış bir gürültü, belirli aralıklarla dehşet verici bir şekilde sürmekteydi.Bu videodaki sesleri dinleyip de rahatsız olmamak mümkün değildi.


 
 
Aslında dünyada bu seslerin dışında da bir çok garip olay meydana geliyor.Mevsimlerdeki beklenmedik değişimler, alışılmadık doğal felaketler ve anlaşılamayan hayvan ölümleri bunlardan sadece bir kaçı.Normal olmayan tüm bu olayların nedenleri, bilimadamları ve üst makamlar tarafından genelde “bilinmiyor” denilerek geçilmekte.Toplumlar bir türlü aydınlatılamıyor.Dünya üzerine bu anlamda bir gizem çökmüş durumda ve insanlar onları neyin beklediğinden habersiz şekilde yaşamaya devam ediyorlar.

 
Ancak kazın ayağı öyle değil.Yani bilinmeyen bir şey yok, her şeyin bir nedeni var.Konu ile ilgili daha derine inip araştırma yaptığınızda dünyadaki gücü elinde bulunduran toplumların gizli ve hiç de hoş olmayan planlarına şahit oluyorsunuz.Dünya üzerinde oynanacak oyunların ve bir dolu projenin varlığını keşfediyorsunuz.Normal insanların –buna hepimiz dahiliz- bu oyunların içindeki cahil piyonlardan başka bir şey olmadığını fark ediyorsunuz.Her şey biliniyor fakat bizlere açıklanmıyor.


Dünya üzerinde denenen bu projelerden biri HAARP Teknolojisi ile ilgili.”High Frequency Active Auroral Research Program”ın kısaltması olan ve işleyişinde atmosfer katmanlarından yararlanan HAARP, aslında bir çok güzel amaç için kullanılmakta.Uzak mesafedeki gemi ve denizaltılarla haberleşmenin kolaylaştırılması, düşman iletişiminin kesilmesi ve doğanın bilimsel olarak daha derinlemesine incelenmesi gibi önemli projelerde rol oynuyor.Ancak böyle faydalı özelliklerinin yanında endişe verici güçleri de var.Deprem yaratma, iklimleri değiştirme, insan beynini kontrol edebilme, önemli cihazları mesafe tanımaksızın etkisiz hale getirme gibi güçler bunlardan sadece bazıları.


 
 
Bu projelerden diğeri ve daha korkutucu olanı ise “Project Blue Beam”.NASA’nın üzerinde çalıştığına inanılan bu proje tamamen hologram teknolojisi üzerine yoğunlaşmış.Teori şu: HAARP ile dünya üzerinde meydana getirilecek depremler sonucunda çok eskiye dayanan ve dinlerin aslında yanlış anlaşıldığını ortaya koyan bir takım belgeler ortaya çıkacak.Bu yanlış anlaşılma durumu yan olaylarla toplumlara alttan alttan dayatılacak (bunu Hollywood üzerinden bazı bilim-kurgu filmleri ile çok önceden yapmaya başladılar bile.).Zamanı geldiğinde de çok gelişmiş ve inandırıcı bir hologram teknolojisi kullanılarak sanal bir uzaylı saldırısı başlatılacak.Projenin daha ilerisinde yine hologram tekniği ile yaratılan dinsel figürler ( Hz. İsa, Buddha), o dine mensup insanlarla temasa geçirilecek.Bu dinsel figürler, bilinç altı tarafından algılanabilecek bir frekansta yayın yapabilen hologram teknolojisi sayesinde direk kişinin kafasının içine konuşabilecek.Bu şekilde dış tehditlere karşı tek bir din ve düzen altında toplanma çağrısı yapılacak.Ve en sonunda uzun zamandır planlanan “Yeni Dünya Düzeni” Projesi, yeni bir din ve tanrı ile hayata geçirilmiş olacak.Endişe verici değil mi?

 
Tabi ki bunların hepsi birer komplo teorisi ancak çok uzun zamandır konuşulmakta.Şu bir gerçek; dünya üzerinde meydana gelen garip olayların hiçbiri bilinmedik değil.Büyük güçler dünya üzerinde bir takım deneyler yapmaktalar ve bunlar hayvan ölümleri, iklim değişimleri ve doğal felaketlerdeki artış olarak ortaya çıkıyor.Biz evimizde kahvemizi yudumlarken bir yerlerde farkında olmadığımız bir çok şey dönüyor.Dünyaya bir şeyler oluyor ve biz hiçbirini bilmiyoruz.En acı olanı da bilsek bile hiçbir şey yapamıyor ve yapamayacak olmamız.

 

12 Eylül 2012 Çarşamba

THE AVIATOR


Türkçe adı: Göklerin Hakimi
Yapım: ABD,Almanya
Gösterime girdiği sene: 2004
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2005
Tür: Biyografi,Dram
Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo: John Logan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio,Cate Blanchett,Kate Beckinsale
Süre: 170 dk.
IMDB puanı: 7.5/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 77/100
Rotten Tomatoes puanı: 87/100
Beyaz Perde puanı: 4.5/5
Divx Planet puanı: 7.2/10
Benim puanım: 7.6/10




Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor.Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor.Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.
 
ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri.Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak.Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş.Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından.Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte.Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor.Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor.Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.



Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in.Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru.Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması,insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler.Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor.Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes.Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu.Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş.Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogers gibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş.Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış.İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış.Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.


Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza.Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek.Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor.Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek.Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı.The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

 
The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi.İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış.Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış.Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator.Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

DRIVE


Türkçe adı: Sürücü
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2011
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Suç,Dram
Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Senaryo: Hossein Amini (senaryo) , James Sallis (roman)
Oyuncular: Ryan Gosling,Carey Mulligan,Bryan Cranston,Albert Brooks,Ron Perlman
Süre: 100 dk.
IMDB puanı: 7.9/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 79/100
Rotten Tomatoes puanı: 93/100
Beyaz Perde puanı: 3.3/5
Divx Planet puanı: 6.8/10
Benim puanım: 8/10



İsmi ilk duyulduğunda içinde arabaların ve hızın olduğu bir aksiyon filmi algısı yaratan Drive, son yılların en farklı işlerinden biri olarak belleklerdeki yerini alıyor.Şiddet dolu suç temasının melankolik bir havayla izleyiciye sunulma olayı, sanatsal bir yönetmenlik başarısıyla birleşince ortaya oldukça klas bir iş çıkıyor.Suç ve melankolinin bu tezat duruşu filmin asıl can alıcı tarafını oluşturuyor.Hikaye ilerledikçe isminden gelen o yanlış algı ile hiç alakası olmayan bir kahramanlık hikayesine dönüşüyor Drive.

Hikayenin merkezinde bulunan ve adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz Sürücü (Ryan Gosling), filmlerdeki tehlikeli araba sahnelerinde dublörlük yapan sessiz ve cool bir adam.Hareketlerinde hep bir gizem saklı olan bu şahsiyet, geceleri ise soyguncuların şoförlüğünü yapıyor.Onları soygun sırasında araba ile kapıda bekliyor.Sonrasında da gazlayıp, müşterileri ile birlikte gecenin karanlığında gözden kayboluyor.Eğer soyguncular 5 dakika içerisinde arabaya binmezlerse onları beklemeden yola koyuluyor.İşten sonra ne Sürücü onları, ne de onlar Sürücü’yü tanıyor.



Sürücü’nün bu düzenli(!) hayatı, komşusu Irene (Carey Mulligan) ve onun oğlu Benicio ile tanışmasıyla farklı bir yöne kayıyor.Vaktinin bir bölümünü kocası hapiste olan Irene ve Benicio ile geçirmeye başlıyor.Başlarında bir erkek olmadığı için onlara göz kulak olayı kendine görev ediniyor.Zaman geçtikçe içten içe Irene’i sevmeye de başlıyor.Ama hem koşullar, hem de karakteri bunu dışa vurmasını engelleyen unsurlar oluyor.Irene’nin kocası Standard’ın hapisten çıkmasıyla tekrar kendi hayatına dönmeye hazırlanırken işler tekrar değişiyor.Borçlu olduğu kişilerle başı dertte olan Standard, adamımızdan yardım istiyor.Irene’in mutlu bir yaşam sürmesini isteyen Sürücü de Standard’a yardım etmek için kolları sıvıyor.

Hem yönetmen Refn, hem de başrolü oynayan Ryan Gosling el birliğiyle çok etkileyici bir karakter yaratmayı başarmışlar.Filmin tamamında gizem dolu bir hüzün taşıyan Sürücü’nün ruh hali, seyircinin sürekli ona odaklanması sağlıyor.Neden böyle bir melankolinin içinde ve neden bu işleri yapıyor bilinmese de sorgulanmıyor da.Irene’i tanımadan önce dış dünyaya kayıtsız,etliye sütlüye karışmayan bir insan aslında.Hayatına kimseyi sokmayan, kendi dünyasını yaratmış biri.Ama ne zaman Irene’i tanıyor, her şey değişiyor onun için.O kimseyi sokmadığı, kendine göre değerli hayatı bir anda değersizleşiyor.Etrafındaki pisliğin içinde, belki de temiz kalması gereken tek şey için siliyor hayatını,her şeyi göze alıyor.Kendini boş verip bir anda kahramanlığa soyunuveriyor.O değersizleşiyor dediğim hayatı aslında o zaman değer kazanıyor.Ryan Gosling’in muhteşem performansı da katmerliyor tabi ki bu karakteri.Ufak ama etkili gülümsemeler, üstün melankolik tavırlar, şiddet patlamaları, cool duruş...Hepsi Gosling’i deli gibi takdir etmeye yetiyor.Tüm bunların sonucunda ortaya son zamanların en göz kamaştırıcı karakterlerinden biri çıkıyor.



Bu filmi etkileyici kılan ve ön plana çıkaran en önemli tarafı yönetmenlik başarısı.Yönetmen Refn’in suç temasını işlerken kullandığı melankolik işleniş, filme bambaşka bir hava katıyor.Daha önce de yazdığım gibi birbirinden çok farklı iki öğeyi harmanlaması ve bunda son derece başarılı olması takdire şayan.80’leri hatırlatan enfes şarkıların sahneler arası geçişleri, kullandığı çekim teknikleri ve neredeyse her sahneye sanatsal bir bakış açısı getirerek yaptığı estetik dokunuşlar bu filmi saf suç temasından çıkarıp başka bir yere oturtuyor.Özellikle asansör ve restoran sahneleri (Sürücü’nün maske ile kapıdan içeri baktığı sahne) gerçekten harika.Aslında filmin adının ve castının pembe yazılarla yazılması bile hem bu tezat konu-işleniş harmanını, hem de estetik ve sanatsal hamleleri önceden haber veriyor bence.Filmin bu denli iyi olmasındaki en büyük pay sahibi tartışmasız Refn’dir.Kendisini bu sene yapılan Oscar Ödül Töreni’nde aday bile göstermeyen Akademi’nin hatalı olduğunu kabul etmek gerek.

Filmin eleştirmenler tarafından yumuşak karnı olarak gösterdikleri yer ise senaryosu.Hikaye aslında kısa film çekilecek kadar kısa.Anlatılacak olaylar en fazla yarım saatte tamamlanabilir.Ancak Drive’ın süresi 100 dakika.Bu da filmin ağır ilerlemesine ve bazı izleyicileri sıkmasına neden olabiliyor.Ben filmi izlerken bu hisse hiç kapılmadım.Hikaye yavaş ilerliyor belki ancak her sahne o kadar detaylı ve sanatsal aktarılmış ki keyif almaktan sıkılmaya vaktiniz kalmıyor.Evet içerik olarak daha dolu bir film olabilirdi.Daha uzun ve doyuran bir hikaye izleyebilirdik ancak burada önemli olan film bittikten sonra hissettikleriniz olmalı.Sonunda tüyleriniz diken diken oluyor mu ? İçinizde anlamsız bir sızı,bir burukluk kalıyor mu? Bir kez daha izlemek istiyor musunuz? İşte bu sorulara tüm cevaplar evet.Film bu yüzden senaryo anlamında tam puanla olmasa da sınıfı geçiyor.

Drive, genel anlamda çok başarılı bir film olmuş.Orijinal işeniş, sağlam baş karakter, Refn ve Ryan Gosling birleşince ortaya etkileyici ve iç burkan bir iş çıkmış.Film bittiğinde bir süre etkisinden kurtulamıyor, mutluluk ve hüzün duyguları arasında gelip gidiyorsunuz.Sadece 2011’in değil, son yılların en iyi işlerinden biri olan Drive’ı izlemenizi gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

16 Ağustos 2012 Perşembe

REVOLUTION : YENİ BİR BAŞLANGIÇ




Aylar önce Alcatraz dizisinin haberini bu sayfalarda vermiştim.Şimdi karşımızda yine bir J.J. Abrams dizisi duruyor.Distopik bir dünyada geçecek olan Revolution adlı bu yeni bilim-kurgu dizisi, özellikle ilginç konusu ve hikayesiyle bekleneni veremeyen Alcatraz’ın hayal kırıklığını unutturacak gibi duruyor.Supernatural dizisinin yaratıcısı Eric Kripke ile birlikte bu yola baş koyan Abrams, Lost’taki o muhteşem havayı tekrar yakalayabilmek için ter dökecek.

Madem ilginç konu dedik, ilk olarak oradan başlayalım anlatmaya.İnsanlar günlük yaşantılarını normal bir şekilde sürdürürlerken, dünya üzerinde enerji olarak adlandırılan her şey aniden yok olur.Elektrik tarihe karışır.Araçlar çalışmaz,uçaklar uçmaz hatta piller bile işe yaramaz hale gelir.Günümüzde enerji ile çalışan her şey işlevsiz kalır.Dünya karanlığa ve kocaman bir bilinmezliğin içine gömülür.

Nasıl meydana geldiği anlaşılamayan bu olaydan 15 sene sonra dünya artık o modern görünümünü tamamen kaybetmiştir.Enerjinin olmayışı dünyayı viran etmiş, neredeyse ilk var olduğu zamanlardaki haline geriletmiştir.Hükümetler çökmüş,siyasetçiler yok olmuş,günümüzdeki işleyiş kaybolmuştur.Yerlerine kendi düzenlerini kendileri sağlayan derebeyler ve lordlar türemiştir.Güven ortamı tamamen ortadan kalkmış,dünya bir anlamda vahşi batıya dönmüştür.





İşte dizimizin hikayesi tam bu noktadan sonra başlıyor.Açıkçası post apokaliptik bir dönemde geçen bu distopik macera beni fazlasıyla cezbetti.Konu seçimi bence şahane olmuş.Özellikle fragmanı izlerken çok heyecanlandığımı söylemeliyim.Enerji kesintisi sonucu dünyanın dönüştüğü o hali ve atmosferi çok hoşuma gitti.Günümüzdeki o keşmekeşliğinin ve gürültüsünün gidip yerine çöller ve bitkilerden oluşan sessiz bir yaşam alanının gelmesi acayip keyif verici ve heyecanlandırıcı olmuş.Ayrıca insanların enerjinin kaybolduğu ve güvenliğin olmadığı bu ortamda, yeniden kılıç ve yay gibi silahlara ihtiyaç duymaları benim ilgimi en çok çeken şey oldu dizi adına.Buna paralel olarak çok güzel dövüş sahneleri izleyeceğimizi fragmandan anladık.Dizide kullanılan efektlerin ve sinematografisinin de çok başarılı göründüğünü söylemek gerek.

Bu yeni Abrams dizisinden beklentilerimizi yükselten önemli noktalardan biri de önceden belirttiğim gibi Eric Kripke.Supernatural’ın yaratıcısı Kripke’nin varlığı bu yapıma başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.Eğer Supernatural’daki başarısını buraya yansıtıp Abrams ile iyi bir ikili olabilirse adından çok söz edeceğimiz bir yapıma tanıklık edebiliriz.

Oyuncu kadrosuna bakalım biraz da.Twilight serisinde izlediğimiz Billy Burke yetişkin başrol olarak karşımıza çıkıyor.Güzelliği gözlerimizi kamaştıran Tracy Spiridakos esas kızı oynayacak.Fragmandan anladığım kadarıyla JD Pardo da esas oğlan Nate rolünde.Adları duyulmamış daha bir çok oyuncuyu kadrosunda bulunduran Revolution başarılı olursa bu isimlerin bir çoğu belki de dünyaca ün kazanıp yollarına devam edecekler.


Bu adı duyulmamış oyuncu kadrosuna ve son derece heyecan verici hikayeye şekil verecek isim ise Iron Man filmlerinin yönetmeni Jon Favreau.Artık bu çalışmayı vezir mi eder, rezil mi eder göreceğiz.

Revolution ilk izlenim olarak çok heyecan verici durmakta.İyi bir hikaye devamı yaratılabilirse çok güzel şeyler çıkarılabilecek bir konuya sahip.Lost’tan sonra bir türlü dikiş tutturamayan (Fringe’i sevemedim, sevemeyeceğim de) Abrams, inşallah bu diziyi Alcatraz da yaptığı gibi mahvetmez.İlk bölümü 17 Eylül’de NBC’de yayınlanacak Revolution'ı merakla bekliyoruz.

Aşağıda dizinin fragmanını izleyebilirsiniz.