27 Aralık 2012 Perşembe

ARGO

Türkçe adı: Operasyon: Argo
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2012
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Dram,Tarih,Gerilim
Yönetmen: Ben Affleck
Senaryo: Chris Terrio (senaryo) , Joshuah Bearman (haber)
Oyuncular: Ben Affleck,Bryan Cranston,John Goodman,Alan Arkin
Süre: 120 dk.
IMDB puanı: 8.2/10
IMDB Top 250 sırası: 192
Metacritic puanı: 86/100
Rotten Tomatoes puanı: 95/100
Beyaz Perde puanı: 5/5
Divx Planet puanı: 7/10
Benim Puanım: 8.1/10

  
<ARGO fuck yourself>

Ben Affleck’in yönetmenlik denemelerinden biri olan Argo’ya “politika temalı bir film” önyargısı ile yaklaşılsa da, bunun ne kadar yanlış olduğu izlenince anlaşılmakta.Pek de dikkat çekmeyen fragmanının arkasında izleyiciyi nefes kesici bir macera karşılıyor.Az şey vadedermiş gibi davranıp çok şey veriyor sinemaseverlere.IMDB’nin Top 250 listesine hızlı bir giriş yapan bu başarılı dönem filmi, yıl sonunda bizlere ilaç gibi geldi.

24 Aralık 2012 Pazartesi

MAGIC MIKE


Türkçe adı: Striptiz Kulübü
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2012
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Komedi, Dram
Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Reid Carolin
Oyuncular: Channing Tatum,Matthew McConaughey,Alex Pettyfer
Süre: 110 dk.
IMDB puanı: 6.2/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 72/100
Rotten Tomatoes puanı: 80/100
Beyaz Perde puanı: 2.5/5
Divx Planet puanı: 5.0/10
Benim puanım: 6.0/10

 


İlk olarak Step Up’la tanıştığımız, eski model, yeni oyuncu Channing Tatum ile artık 43 yaşını devirmiş Matthew McConaughey’i bir araya getiren Magic Mike’ı bir kadın tuzağı olarak nitelersek yanlış yapmamış oluruz sanırım.Zira böyle gereksiz bir filmin çekilmesi için başka bir neden gelmiyor aklıma.Bir striptiz kulübünde çalışan erkek striptizcilerin hayatlarını konu alan filmin ne senaryo, ne de oyunculuk (biraz McConaughey) açısından kayda değer bir özelliği bulunmuyor.Özellikle senaryonun klişelikte rekorlar kırması kadın-erkek ayırt etmeden izleyiciyi sıkabiliyor.Ancak tüm bunlara rağmen Magic Mike kadınları rüya alemine götürmeyi başarıyor. Bütün film boyunca çıplak ve kaslı bir dolu adamın dans etmesi, oradan oraya zıplaması onlara cazip geliyor tabi.Özellikle yaşı ilerlemiş Matthew McConaughey’in yüzü yaşlanma belirtileri gösterse de vücudunun fitliğini koruması bir çok kadını mest ediyor.Filmde kendileri için hiçbir şey bulamayan erkekler içinse akılda kalan tek şey, striptizin keyifli para kazandıran bir meslek olduğu gerçeği.
 
 
 
 

31 Ekim 2012 Çarşamba

CLOUD ATLAS



Çok ayrıntıya girmeyeceğim.6 günlük bayram tatilinin bir gününü bu aralar pek uğrayamadığım sinemaya ayırdım.Uzun süredir beklediğim Cloud Atlas’ın da bu tatile denk gelmesi güzel oldu.Gittim, izledim ancak yeterli derecede tatmin olmadım.Yüksek beklentiden mi bilinmez bir şeyler eksik gibiydi.

Bilim kurgu türündeki film ilginç bir harmanı şekillendirecekmiş gibi duruyor ve heyecanlandırıyor başta.1800’lerin sonundan 2300’lü yıllara kadar uzanan bir zaman dilimi içinde, farklı dönemlerde yaşayan insanların başından geçen olaylar yapımın hikaye örgüsünü oluşturuyor.Geçmiş,günümüz ve gelecek ile bağlantılar kuran bu hikayelerdeki insanların birbirleriyle bir şekilde ilişkileri olduğu anlatılıyor.Farklı zamanlarda, farklı kişilerin başından geçiyormuş gibi gözüken olaylar aslında hep aynı kişilerin yaşadığı şeyler olarak gösteriliyor.Geçmişte gazeteci olan biri, yüz yıllar sonra yüksek bir medeniyetin ferdi olabiliyor.Ya da 1800’lerde yaşamış hain bir doktor, 2300’lerde hayat kurtaran bir kahramana dönüşebiliyor.Bu olaylar silsilesi 3 koca saati dolduruyor.

Wachowski adını duyan herkesi sinema salonlarına koşturan Cloud Atlas’ın amacı sadece şu mesajı vermek: Her yaşanan şey ortak ve bir başka kişiye bağlı.Film sırf bu mesajı iletmek için koskoca 3 saati kullanıyor.Aslında kurgudaki hikayelerin ayrı ayrı bakıldığında bir önemi yok.Nereye vardığı, ne olduğu önemli değil.Bu farklı zamanlardaki olayların anlatılma amacı sadece ana mesajı devasa bir biçimde pekiştirmek.Film bittiğinde geriye sadece bu kalınca ister istemez tatmin olmuyor insan.O kadar görsel şölenin, yaşanan olayın, geçen saatlerin bir önemi kalmıyor.Çok sağlam kurgu potansiyeli olan bir felsefesi varken bu kullanılamamış, çok zayıf kalmış bu yönden.Anlatılan hikayeler sıradan, albenileri yok.Bu da filmin gücünü emip gardını düşürüyor.Olaylar daha sıradışı hikayelerle kurgulanıp birbirine bağlansa, bu bağlantı net olarak ana temanın temelini oluşturup izleyiciyi sarssa çok daha başarılı bir iş olabilirdi.Ama bu haliyle tek bir mesajı vermek için 3 saati harcayan bir yapım olarak akıllarda kalacak.3 ay sonra kimse filmdeki olayları hatırlamayacak bile.

27 Eylül 2012 Perşembe

OLD BOY


Türkçe adı: İhtiyar Delikanlı
Yapım: Güney Kore
Gösterime girdiği sene: 2003
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2004
Tür: Dram,Gizem,Gerilim
Yönetmen: Chan-wook Park
Senaryo: Garon Tsuchiya (hikaye) , Nobuaki Minegishi (çizgi roman) , Jo-yun Hwang,Chun-hyeong Lim,Joon-hyung Lim,Chan-wook Park (senaryo)
Oyuncular: Min-Sik Choi,Ji-Tae Yu,Hye-Jeong Kang
Süre: 120 dk.
IMDB puanı: 8.4/10
IMDB Top 250 sırası: 87
Metacritic puanı: 74/100
Rotten Tomatoes puanı: 97/100
Beyaz Perde puanı: 5/5
Divx Planet puanı: 8.2/10
Benim puanım: 9.2/10

 

Uzakdoğu sinemasının kara film türünü stilize ederek sıra dışı ve orijinal şaheserlere çevirmesi, bu sinemanın ürünlerini takip edenler için alışılagelmiş bir durum.Büyük emek sarf edilen eserlerin en muhteşem örneklerinden biri de tartışmasız Old Boy. Akıl almaz bir intikam hikayesinin etkileyici bir kurgu ile anlatıldığı film, karanlık ve kasvetli atmosferle desteklenen senaryosu sayesinde de izleyicinin psikolojisiyle oynamayı kusursuz bir şekilde başarıyor.Yapımın sahip olduğu eşsiz özellikler onu, çağdaş sinemanın en iyi temsilcilerinden biri yapmaya yetiyor.

İntikam, soğuk veya sıcak, yenmesi gereken bir yemektir.Bunu Dae-su’dan daha iyi kimse bilemez zira bir gece ansızın kaçırılarak tam 15 sene boyunca tek odalı bir dairede hapis tutulmuştur.Kimse ile konuşma fırsatı bulamaz ve böyle bir şeyin niçin başına geldiğini bilemeden yaşamak zorunda kalır.15 senenin sonunda serbest bırakıldığında ise aklında tek bir şey vardır:Kendisini kaçıranları bularak yitirdiği yılların hesabını sormak.Onun intikam yemeğini soğuk yeme şansı olmaz.15 senelik kaybın ardından hayata alışmaya çalışırken, gözü dönmüş bir şekilde bu insanlardan kalan izleri takip eder.

 
 
Yönetmen Chan-wook Park’ın enfes bir felsefeler yığını üzerine inşa ettiği Old Boy tam anlamıyla kara bir film.Kasvetli ve karanlık atmosfer ile daha da pekişen bu siyahlık seyirciyi ruhsal olarak rahatsız ediyor film boyunca.Yürekler sıkışıyor, izleyen herkese sirayet eden çaresizlik hissiyle nefes almak zorlaşıyor.Her şeyin susup mimiklerin ve muazzam melodilerin konuştuğu sanat kokan sahnelerde yoğun bir duygu akışı var.Karakterlerin sahip oldukları ruhsal karmaşaları ve felsefi yapıları izleyiciye net olarak yansıdığından kurgu gerçeklik kazanıyor, film yaşamaya başlıyor.Orijinal tarzdaki çekimler ve dahice kurgulanmış mizansenler (Dae-su’nun koridor boyunca kötü adamları dövdüğü sahne) yönetmenlik başarısını da beraberinde getirirken, son yılların en etkileyici başyapıtlarından birini izlememizi sağlıyor.

Old Boy’un muazzam hikaye kurgusu filmin kalitesini net bir şekilde katlıyor.Ani değişen olaylar örgüsüne ayak uydurarak yapımı devleştiriyor.Dudak uçuklatan twistler sayesinde kafalar karışırken, bu intikam filmi de yerini akıl almaz ve yaralayıcı bir hikayeye, kuvvetli bir drama bırakıyor.Karakterlerin hayatlarına yönelik retrospektif yaklaşım gerçekleri ortaya çıkardıkça izleyici psikolojisi alt üst oluyor.Bunca özelliği içinde barındıran zengin içerikli senaryonun bir de isabetli alt metinler ve etkileyici oyunculuklarla desteklenmiş olması filmin tamamını eşsiz kılıyor.


Sözün özü; her anından büyülenilen Old Boy izleyebileceğiniz en komple filmlerden biri.Uçuk bir intikam hikayesi, aynı zamanda insanı yerine çivileyecek kadar da psikoloji katili.Sıra dışı Uzakdoğu psikopatlığıyla yoğrulmuş bir başyapıt.Bu sene izlediğim ve başarılı bulduğum La Piel Que Habito gibi bir filme ön ayak olduğunu da düşündüğüm bu şaheser, türünün en iyilerinden biri olarak arşivlerdeki yerini çoktan aldı bile.

22 Eylül 2012 Cumartesi

DÜNYAYA NELER OLUYOR ?



Geçtiğimiz Perşembe gecesi İstanbul başta olmak üzere bazı şehirlerde gökyüzünden gelen tuhaf sesler duyulmuş.O saatlerde bir şeylerle uğraşanlar sesin farkına varmamışlar ancak tesadüfen yakalayanlar bu sesleri işitmiş.Duyanlar sesin sirene benzediğini, belirli aralıklarla tekrarladığını ve çok kuvvetli olduğunu söylüyorlar.Sesin en net duyulduğu yerler ise İstanbul Anadolu Yakası ve İzmir.

 
İstanbul’da yaşayan biri olarak bu olaya şahsen şahit olmadım.Ertesi gün internette dolaşırken farkına vardım.Konu ile ilgili biraz araştırma yapınca bunun ilk defa yaşanmadığını ve dünyanın bir çok bölgesinde buna benzer olayların meydana geldiğini öğrendim.Youtube’da dolanarak gökyüzünden gelen korkutucu seslerin bir çok ülkede kaydedilmiş kayıtlarını görme şansım oldu (izlediklerim fake değildi, bazıları haber bültenlerinde kullanılmış.Aşağıda bir tanesini paylaştım.).Bunların arasında en meşhur olanı, aynı zamanda basında da yer bulan Kiev’deki kayıttı.Daha önce hiç duyulmamış bir gürültü, belirli aralıklarla dehşet verici bir şekilde sürmekteydi.Bu videodaki sesleri dinleyip de rahatsız olmamak mümkün değildi.


 
 
Aslında dünyada bu seslerin dışında da bir çok garip olay meydana geliyor.Mevsimlerdeki beklenmedik değişimler, alışılmadık doğal felaketler ve anlaşılamayan hayvan ölümleri bunlardan sadece bir kaçı.Normal olmayan tüm bu olayların nedenleri, bilimadamları ve üst makamlar tarafından genelde “bilinmiyor” denilerek geçilmekte.Toplumlar bir türlü aydınlatılamıyor.Dünya üzerine bu anlamda bir gizem çökmüş durumda ve insanlar onları neyin beklediğinden habersiz şekilde yaşamaya devam ediyorlar.

 
Ancak kazın ayağı öyle değil.Yani bilinmeyen bir şey yok, her şeyin bir nedeni var.Konu ile ilgili daha derine inip araştırma yaptığınızda dünyadaki gücü elinde bulunduran toplumların gizli ve hiç de hoş olmayan planlarına şahit oluyorsunuz.Dünya üzerinde oynanacak oyunların ve bir dolu projenin varlığını keşfediyorsunuz.Normal insanların –buna hepimiz dahiliz- bu oyunların içindeki cahil piyonlardan başka bir şey olmadığını fark ediyorsunuz.Her şey biliniyor fakat bizlere açıklanmıyor.


Dünya üzerinde denenen bu projelerden biri HAARP Teknolojisi ile ilgili.”High Frequency Active Auroral Research Program”ın kısaltması olan ve işleyişinde atmosfer katmanlarından yararlanan HAARP, aslında bir çok güzel amaç için kullanılmakta.Uzak mesafedeki gemi ve denizaltılarla haberleşmenin kolaylaştırılması, düşman iletişiminin kesilmesi ve doğanın bilimsel olarak daha derinlemesine incelenmesi gibi önemli projelerde rol oynuyor.Ancak böyle faydalı özelliklerinin yanında endişe verici güçleri de var.Deprem yaratma, iklimleri değiştirme, insan beynini kontrol edebilme, önemli cihazları mesafe tanımaksızın etkisiz hale getirme gibi güçler bunlardan sadece bazıları.


 
 
Bu projelerden diğeri ve daha korkutucu olanı ise “Project Blue Beam”.NASA’nın üzerinde çalıştığına inanılan bu proje tamamen hologram teknolojisi üzerine yoğunlaşmış.Teori şu: HAARP ile dünya üzerinde meydana getirilecek depremler sonucunda çok eskiye dayanan ve dinlerin aslında yanlış anlaşıldığını ortaya koyan bir takım belgeler ortaya çıkacak.Bu yanlış anlaşılma durumu yan olaylarla toplumlara alttan alttan dayatılacak (bunu Hollywood üzerinden bazı bilim-kurgu filmleri ile çok önceden yapmaya başladılar bile.).Zamanı geldiğinde de çok gelişmiş ve inandırıcı bir hologram teknolojisi kullanılarak sanal bir uzaylı saldırısı başlatılacak.Projenin daha ilerisinde yine hologram tekniği ile yaratılan dinsel figürler ( Hz. İsa, Buddha), o dine mensup insanlarla temasa geçirilecek.Bu dinsel figürler, bilinç altı tarafından algılanabilecek bir frekansta yayın yapabilen hologram teknolojisi sayesinde direk kişinin kafasının içine konuşabilecek.Bu şekilde dış tehditlere karşı tek bir din ve düzen altında toplanma çağrısı yapılacak.Ve en sonunda uzun zamandır planlanan “Yeni Dünya Düzeni” Projesi, yeni bir din ve tanrı ile hayata geçirilmiş olacak.Endişe verici değil mi?

 
Tabi ki bunların hepsi birer komplo teorisi ancak çok uzun zamandır konuşulmakta.Şu bir gerçek; dünya üzerinde meydana gelen garip olayların hiçbiri bilinmedik değil.Büyük güçler dünya üzerinde bir takım deneyler yapmaktalar ve bunlar hayvan ölümleri, iklim değişimleri ve doğal felaketlerdeki artış olarak ortaya çıkıyor.Biz evimizde kahvemizi yudumlarken bir yerlerde farkında olmadığımız bir çok şey dönüyor.Dünyaya bir şeyler oluyor ve biz hiçbirini bilmiyoruz.En acı olanı da bilsek bile hiçbir şey yapamıyor ve yapamayacak olmamız.

 

12 Eylül 2012 Çarşamba

THE AVIATOR


Türkçe adı: Göklerin Hakimi
Yapım: ABD,Almanya
Gösterime girdiği sene: 2004
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2005
Tür: Biyografi,Dram
Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo: John Logan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio,Cate Blanchett,Kate Beckinsale
Süre: 170 dk.
IMDB puanı: 7.5/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 77/100
Rotten Tomatoes puanı: 87/100
Beyaz Perde puanı: 4.5/5
Divx Planet puanı: 7.2/10
Benim puanım: 7.6/10




Vizyona girdiği sene büyük ses getiren Martin Scorsese’nin yüksek bütçeli yapımı The Aviator, bizleri ABD’nin en zengin adamlarından biri olan Howard Hughes ile tanıştırıyor.Havacılık aşığı, obsesif bir adam olan Hughes’in çalkantılı yaşamı, çalışma azmi ve başarı hikayesi iddialı bir şekilde gözler önüne seriliyor.Başrolüne Scorsese’nin esas adamı Leonardo DiCaprio’yu taşıyan film, kendisi için başarılı bir biyografik çalışma tanımını kullanmamızı sağlıyor.
 
ABD’nin en büyük petrol zenginlerinden olan Howard Hughes, aslında bu işlerin hiçbiriyle ilgilenmeyen biri.Onun tek bir tutkusu var, o da uçmak.Gökyüzüne olan bu ilgisi yaşamındaki her ana işlemiş.Servetinin büyük bir bölümünü harcayarak çektiği ve o zamanların en yüksek maliyetli yapımı olan Hell’s Angels filmi, göklere duyduğu aşkın en büyük kanıtlarından.Daha sonra kurduğu havayolu şirketiyle dünyanın en büyük firmalarından biri olan PAN AM’a kafa tutması, bu tutkusunun aynı zamanda inat dolu bir rekabete dönüşebileceğini de gözler önüne sermekte.Azmi sayesinde kafasına koyduğunu gerçekleştirene kadar uğraşırken karşısına çıkan engeller onu durdurmaya pek yeterli olmuyor.Bu rekabetçi yapısı Hughes’a bir servet kaybettiriyor belki ama dünya havacılığına da inanılmaz artılar kazandırıyor.Sahip olduğu her şeyi gökyüzü aşkı için feda etmekten çekinmeyen bu adam, dünya havacılığının sınıf atlamasındaki en büyük rolü oynuyor.



Bu kadar büyük başarısının yanında hastalıklı bir tarafı da var Hughes’in.Öyle büyütüldüğünden midir bilinmez, Obsesif Kompulsif Bozukluk mağduru.Mikrop kapma korkusundan sürekli ellerini yıkaması,insanlarla hiçbir şeyini paylaşmak istememesi,her şeye mükemmeliyetçi yaklaşarak beğenmemesi gibi takıntıları birlikte yaşamak zorunda olduğu birer lanet gibiler.Bu aşırı kontrole dayalı paranoyalarının zamanla hayatını ele geçirmesine engel olamıyor.Hastalığı öyle boyutlara ulaşıyor ki, kafayı yemeye başlıyor Hughes.Bu kadar saplantılı ve hastalıklı bir insanın son derece başarılı bir iş hayatına sahip olması da ayrı bir tezat oluşturarak bizleri şaşırtmıyor değil hani.

Hughes’in kadınları da ayrı bir mevzu.Dönemin neredeyse bütün ünlü hanımefendileriyle ilişkisi olmuş.Katharine Hepburn, Ava Gardner ve Ginger Rogers gibi dönemin efsane isimleri bir şekilde Hughes’in hayatından geçmiş.Ancak ne yazık ki çapkınlığı dillere destan olan bu zengin adam, iş hayatındaki başarısını aşk hayatına yansıtamamış.İşe aşırı düşkünlüğü kadınlarıyla arasını açmış.Hastalığından kaynaklanan takıntılarını zaman zaman geri plana atmasını sağlayan bu gönül ilişkileri, The Aviator’da da geniş bir yer bulmakta.


Leonardo DiCaprio filmde tek başrol olarak çıkıyor karşımıza.Özellikle Hughes’in kafayı yediği sahnelerde oldukça etkileyici bir oyunculuk çıkardığını söylemek gerek.Muhteşem bir kadın olan Kate Beckinsale’i de Ava Gardner rolünde görme şansımız oluyor.Ancak The Aviator’un gerçek yıldızının kesinlikle Katharine Hepburn’ü canlandıran Cate Blanchett olduğu su götürmez bir gerçek.Hepburn’ün mimiklerini ve özellikle aksanını kusursuz bir şekilde uygulayarak unutulmaz bir performans sergileyen Blanchett, The Aviator’un o seneki Oscar töreninden başarıyla çıkmasını sağlayanların en başında yer almıştı.The Aviator aday olduğu 11 dalın 5’inde ödülü kucaklarken, Blanchett de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı”na uzanmıştı.

 
The Aviator, Scorsese’nin hoş işlerinden bir tanesi.İş adamı, yatırımcı, yapımcı, yönetmen Howard Hughes’in çalkantılı yaşamını mümkün olduğunca derin ve ayrıntılı işlemeye çalışmış.Senaryoda Hughes’in ölümüne yer vermemiş belki –ki kendisi çok sevdiği göklerde ölmüştür- ancak genel anlamda başarılı bir iş çıkarmış.Kendisinin suç temalı filmlerini izlemeye alışmış olsak da böyle bir biyografiden alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.Ünlü yönetmen Christopher Nolan’ın da bir Howard Hughes biyografisi çekmeye hazırlandığı şu zamanlarda (sonra vazgeçtiğini söyledi ancak çıkmadık candan ümit kesilmez:)) hala izlememiş olanlar için güzel bir seçenek The Aviator.Eğer biyografi de seviyorsanız ilgilinizi çekecek.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

DRIVE


Türkçe adı: Sürücü
Yapım: ABD
Gösterime girdiği sene: 2011
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2012
Tür: Suç,Dram
Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Senaryo: Hossein Amini (senaryo) , James Sallis (roman)
Oyuncular: Ryan Gosling,Carey Mulligan,Bryan Cranston,Albert Brooks,Ron Perlman
Süre: 100 dk.
IMDB puanı: 7.9/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 79/100
Rotten Tomatoes puanı: 93/100
Beyaz Perde puanı: 3.3/5
Divx Planet puanı: 6.8/10
Benim puanım: 8/10



İsmi ilk duyulduğunda içinde arabaların ve hızın olduğu bir aksiyon filmi algısı yaratan Drive, son yılların en farklı işlerinden biri olarak belleklerdeki yerini alıyor.Şiddet dolu suç temasının melankolik bir havayla izleyiciye sunulma olayı, sanatsal bir yönetmenlik başarısıyla birleşince ortaya oldukça klas bir iş çıkıyor.Suç ve melankolinin bu tezat duruşu filmin asıl can alıcı tarafını oluşturuyor.Hikaye ilerledikçe isminden gelen o yanlış algı ile hiç alakası olmayan bir kahramanlık hikayesine dönüşüyor Drive.

Hikayenin merkezinde bulunan ve adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz Sürücü (Ryan Gosling), filmlerdeki tehlikeli araba sahnelerinde dublörlük yapan sessiz ve cool bir adam.Hareketlerinde hep bir gizem saklı olan bu şahsiyet, geceleri ise soyguncuların şoförlüğünü yapıyor.Onları soygun sırasında araba ile kapıda bekliyor.Sonrasında da gazlayıp, müşterileri ile birlikte gecenin karanlığında gözden kayboluyor.Eğer soyguncular 5 dakika içerisinde arabaya binmezlerse onları beklemeden yola koyuluyor.İşten sonra ne Sürücü onları, ne de onlar Sürücü’yü tanıyor.



Sürücü’nün bu düzenli(!) hayatı, komşusu Irene (Carey Mulligan) ve onun oğlu Benicio ile tanışmasıyla farklı bir yöne kayıyor.Vaktinin bir bölümünü kocası hapiste olan Irene ve Benicio ile geçirmeye başlıyor.Başlarında bir erkek olmadığı için onlara göz kulak olayı kendine görev ediniyor.Zaman geçtikçe içten içe Irene’i sevmeye de başlıyor.Ama hem koşullar, hem de karakteri bunu dışa vurmasını engelleyen unsurlar oluyor.Irene’nin kocası Standard’ın hapisten çıkmasıyla tekrar kendi hayatına dönmeye hazırlanırken işler tekrar değişiyor.Borçlu olduğu kişilerle başı dertte olan Standard, adamımızdan yardım istiyor.Irene’in mutlu bir yaşam sürmesini isteyen Sürücü de Standard’a yardım etmek için kolları sıvıyor.

Hem yönetmen Refn, hem de başrolü oynayan Ryan Gosling el birliğiyle çok etkileyici bir karakter yaratmayı başarmışlar.Filmin tamamında gizem dolu bir hüzün taşıyan Sürücü’nün ruh hali, seyircinin sürekli ona odaklanması sağlıyor.Neden böyle bir melankolinin içinde ve neden bu işleri yapıyor bilinmese de sorgulanmıyor da.Irene’i tanımadan önce dış dünyaya kayıtsız,etliye sütlüye karışmayan bir insan aslında.Hayatına kimseyi sokmayan, kendi dünyasını yaratmış biri.Ama ne zaman Irene’i tanıyor, her şey değişiyor onun için.O kimseyi sokmadığı, kendine göre değerli hayatı bir anda değersizleşiyor.Etrafındaki pisliğin içinde, belki de temiz kalması gereken tek şey için siliyor hayatını,her şeyi göze alıyor.Kendini boş verip bir anda kahramanlığa soyunuveriyor.O değersizleşiyor dediğim hayatı aslında o zaman değer kazanıyor.Ryan Gosling’in muhteşem performansı da katmerliyor tabi ki bu karakteri.Ufak ama etkili gülümsemeler, üstün melankolik tavırlar, şiddet patlamaları, cool duruş...Hepsi Gosling’i deli gibi takdir etmeye yetiyor.Tüm bunların sonucunda ortaya son zamanların en göz kamaştırıcı karakterlerinden biri çıkıyor.



Bu filmi etkileyici kılan ve ön plana çıkaran en önemli tarafı yönetmenlik başarısı.Yönetmen Refn’in suç temasını işlerken kullandığı melankolik işleniş, filme bambaşka bir hava katıyor.Daha önce de yazdığım gibi birbirinden çok farklı iki öğeyi harmanlaması ve bunda son derece başarılı olması takdire şayan.80’leri hatırlatan enfes şarkıların sahneler arası geçişleri, kullandığı çekim teknikleri ve neredeyse her sahneye sanatsal bir bakış açısı getirerek yaptığı estetik dokunuşlar bu filmi saf suç temasından çıkarıp başka bir yere oturtuyor.Özellikle asansör ve restoran sahneleri (Sürücü’nün maske ile kapıdan içeri baktığı sahne) gerçekten harika.Aslında filmin adının ve castının pembe yazılarla yazılması bile hem bu tezat konu-işleniş harmanını, hem de estetik ve sanatsal hamleleri önceden haber veriyor bence.Filmin bu denli iyi olmasındaki en büyük pay sahibi tartışmasız Refn’dir.Kendisini bu sene yapılan Oscar Ödül Töreni’nde aday bile göstermeyen Akademi’nin hatalı olduğunu kabul etmek gerek.

Filmin eleştirmenler tarafından yumuşak karnı olarak gösterdikleri yer ise senaryosu.Hikaye aslında kısa film çekilecek kadar kısa.Anlatılacak olaylar en fazla yarım saatte tamamlanabilir.Ancak Drive’ın süresi 100 dakika.Bu da filmin ağır ilerlemesine ve bazı izleyicileri sıkmasına neden olabiliyor.Ben filmi izlerken bu hisse hiç kapılmadım.Hikaye yavaş ilerliyor belki ancak her sahne o kadar detaylı ve sanatsal aktarılmış ki keyif almaktan sıkılmaya vaktiniz kalmıyor.Evet içerik olarak daha dolu bir film olabilirdi.Daha uzun ve doyuran bir hikaye izleyebilirdik ancak burada önemli olan film bittikten sonra hissettikleriniz olmalı.Sonunda tüyleriniz diken diken oluyor mu ? İçinizde anlamsız bir sızı,bir burukluk kalıyor mu? Bir kez daha izlemek istiyor musunuz? İşte bu sorulara tüm cevaplar evet.Film bu yüzden senaryo anlamında tam puanla olmasa da sınıfı geçiyor.

Drive, genel anlamda çok başarılı bir film olmuş.Orijinal işeniş, sağlam baş karakter, Refn ve Ryan Gosling birleşince ortaya etkileyici ve iç burkan bir iş çıkmış.Film bittiğinde bir süre etkisinden kurtulamıyor, mutluluk ve hüzün duyguları arasında gelip gidiyorsunuz.Sadece 2011’in değil, son yılların en iyi işlerinden biri olan Drive’ı izlemenizi gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

16 Ağustos 2012 Perşembe

REVOLUTION : YENİ BİR BAŞLANGIÇ




Aylar önce Alcatraz dizisinin haberini bu sayfalarda vermiştim.Şimdi karşımızda yine bir J.J. Abrams dizisi duruyor.Distopik bir dünyada geçecek olan Revolution adlı bu yeni bilim-kurgu dizisi, özellikle ilginç konusu ve hikayesiyle bekleneni veremeyen Alcatraz’ın hayal kırıklığını unutturacak gibi duruyor.Supernatural dizisinin yaratıcısı Eric Kripke ile birlikte bu yola baş koyan Abrams, Lost’taki o muhteşem havayı tekrar yakalayabilmek için ter dökecek.

Madem ilginç konu dedik, ilk olarak oradan başlayalım anlatmaya.İnsanlar günlük yaşantılarını normal bir şekilde sürdürürlerken, dünya üzerinde enerji olarak adlandırılan her şey aniden yok olur.Elektrik tarihe karışır.Araçlar çalışmaz,uçaklar uçmaz hatta piller bile işe yaramaz hale gelir.Günümüzde enerji ile çalışan her şey işlevsiz kalır.Dünya karanlığa ve kocaman bir bilinmezliğin içine gömülür.

Nasıl meydana geldiği anlaşılamayan bu olaydan 15 sene sonra dünya artık o modern görünümünü tamamen kaybetmiştir.Enerjinin olmayışı dünyayı viran etmiş, neredeyse ilk var olduğu zamanlardaki haline geriletmiştir.Hükümetler çökmüş,siyasetçiler yok olmuş,günümüzdeki işleyiş kaybolmuştur.Yerlerine kendi düzenlerini kendileri sağlayan derebeyler ve lordlar türemiştir.Güven ortamı tamamen ortadan kalkmış,dünya bir anlamda vahşi batıya dönmüştür.





İşte dizimizin hikayesi tam bu noktadan sonra başlıyor.Açıkçası post apokaliptik bir dönemde geçen bu distopik macera beni fazlasıyla cezbetti.Konu seçimi bence şahane olmuş.Özellikle fragmanı izlerken çok heyecanlandığımı söylemeliyim.Enerji kesintisi sonucu dünyanın dönüştüğü o hali ve atmosferi çok hoşuma gitti.Günümüzdeki o keşmekeşliğinin ve gürültüsünün gidip yerine çöller ve bitkilerden oluşan sessiz bir yaşam alanının gelmesi acayip keyif verici ve heyecanlandırıcı olmuş.Ayrıca insanların enerjinin kaybolduğu ve güvenliğin olmadığı bu ortamda, yeniden kılıç ve yay gibi silahlara ihtiyaç duymaları benim ilgimi en çok çeken şey oldu dizi adına.Buna paralel olarak çok güzel dövüş sahneleri izleyeceğimizi fragmandan anladık.Dizide kullanılan efektlerin ve sinematografisinin de çok başarılı göründüğünü söylemek gerek.

Bu yeni Abrams dizisinden beklentilerimizi yükselten önemli noktalardan biri de önceden belirttiğim gibi Eric Kripke.Supernatural’ın yaratıcısı Kripke’nin varlığı bu yapıma başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.Eğer Supernatural’daki başarısını buraya yansıtıp Abrams ile iyi bir ikili olabilirse adından çok söz edeceğimiz bir yapıma tanıklık edebiliriz.

Oyuncu kadrosuna bakalım biraz da.Twilight serisinde izlediğimiz Billy Burke yetişkin başrol olarak karşımıza çıkıyor.Güzelliği gözlerimizi kamaştıran Tracy Spiridakos esas kızı oynayacak.Fragmandan anladığım kadarıyla JD Pardo da esas oğlan Nate rolünde.Adları duyulmamış daha bir çok oyuncuyu kadrosunda bulunduran Revolution başarılı olursa bu isimlerin bir çoğu belki de dünyaca ün kazanıp yollarına devam edecekler.


Bu adı duyulmamış oyuncu kadrosuna ve son derece heyecan verici hikayeye şekil verecek isim ise Iron Man filmlerinin yönetmeni Jon Favreau.Artık bu çalışmayı vezir mi eder, rezil mi eder göreceğiz.

Revolution ilk izlenim olarak çok heyecan verici durmakta.İyi bir hikaye devamı yaratılabilirse çok güzel şeyler çıkarılabilecek bir konuya sahip.Lost’tan sonra bir türlü dikiş tutturamayan (Fringe’i sevemedim, sevemeyeceğim de) Abrams, inşallah bu diziyi Alcatraz da yaptığı gibi mahvetmez.İlk bölümü 17 Eylül’de NBC’de yayınlanacak Revolution'ı merakla bekliyoruz.

Aşağıda dizinin fragmanını izleyebilirsiniz.



30 Temmuz 2012 Pazartesi

THE DARK KNIGHT RISES




"Çünkü o bizim kahramanımız değil.O sessiz bir gardiyan.Uyanık bir koruyucu.O, Kara Şövalye."


Ve bitti...Christopher Nolan’ın yerin dibine batmış Batman’i yeniden efsaneleştirdiği Kara Şövalye serisi,ülkemizde geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren üçüncü ve son film The Dark Knight Rises ile sona erdi. İçimiz acıyor,canımız yanıyor.Bir daha Nolan imzalı Batman filmi izleyemeyeceğiz çünkü.Sinema tarihinin en iyi işlerinden birine,bir süper kahraman hikayesinden çok daha öte,gerçek anlamda bir sanat eserine tanıklık edecek kadar şanslıydık en azından.Bunun haklı gururunu yaşamaktayız.

Tam 4 sene bekledik The Dark Knight Rises’ı.Muhteşem bir eser olan The Dark Knight’tan sonra tüm Batman hayranları serinin son filmine odaklanmıştı.Yapım,ABD’de ülkemizden 1 hafta önce gösterime girmiş olduğundan dünyada ilk izleyenlerden biri olamadık belki ama Türkiye’nin ilklerinden olabilmek adına geçtiğimiz Cuma sinema salonlarında yerimizi aldık. Bir efsanenin bitişine şahit olacaktık artık.Büyük bir Batman ve Nolan fanatiği olarak ben, aylarca zor sabretmiştim.Gösterimin ilk günü bu büyük yapımı iştahla seyrettim.Ancak ilk defa bir Nolan filminden tatmin olmayarak salondan ayrıldım.Efsanevi Kara Şövalye serisi çok daha epik bir sonla veda etmeliydi beyaz perdeye.Yine ortaya çok güzel bir iş çıkmış ancak ağzımızda buruk bir tat kalmıştı.Bir çok Batman fanatiği de benim gibi tatmin olmamıştı.İstediğimiz,beklentilerimizi sonuna kadar karşılayacak son bu değildi.

Final bölümünün hikayesine kısaca değinelim önce.Batman'in,Harvey Dent'in tüm suçlarını üzerine alarak ortadan kaybolmasının üzerinden 8 yıl geçmiştir.O günden sonra kimse kendisini görmemiştir.Herkes Batman'in devrinin bittiğine inanmaktadır artık.Bruce Wayne ise odasına kapanmış,dışarı adımını dahi atmamıştır.En yakınları bile (Alfred hariç) kendisini yıllardır görmemiştir.Wayne artık Gotham'ın Batman'e ihtiyacı olmadığını düşünmektedir.Geride kalan 8 sene boyunca Gotham sözde tüm kötülük ve yolsuzluklardan arınmıştır.Ama bu barış dönemi daha uzun sürmez.Bir zamanlar Wayne'in de içinde bulunduğu Gölgeler Birliği'ne ait üyelerden biri olan Bane,Gotham'ı yok etmek için şehre ayak basar.Batman'in daha önce yapmayı reddettiği şeyi başarmak için koca bir orduyla işe koyulur.Gotham'ın  Kara Şövalye'ye ihtiyacı olduğunu gören Bruce Wayne,yeniden kahraman kimliğine bürünerek Bane ile yüzleşmek için geri döner.



Şimdi gelelim neden tam anlamıyla tatmin olmadığımıza.İlk olarak filmin benim için 2 parçaya ayrıldığını söylemem lazım.İlk parça filmin aradan önceki,ikinci parça ise aradan sonraki bölümüydü.Ara öncesindeki bölüm tam anlamıyla kusursuzdu (buraya sonradan değineceğim).Ancak aradan sonraki bölümde sanki yönetmen koltuğundaki Nolan yerinden kalkmış,oraya başka biri oturmuştu.İlk yarı beklentileri en üst düzeye çıkarmayı başaran film,ikinci yarı hızla irtifa kaybetmişti.Gerçekten iki yarı arasında bu denli büyük bir fark vardı.Belki de bizim için dananın kuyruğunun koptuğu an o araydı.

Öncelikle senaryoya değinelim.Sadece bu filminkine değil,Nolan’ın yazdığı ve katkıda bulunduğu tüm senaryolara bakarsak olağanüstü işler çıkardığını görebiliriz.Memento,The Prestige,Inception,Batman Begins ve The Dark Knight diye saymamıza gerek bile yok aslında.Hepsi hikaye ve senaryo anlamında orijinal olduğu kadar sıradışı işler.Böyle insanüstü yazabilen birinden doğal olarak yine öyle bir çalışma bekliyor insan.Çünkü Nolan bizi buna alıştırdı.Ancak bu dahi senarist The Dark Knight Rises’da kendinden beklenmeyecek sıradanlıkta bir iş çıkarmış (Jonathan Nolan’ı da dahil etmeliyiz bu senaryo olayına aslında).80’ler ve 90’larda izlediğimiz aksiyon filmlerinde kullanılan ve günümüzde artık neredeyse hiç rastlamadığımız büyük klişeleri bu epik yapıma yerleştirmiş.Bunu başka bir senarist yapsa fazla takmaz,geçeriz belki ama altında Nolan imzası olunca hepimiz şaşırıyoruz.Senaryoyu sadece bu serinin ilk iki filmiyle karşılaştırdığımızda bile kalite olarak onların gerisinde kaldığını görebiliyoruz.Bu klişelerle dolu senaryo hem filmin, hem de serinin kalitesini biraz aşağıya çekiyor.






----------------------------------------SENARYO SPOILERI---------------------------------------------

İnsanlığı yok edecek saatli bir bomba,yaşamak için bu bombayı imha etme zorunluluğu ve bunun son saniyede başarılıp herkesin kurtarılması klişeleri yıllar önce kullanımdan kalkmıştı.Nolan niçin böyle bir yol izledi anlamak zor gerçekten.Artı esas kızın kahramanı öptüğü,yani Batman ve Catwoman’ın öpüşme sahnesi Nolan’a hiç yakışmamış.O sahne klişe değil klişe ötesi.Ayrıca Miranda Tate’in aslında Talia Al Ghul olduğu son saniye twisti bence gereksiz olmuş.Nedeni hem Miranda, hem de Talia’nın yeterli karakter derinliğini yakalayamamış olmasıdır.Bu yüzden seyirci pek etkilenmedi açıkçası.

----------------------------------------SENARYO SPOILERI---------------------------------------------




Nolan’ın yarattığı Batman serisinde öne çıkan en önemli özelliklerden biri de filmlerin içinde yoğun bir felsefenin olmasıydı.Bu güzel özellik aslında seriyi bir süper kahraman hikayesinden çıkararak çok daha öteye taşıyan temel öğeydi.Filmlere ağırlık ve ciddiyet katıyor,Batman’in ve hatta tüm karakterlerin belli idealler doğrultusunda ilerlediklerini simgeliyordu.Bu da seyirci üzerindeki algıyı çok daha fazla arttırıyordu.Bunun mükemmel örneklerini Batman Begins ve The Dark Knight’da görebiliyorduk.Batman Begins’de başkalarının korkusu olabilmek için önce herkesin kendi korkularından arınması ve her suç işleyenin adilce yargılanması gerektiğine parmak basılıyordu.The Dark Knight’da ise felsefe öğeleri ve alt metinler çok daha fazlaydı.Joker’in her sözü ayrı bir ders niteliğindeydi.En iyilerin bile düşebilecek olması,bazı suçluların paradan çok farklı şeylere değer vermesi,düzene çomak sokulduğunda herkesin kaosa sürüklenmesi gibi ilginç tespitlere yer veriliyordu.Yine aynı filmde Harvey Dent ve Batman’in bir çok mesajı gözümüze soktuğunu görebiliyorduk.The Dark Knight Rises’da bu felsefi değerlerin çok daha az olduğu net bir şekilde ortada.Diğer filmlerde gördüklerimizin yanında yetersiz kalmış.İlk iki filmde tamamen felsefe öğeleriyle yoğrulan bünyeler doğal olarak bu filmde tatmin olmuyor.Sanki Nolan bu anlamdaki her şeyi önceki eserlerinde harcamış,bu filme bir şey kalmamış.Son film adına dikkatimi en net şekilde çeken şeylerden biri işte bu felsefe noksanlığıydı.




Yine ilk iki filme bakarak dikkat çekeceğim,tatmin olmadığım bir yan var.Nolan,Kara Şövalye serisinde hep az karakterli,kalabalık olmayan hikayelere imza atıyordu.Böylece karakterleri bizlere derinlemesine yansıtıyor,altlarını net bir şekilde doldurabiliyordu.Ancak The Dark Knight Rises’da, bu anlamda yine Nolan’a uymayacak hamlelere tanık olduk.Alışık olmadığımız bir karakter bolluğu ve bu karakterlerin havada kalma durumu var.Altları dolmamış,derinleşme sınırlı.Filmin villainı Bane güzel durmuş fakat tam anlamıyla oturmuş mu orası soru işareti.İlk yarı şahane bir Bane izlerken ikinci yarı o havasının kalmadığı,sıradan bir karaktere dönüşmeye başladığı gözlerden kaçmadı.Oysa durup The Dark Knight’daki Joker’e baktığımızda efsaneleşmiş bir villain görüyoruz.Filmin villain konusunda tam tatmin etmediği ortada.Gelelim Blake karakterine.Niye,ne amaçla var çözemedim.Hiçbir işe yaramıyor,hikayede en ufak bir ağırlığı yok.Hiç olmasa kimse fark etmeyecek bile.Bir tek son sahnesi şaşırtıyor o kadar,onun dışında çok boş kalmış.Keza Miranda da öyle.Senaryo içindeki ani twist onu da kurtaramıyor,altı boş bir şekilde hikayede süzülüyor.Bir tek Catwoman tatmin etti beni.Gerisi yeterli derinleşmeyi sağlayamamış hikayede.

Buraya kadar okuyanlar filmle ilgili yanlış kanıya kapılabilirler.Dikkat edilirse tatmin olmadığımız yanlar hep serinin diğer filmleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor.Ama bu filme objektif bakmak için tek başına bir esermiş gibi incelemek lazım.Nolan bu zamana kadar öylesine mükemmel işler çıkardı ki en ufak bir sapma gösterince böyle harika bir filmden bile tatmin olamıyoruz.Evet, film tek başına harika,nefes kesici.Yine bir süper kahraman hikayesinden çok daha fazlasını alıyoruz The Dark Knight Rises’dan.Tempo yine durmuyor,duygularımız coşuyor.Bir kereden fazla gidilip izlenecek bir iş var yine önümüzde.
 
 


İyi yanlara devam edelim.Yazının başında da söylediğim gibi filmin aradan önceki bölümü kusursuzdu.Açılış sahnesi,Batman’in 8 sene aradan sonra Gotham’da ilk göründüğü an,o ilk görünüş anında duyduğumuz heyecan,Bane ve Batman’in ilk karşılaştığı sahne,o karşılaşma sonundaki Batman’in çaresizlik ve umutsuzluk hissi. Sonlara geldiğimizde içimizi kaplayan burukluk,hüzün,üzüntü.Bir efsanenin bitişine tanık olmanın verdiği gurur.Bunların hepsi muazzamdı.Tüm bu duyguları bize yaşattığı için Nolan’ı ne kadar tebrik edip alkışlasak azdır.

Oyunculuklar ile ilgili birkaç kelam etmeden olmaz.The Dark Knight Rises’da bu anlamda iki kişi öne çıkıyor:Catwoman rolündeki Anne Hathaway ve canımız,ciğerimiz Alfred’imiz Michael Caine.Anne Hathaway ismi ilk açıklandığında herkes burun kıvırmıştı.Bu zamana kadar çok başarılı bir işte yer almamış,izleyici tarafından da çok sevilmeyen biri olan Hathaway,filmin en istenmeyen oyuncusuydu.Ne yalan söyleyeyim ben de hiç beğenmezdim kendisini.Ancak filmi izleyince Nolan’ın bir bildiği olduğunu yine anladık.Hathaway beklentilerin çok çok üstünde bir oyunculuk performansı sergilemiş.Filmde benim için en olmuş karakter Catwoman’dı ve bunun mimarı Anne Hathaway’di.Kendisine bakış açım bu film sayesinde değişti.Michael Caine’e zaten kimsenin kalkıp iyi bir şey söylemek bile haddi değil.Sadece böyle muazzam bir oyuncuyu bize her filminde izleme şansı verdiği için Christopher Nolan’a teşekkür etmeliyiz.Büyük ustanın filmde öyle iki sahnesi var ki, herkesi hüngür hüngür ağlatabilir.Gerçekten o sahneleri ömrüm boyunca unutamayacağım.Kendisini izleyebilmek bile çok büyük bir onur.








-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------

Filmin sonunda Batman ölmüyor.Bilindiği üzere filmin son sahnelerinde teknik elemanlar Fox’a, Batman’in yeni oyuncağı Bat’e 6 ay önce otomatik pilot yüklenmiş olduğu haberini veriyorlar.İşlemin de bizzat Bruce Wayne tarafından yapıldığını söylüyorlar.Bu da demek oluyor ki Batman bombayı denizin üzerine götürüyor,Bat’i otomatik pilota alıp kendisi araçtan çıkıyor.Bomba Batman Bat’in içinde değilken patlıyor.Yani Alfred’in son sahnede Bruce Wayne’i kafede gördüğü an gerçek.

-----------------------------------ÖNEMLİ!!!FİLM SONU SPOILERI!!!------------------------------




Özetle biz Batman ve Nolan severler için çok tatmin edici bir son olmasa da tek başına bakıldığında yine harika bir film olduğu aşikar The Dark Knight Rises’ın.Biz sadece seriye yakışan çok daha epik bir son bekliyorduk.Diğerlerine göre daha az doyduk diyelim.Belki beklentilerimiz inanılmaz yüksekti,belki fazla abarttık ancak işin başında Nolan olunca da kendimizde hata bulamıyoruz.Bizi sıradışı işlerine kendisi alıştırdı.Yine de beklentilerimizin tam olarak oturması adına sinemada 1-2 defa daha izlemek gerekli diye düşünüyorum.Ancak şimdi her şeyi unutalım.Bizler muazzam bir projenin,bence sinema tarihinin en başarılı serisinin (buna Matrix,Star Wars ve The Lord of The Rings serileri de dahil) bitişine tanıklık ettik.2005’de başlayıp 2012’de sona eren,7 senelik bu masalsı destanı bize sunan herkese çok ama çok büyük bir teşekkürü göndermek boynumuzun borcu.Tüm Batman hayranları olarak bu projede emeği geçen herkesi kutluyor,bizleri yeni işleriyle yeniden sevindirmelerini diliyoruz.Büyük oyuncu Heath Ledger’ı anarken yazıma son veriyorum tüm Batman ve sinema severler.





19 Temmuz 2012 Perşembe

13. CUMA VE AŞK YOLCULUĞU




Hurafelere ve batıl inançlara bayılan bir milletiz.Acayip hoşumuza gidiyor böyle şeylere inanmak.Gece rüya anlatılmaz,sakız çiğnenmez,tırnak kesilmez.Dolap kapakları açık bırakılmaz,şeytan girer.Merdiven altından geçilmez,kara kedi görülürse saç tutulur vs..13. Cuma da böyle bir şey işte,yabancı kökenli bir batıl inanç.Neymiş efendim, uğursuz günmüş.Haydi oradan,halt etmişler.Benim için 13. Cuma gayet şahane bir gün artık.Uğursuzluğunu geç, o kadar uğurlu geldi ki.Belki de yaşayacağım en harika şeyin başlangıcı olacak.13’lere,Cuma’lara bakış açım artık çok farklı.Heyecan,mutluluk ve belki de inanmadığım aşkın simgesi olmaya aday benim için.

Ne yalan söyleyeyim,benim de hoşuma giderdi bu 13. Cuma olayı.Garip bir heyecan olurdu o gün.Herkes bundan bahseder ,”oğlum başımıza ne gelecek acaba” diyerek eğlenceli dakikalar geçirirdi.Yaşanan her olay bu uğursuz güne bağlanırdı.Saçma sapandı belki ama eğlence çıkıyordu millete işte.

Artık bu düşünceler benim için geride kaldı.Bundan sonra Cuma günü ne zaman ayın 13’üne denk gelse farklı şeyler hissedeceğim.Uzun süre sonra birini sevmeye başladım çünkü.İçim içime sığmıyor,aklım yerinde durmuyor.Her şeyin başlangıcı işte bu uğursuz denilen gün oldu ya,işin tadı ayrı bir arttı.Güzel bir başlangıcın yanında, yaşanan şeyin bir anısı da olacak hep.Bu insana çok güzel hissettiriyor.Belki de geleceğimi etkileyecek,hissetmediklerimi hissettirecek,yapmadıklarımı yaptıracak duyguların temeli o gün atılmış oldu.Keyfini anlatamam.

Sözün özü seviyorum blogum.Özlediğim duygulara sahibim ve hepsi bu uğursuz 13. Cuma’da gerçekleşti.Yabancı dostlarımız kusura bakmasınlar ama ben bu tabuyu yıktım artık.Bu günün uğursuz bir gün olmadığını net bir şekilde gösterdim,en azından kendime.Bundan sonra uğursuzlukmuş,oymuş,buymuş vız gelir,tırıs gider benim için.13 sayısıyla yaşamayı öğrenmeye başlayacağım.Ayrıca herkes için kendimi de feda ediyorum bir yandan.İnsanlık adına bir test gibi görün bunu.Bu kadar 13’ün içinde yaşayacak biri olarak bana bir şey olmazsa kimseye olmaz:) Bekleyip göreceğiz.

Hala bu güne uğursuz mu diyorlar ? Haydi oradan be.

28 Haziran 2012 Perşembe

BATMAN EFSANESİ VE SİNEMA




Yarasa adam efsanesi çok uzun yıllar önce çizgi roman olarak hayatımıza girdiğinde, belki de hiç kimse bu kadar büyük bir fenomene dönüşeceğini tahmin edemezdi.Evet, dünya literatüründe yığınla süper kahraman hikayesi var ancak Batman hepsinden bir adım önde oldu her zaman.Hep bir farklıydı.Baş karakterin diğer süper kahramanlar gibi olağanüstü güçlerinin olmaması,yaşananların daha karanlık ve ciddi bir dünyada geçmesi, çok derin ve ustaca tasarlanmış düşmanlarla bezenmiş olması bu hayal ürününü rahatlıkla ön plana çıkarabiliyordu.En önemli özelliği ise gerçeğe yakın,şiddet içeren,çetrefilli hikayesiyle aslında sadece çocuk ve gençlere değil, yetişkinlere de hitap etmesiydi.Hatta en çok bu yaşça büyük kesim tarafından sahipleniliyordu.Bu da Batman’in çok geniş bir kitleye ulaşmasını sağlıyordu.Yarasa adama olan ilgi her geçen gün artıyordu.Çizgi roman ve çizgi filmler kimseye yetmiyordu artık.Batman’in beyaz perdeye çıkma zamanı gelmişti.

80’lerin sonuna gelindiğinde Batman’in ilk defa sinemaya aktarılmasına karar verildi.Yönetmen koltuğuna oturması için ise bu tarz filmlerde ustalaşmış,büyük isimlerden biri seçilmişti:Tim Burton.İlk başlarda Burton’un Batman hikayesini nasıl yorumlayacağı merak ediliyordu.Kimlere rol verecek,nasıl bir dünya yaratacaktı? Bu konulara dikkat etmesi gerekiyordu.Bruce Wayne rolü için Michael Keaton’ı uygun gördü.1989 ve 1992’de çektiği iki Batman filminde de onunla çalıştı.Hikayenin geçtiği dünyaya bakıldığında ise Burton'un tasarladığı Gotham şehrinin karanlık bir atmosferi olduğu, ancak bunun dozunun tatmin edici olmadığı görülüyordu.Hikayedeki karakterler bu karanlık havadan nasiplerini alsalar da bir yanları mizah kokuyordu.Bu durum hem Batman karakterinde, hem de villainlerde hissedebiliyordu.Zıt özellikleri bir bünyede dengelemeye çalışmıştı Burton.Yönetmenin bu yorumunu çok içime sindirmesem de (karanlık taraf çok daha fazla baskın olmalıydı ki nitekim Nolan’ın dünyası böyle) ilk deneme için başarılı denebilirdi.1989’da “Batman” adıyla gösterime giren birinci filmde Batman’in baş düşmanı Joker rolünde bir efsane olan Jack Nicholson arz-ı endam ediyordu.İnanılmaz bir Joker yorumu izlediğimiz bu performans, filmi tekrar tekrar izlememizi sağlamıştı o zamanlar.1992’de ise Burton’un ikinci film olan “Batman Returns” gösterime girdi.Bu defa Micheal Keaton’un yanında Kedikadın olarak Michelle Pfeiffer,Penguen olarak Danny DeVito ve Max Shreck olarak Christopher Walken yer alıyordu.İlk film kadar olmasa da bu yapımın da ses getirdiğini söyleyebiliriz.

Her şey güzel giderken Batman destanının başına çok büyük bir talihsizlik gelecekti.Bu talihsizliğin adı bir sonraki iki Batman filmini çekecek olan yönetmen Joel Schumacher’di.Schumacher sanki Yarasaadam efsanesini ve mirasını yok etmek için bu işi almıştı.Çektiği filmler o kadar berbattı ki bu durumu anlatmak için kelimeler  yetersiz kalıyordu.Projede rol alan bir çok dünya starı oyuncu da arada kaynıyor,kariyelerine kara bir leke ekliyorlardı.İlk olarak 1995’te çektiği “Batman Forever” sayesinde bu acı gerçek yüzümüze tokat gibi çarptı.Burton tarafından yaratılan Batman dünyasının o hafif kasvetli ve karanlık havası uçup gitmiş,yerine son derece ciddiyetsiz,her yeri rengarenk,aslıyla alakası olmayan bir saçmalık gelmişti.Yaratılan karakterler katlanılmayacak kadar cıvıktı.Bu cıvıklık ve ciddiyetsizlik tüm filmin tamamını ele geçirmişti.Sanki televizyonlarda ratingin düşük olduğu saatlerde yayınlanan kalitesiz bir komedi filmi izliyorduk.Yapımda Bruce Wayne rolünü Val Kilmer oynuyordu.Bana göre filmin belki de tek elle tutulur denilebilecek yeri buydu.Kilmer, Wayne kimliğine tam oturmasa da çok sırıtmamış,idare etmişti.Diğer rollerde ise çok ünlü Hollywood yıldızları yer alıyordu.Two-Face’i Tommy Lee Jones,Riddler’ı Jim Carrey,Dr. Chase Meridian’ı ise Nicole Kidman canlandırıyordu.Hepsinin performansı başarılıydı (Nicole Kidman güzelliğiyle insanın başını döndürür bu filmde) ancak film rezalet olunca hepsi birer şaklabana dönüşmüştü.Batman Forever, büyük bir hayal kırıklığı yaratarak sinema salonlarına veda etmişti.


Herkes bundan daha kötüsü yapılabilir mi derken Schumacher onu da başardı.1997’de çekilen serinin dördüncü,yönetmenin ikinci filmi olan “Batman & Robin”, sadece Batman serisinin değil, tüm sinema tarihinin en berbat yapımlarından biri olarak kayıtlara geçti.Batman Forever’daki o cıvıklık ve renklilik bu yapımda da aynen devam ederken, üzerine başka kalitesiz unsurlar da eklenmişti.Yönetmen bu çalışmaya “ne kadar villain varsa doldurayım,bu karakterlere de ünlü oyuncularla hayat vereyim” gibi saçma sapan bir stratejiyle yaklaşınca olanlar olmuştu.Karışık pizza gibi ne olduğu belirsiz ve kalitesiz bir iş çıkmıştı ortaya.Özellikle Bruce Wayne rolünü George Clooney’e vermek başlı başına yanlıştı.Fiziksel olarak alakası yoktu bir kere.Oyuncu olarak da rolüne hiç oturmuyordu.Clooney’nin bu filmde rol alması, gelmiş geçmiş en kötü Bruce Wayne olarak hatırlanmasına neden olacaktı.Ona eşlik eden Uma Thurman,Arnold Schwarzenegger ve Alicia Silverstone gibi yıldızlar da bir önceki filmde rol alan meslektaşlarıyla aynı kaderi paylaştılar,bu rezilliğe ortak oldular.Adeta film değil işkence olan bu yapımın ardından Batman efsanesi tam anlamıyla yerin dibine girmişti.Saygınlığı kalmamış,palyaçodan farksız bir hale gelmişti.Bu büyük başarısızlık, oluşması yıllar sürmüş önemli bir imajı yerle bir etmişti.Uzun bir süre kimse Batman’in adını anmadı.Artık bu defter kapanmıştı.

Son filmlerin üzerinden yıllar geçmiş,Batman artık unutulmuştu.Unutulmasa bile, en son yaşanan felaketten sonra kimse bu adalet savunucusuna tekrar hayat vermeye cesaret edemiyordu.Tam o zamanlarda Yarasaadam’ın başına gelenleri içerlediğini düşündüğüm gerçek bir kahraman ortaya çıktı:Christopher Nolan.Büyük bir efsanenin düştüğü durumu kabullenemeyen Nolan, üzerinde uzun zamandır çalıştığı Batman Projesi’ne hayat vermek için kolları sıvadı.Üç film çekecekti.Bruce Wayne’nin nasıl Batman’e dönüştüğünden başlayarak efsaneyi tekrar hak ettiği yere taşıyacaktı.Üçlemenin ilk filmi olan ve bizi her şeyin başlangıcına götürdüğü “Batman Begins”, 2005 yılında vizyona girdi.Filmi izlediğimizde Nolan’ı ayakta alkışlamaya başlamıştık.Yaratılan dünyanın atmosferi, tam olması gerektiği gibi karanlık ve kasvetliydi.İzleyiciyi rahatsız ediyor,sarıyor ve geriyordu.Hikayenin havası bu atmosfere paralel olarak belli bir ağırlığa ve ciddiyete sahipti,cıvıklığa ve saçma esprilere yer yoktu.İşte nihayet istenen gerçekleşmişti.Batman’in hayranları böyle bir hikaye anlatımı ve atmosfer bekliyordu.Yaratılan dünyanın ve hikayenin kusursuzluğunu doğru cast seçimiyle de pekiştirmişti Nolan.Başrolde yer alan Chrtistian Bale, adeta Bruce Wayne olmak için yaratılmıştı.Şimdi veya sonra hiçbir oyuncu bu role onun kadar yakışamayacaktı.Nolan’ın casttaki nokta atışları bununla da kalmıyor,Micheal Caine ve Morgan Freeman gibi büyük ustalarla çalışarak onları bir kez daha devleştiriyordu.Batman efsanesi “Batman Başlıyor” ile gerçek anlamda yeniden başlıyordu.

3 sene sonra,2008 yılında projenin ikinci filmi “The Dark Knight” meraklı bir bekleyişin ardından beyaz perdedeki yerini aldı.İşte bu film Batman tarihinde bir çığır açtı.Adeta yer yerinden oynadı.Hiç düşmeyen temposu,muhteşem kurgusu ve olağanüstü oyunculuk performansları ile yanına bile yaklaşılamayacak bir başarı elde etti.Çok kısa sürede büyük başyapıtlar arasına girdi.IMDB top 250’de 8.9 puanla 8. sırada yerini aldı.Filmin çekimlerinin tamamlanmasından kısa bir süre sonra hayata veda eden Heath Ledger, Joker rolünde sergilediği kelimelerle anlatılması çok zor olan bir oyunculuk başarısı ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscarı”nı kazandı.Her şeyiyle unutulmaz bir film olmuştu The Dark Knight.Christopher Nolan yerin dibine batmış bir kahramanı,oradan alıp en tepeye çıkarmayı başarmıştı.Saygı duyulmayan bir palyaçoyu,kudretli Kara Şövalye’ye dönüştürmüştü.Kaybedilen tüm imaj ve saygınlık onun sayesinde geri gelmişti.



Şimdi bizler Nolan’ın çektiği son Batman filmi, The Dark Knight Rises’ı izlemek için gün sayıyoruz.Yapım ABD’de 20 Temmuz’da,ülkemizde ise 27 Temmuz’da gösterime girecek.Özellikle benim gibi bir Batman fanatiği için efsanenin sona ereceği bu eseri beklemek hem zor, hem de üzücü.Bir daha Nolan elinden çıkacak bir Batman filmi izleyemeyecek olmak adama koyuyor.Ancak her başlangıcın bir sonu olduğu gerçeği kaçınılmaz.Seriye muhteşem bir nokta konacağı su götürmez, en azından bu içimi rahatlatıyor.

Kısaca sizlere Batman efsanesinin sinema macerasını anlatmaya çalıştım.İyi başlayıp yerin dibine giren, ancak en sonunda hak ettiği yer olan zirveye çıkan bir macera.Beğendiğinizi umuyorum.Bu aralar çok yazamasam da The Dark Knight Rises öncesi böyle bir şey karalamam gerekiyordu.İçimdeki rahatlıkla buralardan bir süreliğine ayrılıyor ve önümüzdeki ay yeniden görüşelim diyerek yazıyı noktalıyorum.

13 Haziran 2012 Çarşamba

TRUE BLOOD SEZON 5 : YAZ VAMPİRLERİ DÖNDÜ




HBO’nun kısa sezonlu yaz dizisi True Blood,geçtiğimiz pazar günü yayınlanan bölümüyle 5. sezonuna start verdi.Bon Temps’li vampirler tekrar işlerinin başında.Yine heyecanlı ve zevkli bölümlerle dolu bir sezon bizi bekliyor.

Son birkaç yıldır vampir filmleri revaçtaydı.Dizi yapımcıları da bundan nemalanmak için Buffy serisiyle işin içine girmişlerdi.Ondan sonrası da kabak çiçeği gibi açıldı.Artık nereye baksanız gözünüze vampirleri konu alan yapımlar çarpıyor.Sinema ve televizyona iyice yerleştiler.Vampir mitini kendi yorumlarıyla sunan bu yapımlar, olaya değişik bakış açıları getirmeye çalışıyorlar.

Yine de bu tarz yapımlara baktığımızda True Blood’ın her şeyiyle diğerlerinin arasından sıyrıldığını görmek mümkün.Charlaine Harris’in kitabından uyarlanan dizide yaratılan dünya ve işlenen hikaye insanı daha bir çekiyor.Vampirlerin insan kanı içmesini önlemek için üretilen sentetik kan True Blood’ın varlığı,hikayede sadece vampirlerin değil farklı ırkların da bulunması,bu farklı ırkların ilginç özelliklerle donatılmış olması ve vampirlerin aralarında hiyerarşik bir sistemle yaşamaları gibi dinamikler diziyi direk ön plana çıkarıyor.Genelinde kara komedinin hakim olduğu havası,şiddeti ve cinselliği harmanlamış işlenişi ile benzer vampir yapımlarından çok farklı bir iş olduğu ortaya çıkıyor.Şiddet demişken bol bol kan olduğunu söylemek gerek.Dizinin bu şiddet temasını çoğu zaman işin içine mizah katarak sunması duruma farklı bakmamızı ve çok rahatsız olmamızı sağlıyor.Ancak bu dizinin en önemli özelliği izleyiciyi eğlendirebilmesi.Öyle keyifli ve heyecanlı bölümler oluyor ki bir saat nasıl geçmiş anlamıyor ve size yetmediğini fark ediyorsunuz.Hikayedeki orijinal karakterler ise ayrıca konuşulması gereken bir mevzu.Sookie,Bill,Eric,Jason,Sam,Tara,Jessica (ölürüm sana ölürüm şişt zilli) ve daha bir çok isim muhteşem derinlikleriyle izleyicinin aldığı keyfi katlıyor.Bölüm sonunda kullanılan şarkılar dikkat çekici.Dizi sayesinde harika parça ve sanatçılarla tanıştım.Özellikle muhteşem jeneriğinde çalan Jace Everett’in enfes Bad Things’i efsaneler arasında yerini almış durumda.

5. sezondan çok genel bir tanıtım yazısı oldu, farkındayım.Ama bu diziye hiç başlamamışları izlemeye teşvik etmek istedim.Yeni sezonda ne olur diye baktığımızda ise cevaplanması gereken bir çok soru olduğunu görüyoruz.Tara öldü mü, otorite denen şey ne menem bir topluluktur, Eric-Bill-Sookie ilişkisi nereye gidecek, bu ilişkinin içine Alcide de girecek mi, Jason-Jessica ikilisinin geleceği ne olacak, o güzelim Jessica iyice yoldan çıkacak mı,yeni ırklarla tanışacak mıyız gibi sürüsüne bereket bilinmeyen denklemi çözmesini beklediğimiz yeni sezon,trailerlardan izlediğim kadarıyla çok heyecanlı geçecek.True Blood, tüm bölümleri biriktirip öyle izlediğim dizilerden olduğu için ilk bölümü seyretmedim.O yüzden ben de merak içindeyim.

12 bölümlük kısa sezonlarıyla tipik bir HBO yapımı olan True Blood, hiç izlemediyseniz hemen başlamanız gereken bir yaz dizisi.Yapacak bir şey bulamayıp sıkıntıdan patladığınız bu sıcak günlerde içinizi serinletecek.Hepinizi Bon Temps kasabasına, sivri dişlilerin heyecanlı serüvenine bekliyoruz.İyi seyirler.

20 Mayıs 2012 Pazar

DIABLO 3 NEDENİYLE KAPALIYIZ!




Diablo 3 çıktı,ben de iptal oldum.Bitirdi beni kendisi.Başından hiç kalkamıyorum.İşten gelir gelmez başlıyorum,yatana kadar devam.Hafta sonlarında tamamen eve kapandım,Diablo kampındayım.Bu nedenle ne bir şeyler yazabildim,ne de önümüzdeki günlerde yazabileceğim.Bu böyle ne kadar sürer bilemiyorum ama görünen o ki bir süre daha yazı yayınlayamayacağım.Bir sürü yazı planım vardı,hepsi iptal oldu.Ne yapalım,kısmet.Diablo'ya feda olsun.Bu arayı nasıl olsa kapatırız,acelesi yok.

Bir sözüm de sana var Blizzard.Yine yaktın beni ulan!

16 Mayıs 2012 Çarşamba

LA MÔME


Türkçe adı: Kaldırım Serçesi
Yapım: Fransa,İngiltere,Çek Cumhuriyeti
Gösterime girdiği sene: 2007
Türkiye’de gösterime girdiği sene: 2007
Tür: Biyografi,Dram,Müzik
Yönetmen: Olivier Dahan
Senaryo: Olivier Dahan,Isabelle Sobelman
Oyuncular: Marion Cotillard,Sylvie Testud,Pascal Greggory,Gerard Depardieu
Süre: 140 dk.
IMDB puanı: 7.6/10
IMDB Top 250 sırası: Yok
Metacritic puanı: 66/100
Rotten Tomatoes puanı: 74/100
Beyaz Perde puanı: 3,5/5
Divx Planet puanı: 7.4/10
Benim puanım: 7.6/10



Biyografi ve müzik severler için sağlam bir film seçtim bugün:La Môme.Diğer bir adıyla "La Vie En Rose".Bir döneme damgasını vurmuş,tarihin en iyi seslerinden biri olan Fransız şarkıcı Edith Piaf’ın zorluklarla geçen hayatında ne varsa 140 dakika boyunca gözlerimizin önüne seriliyor bu filmde.Bir yıldız sıfırdan doğuyor ve devleşiyor ancak bu hiç de kolay olmuyor.2 Oscar sahibi,çarpıcı bir film olan La Môme,Fransa’nın “minik serçesi” Edith Piaf’ın tüm bilinen ve bilinmeyenlerini ortaya dökerken sanatçıya duyduğumuz saygının da katlanmasını sağlıyor.

Edith Piaf.Fransızcayı sevdiren büyük kadın.Belki onu tanımadığınızı sanıyorsunuz ama aslında bir çok kez sesini duydunuz.Şarkılarını dinlediniz.Aşkı ezgilere belki de en iyi döken kişi oydu.Paris’in romantizm kokan sokaklarından kopup gelmesi onu şarkı söyleme sanatında öne çıkaran en büyük nedendi.Sahnede bir başka büyüyordu.48 yıl süren kısacık hayatına yaşanabilecek her şeyi sığdırdı.Aşkı tattı,ama kaybetti.Hastalandı,sakat kaldı.Azmetti,en iyisi oldu.Zirveyi de gördü,yerin dibini de.Kısacası dolu dolu yaşadı hayatını.




Gerçekten zor bir hayatı oldu Edith Piaf’ın.Çok küçük yaşta annesi tarafından terk edilmesi ve babası tarafından bir geneleve bırakılması,hayallerinin hiç var olmamasına neden olmuştu.Oradan oraya savrulmuş,sevgi denen şeyi sadece bir kaç fahişeden öğrenebilmiş küçücük bir kızdı sadece.Büyüdükçe sokaklarda şarkı söylemeye başlaması ve keşfedilip dünyaca ünlü bir şarkıcı olması hiç kolay olmadı.Her yıldız gibi çoğu zaman yalnızdı.Sadece bir adama aşık oldu,ona da tutkuyla bağlandı.Su gibi akan hayatı onu sonradan tanıyan bizleri gerçekten etkileyecek nitelikteydi.Şimdi La Môme’a baktığımda bu büyük yıldızın hayatını çok başarılı bir şekilde aktardığını görüyorum.Ne eksik ne fazla,çok kıvamında bir anlatım tarzıyla onun hakkındaki her şeyi içimize işletiyor desem çok doğru söylemiş olurum.

Filmden alınan keyfi bir kat daha artıran öğelerden biri herhalde Paris’tir.1900’lerin ortasındaki dönemde bir başka olan bu aşk şehri,Edith Piaf ile adeta bütünleşiyor ve muhteşem bir harmoni yakalıyor.Sokakları,barları,şarkıcıları,gecesi,gündüzü ne varsa her şeyiyle kucaklıyor,sarmalıyor izleyiciyi.Filmi izlerken “bu kadın başka bir şehirde yaşamamalıymış zaten” demekten kendimi alamadım.Paris sokaklarında,tutkulu aşkını tam bir Fransız gibi yaşarken başka bir şey düşünemezdim bu kadın hakkında.Fransa ve Fransızca’yı da bu filmle sevdim hatta doydum.Büyüleyici Piaf şarkıları onun kadife sesinden dökülürken,o güzel Fransız ”r”lerinin tadını çıkardım.


Şimdi filmin en güzel yanına gelelim.Peki ne mi o? Tabi ki Marion Cotillard.Bu kadına hayranlığım zaten had safhada,ne zaman görsem eriyorum.Aşk ona çok yakışıyor hatta aşkın tanımı gibi.O duru güzelliği yok mu,içe işliyor.Her yanıyla insani bir hayat hikayesinin anlatıldığı La Môme’da Edith Piaf rolünde yer alması çok doğru bir seçim olmuş doğal olarak.Tam bir Fransız kadını zaten,bu rol için biçilmiş kaftan.Hayatı boyunca gel gitler içinde kalmış Edith Piaf’ın dilinden çok iyi anlamış ve bunu çok güzel yansıtmış tüm izleyicilere.Aşksa aşk,tutkuysa tutku,acıysa acı.Hepsini ustaca oynamamış,“yaşamış”.Bu üstün başarıyı gören Akademi,o sene Oscar heykelciklerini dağıtırken “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü de haklı olarak ona verdi.Bu filmin başarısındaki en büyük etken kesinlikle Marion Cotillard’dır.

Paris,büyüleyici bir ses ve zorlu bir hayat hikayesi.Bu filmi izlemek için çok sebebiniz var bence.Özellikle “iyi bir biyografi filmi yok mu?” diyenler için 12’den vurulan bir hedef La Môme.140 dakikası da dolu dolu geçen bir macera var elinizde.İyi değerlendirin.Edith Piaf’ı bir kez daha saygıyla anın.